Toplumsal Değerler ve Kurallar Nasıl Ortaya Çıktı?
Ocak 11, 2021
Spinoza gibi olmak…
Ocak 20, 2021

Marx’ın, Atatürk’ün ve Mao’nun Partisi

Bir önceki yazımızı şu cümlelerle bitirmiştik: “Birçok insan bu yüzden iktidarın ve parti başkanlarının hukuksuzluklarına ses çıkarmamakta, dışlanmaktan korkmakta, yapacakları iş ve sığınacakları dostlarının kalmayacağından endişe duymakta ve bu yüzden de bir yığın kötülük için, vicdanlarına kabul ettirecekleri gerekçeler uydurmaktadırlar.”

Bugünkü yazımızda ise kısaca şu sorulara yanıt arayacağız:

– Devrimci partilerin işleyiş kuralları nasıl olmalı?

– Tüzük nedir?

– Hizip nedir?

– Parti üyesi olmakla devrimcilik aynı şey mi?

– Marx, Atatürk ve Mao parti sorununa nasıl yaklaştılar?

Devrimci Partilerin İşleyiş Kuralları Nasıl Olmalı?

Bizim gibi ülkelerde, şayet devrimci partiler iktidar olmak istiyorlarsa, toplumun büyük çoğunluğunun ihtiyacına yanıt veren hedef ve taleplerle ortaya çıkmalıdırlar. Toplumlar, doğal olarak sınıf ve katmanlara bölünürler. Ne geçmişte oldu ne de bugün kendi içinde bütünlüklü, ortak kültürel değerlere sahip bir sınıf var. Sınıfların ideolojik açıdan sınıflandırılması da bu gerçeği ortadan kaldırmıyor. Genel anlamda emekçi sınıflar, üretim araçlarından yoksun fakat üretim sürecinde birbirinden farklı işlevlere ve gelir düzeylerine sahip kesimlerden oluşmaktadır. Artık sanayi proletaryasını küçük burjuvadan veya beyaz yakalı katmanlardan ayrıştırmak da mümkün değildir. Dahası bugün birçok üretim sektöründe sanayi proletaryasının ekonomik koşulları, bazı kesimlerden ve özellikle de köylülerin, küçük burjuvaların veya küçük esnafın koşullarından çok daha iyidir. Bugün sanayi proletaryası, dünyanın birçok ülkesinde işsizlere, evsizlere, küçük atölyelerde ve inşaatlarda ömür tüketen işçilere, kentlerde iki büklüm yürüyen hamallara, hiçbir güvencesi ve sosyal-ekonomik hakları olmayan temizlik işçilerine göre ayrıcalıklı kesimi oluşturur. Dolayısıyla emekçi davasını amaç edinmiş partilerin, emekçi kitlelerin geniş kesimlerini birden kucaklayan bir programa ve işleyiş kurallarına (tüzük) sahip olması gerekir.

Emekçilerin partisi topraksız veya çok az toprağa sahip köylüyü, her sokak başındaki bakkalı, apartmanların zemin katlarında üretim yapan küçük esnafı, fabrika ve atölyelerde; inşaatlarda ve gündelikçi işlerde çalışarak hayatını kazanan işçi ve emekçileri; beyaz yakalıları; sosyal statü açısından emekçi olmayan fakat günümüzde gericiliğe karşı tavır alan kadınları, gençleri, akademisyen ve memurları bir program etrafında buluşturmalıdır. Ülkemizdeki başarının esas güvencesini de bu oluşturur.

Dolayısıyla parti saflarında örgütlenen bu kesimlerin, siyasi konulara ve toplumun bin bir çeşit sorunlarına ilişkin yaklaşımları da birbirinden farklı olacaktır. En azından parti önderlikleri faklı görüş ve yaklaşımların olabileceğini baştan kabul etmelidir. Farklı toplumsal kesimlerin birbirinden farklı görüşlere sahip olmaları maddenin doğasına uygundur. Madde hiçbir yerde saf ve homojen değildir. Maddenin hareketinin nedeni de saf ve homojen bir yapıda olmamasıdır. Homojenlik ararsanız, maddenin hareketine son vermiş olmalısınız. Bu yüzden emekçi sınıf ve katmanlardan insanlar, farklı düşünce ve görüşlerini parti bünyesinde dile getirebilmeli, konulara ilişkin farklılıklarını huzur ve gönül rahatlığı içinde tartışabilmelidir. Bu sadece doğal bir işleyiş değil, aynı zamanda parti yöneticilerinin vazgeçmemesi gereken bir işleyiş olmalıdır.

İnsan, toplumsal bir varlıktır fakat en başta düşünen bir varlıktır. Düşünceler talimatla, komutla denetlenemeyeceğine, zorla belli bir kalıba sokulamayacağına göre parti, canlı bir fikir hayatına sahip olabilmek için farklı görüş ve bakış açılarından, yararlanmasını bilmelidir. Fikri tartışmalar, canlı organizmaların ihtiyaç duydukları oksijen ve besin kaynağı gibidir. Fikir hayatını öldürdüğünüzde, sadece muhalif olanları, aykırı düşünenleri ortadan kaldırmış olmazsınız, aynı zamanda doğruyu bulma imkanınızı da ortadan kaldırmış olursunuz.

Programlara yazılan amaç ve hedefler konusunda anlaşmak çok kolaydır; fakat her gün karşımıza birbirinden farklı olay ve biçimle çıkan toplumsal sorunların ve bunlara ilişkin çözüm önerilerinin nasıl ele alınacağı ve bu sorunların tartışmalarda nasıl sonuçlandırılacağı konusu hep sıkıntılar yaratmıştır. Farklı görüşlerin ifade edileceği tartışma ortamlarının güvence altına alınması, partiler açısından hayati önemdedir.

Halkla bütünleşmek, birbirinden farklı düşünen halk katmanları içindeki farklı fikirlerle karşılaşmak demektir. Dolayısıyla söz konusu farklı fikirlerin parti ortamına yansımasını da kabul etmek gerekir. Tartışma ortamı nerede, hangi ülke ve parti saflarında bozulmuşsa orada mutlaka tek ses çıkmış fakat sonra yoldan çıkılmakla kalınmamış, tepetaklak da gidilmiştir. Bu yüzden karşıt fikirler, tahammül edilmesi gereken çıkıntılıklar ve bozgunculuk değil, aksine partinin fikir hayatına canlılık katan ve doğrunun bulunmasına katkıda bulunan imkânlar olarak görülmelidir.

Tüzük Nedir?

Partilerin işleyiş kuralları tüzük adı altında toplanır. Tüzük, bir tür parti anayasasıdır. Orada bütün kurum ve ilişkilerin nasıl ele alınması gerektiği açıkça ifade edilir. Nasıl ki ülkelerin anayasaları söz konusu ülkelerin siyasi ve kültürel gelişmişliklerinin ifadesiyse; tüzükler de o tüzüğü kabul eden partilerin ve bu partilere üye olan insanların siyasi ve kültürel düzeyini yansıtır. Çoğunlukla tüzükler, en çetrefilli sorunların en düzgün şekilde ele alınacağını varsayarak, yani ideal ortamlardan hareketle yazılır. Nasıl ki “kanunlar karşısında herkes eşittir” maddesi günlük hayatta geçersiz kalabiliyorsa, tüzükteki “her üye eşittir” ifadesi de anlamsız olabilmektedir. Esas olan pratikteki uygulamadır.

Bu ne demektir? Bu, söz konusu partilerin üyelerinin hak ve sorumluluklarını döne döne öğrenmeleri ve haklarını, pratik içinde verdikleri mücadelelerle bizzat kazanmaları demektir. Hiçbir hak, ki bu hak tüzükten kaynaklanan bir hak bile olsa verilmez, söke söke alınır! Hak almaksa, aydınlanmak, başı dik olmak, kendine güvenmek, açık sözlü olmak, doğru bildiğinden şaşmamak, “kol kırılır yen içinde kalır” dalaveresine kanmamak ve davranışıyla en eski yöneticiden en yeni üyeye kadar herkese örnek olmak demektir.

Tüzükler, en çok yöneticiler tarafından ihlal edilir. Tüzüklerin canına okuyanlar, en çok parti başkanlarıdır. Çünkü onlar, tüzüklerde ifade edilen hakları sadece kendilerine özel ve babalarından onlara kalan miras olarak görürler. Onlar, bu hakları en kritik tartışmalarda seslerinin en çok çıkmasının, en uzun konuşma hakkının onlara verilmesinin güvencesi olarak görürler. Üye ve yönetici de tavrıyla bu kritik anlarda yeniden üye olmanın hakkını pratikte verir veya veremezler.

Yurttaş ile kul arasındaki fark, anayasaya eksik yazılmış maddelere göre değil, yurttaşların ve kulların, yani insanların, somut durumlarda alacakları tutumlara göre belirlenir. İnsanlar somut olaylarda aldıkları tavırla yurttaş veya kul olduklarını göstermiş olurlar. Bu ilke, parti üyeleri için de geçerlidir. Haklarını almak için mücadeleyi hep öteleyenlerden, “şimdi sırası değil” diyenlerden yurttaş olamayacağı gibi, başı dik parti üyesi de olamaz. İnsanın en önemli özelliği alışkanlıklar edinmesidir; hele bu bir de kötü bir alışkanlıksa…

Tüzük esas olarak, kritik günlerde ve tartışmalarda haksızlığa uğrayan üyelerin haklarını korumak ve güvence altına almak için oluşturulmuştur. Tüzük maddelerini liderler, başkanlar ve yöneticiler yazarlar fakat bunlar bu kuralları kendilerini dizginlemek, hatalardan sakınmak için değil, çoğunlukla aykırı düşünleri, muhalifleri denetim altına almak amacıyla öngörürler.

Tüzüğün bir de şöyle bir yararı vardır: tüzük maddeleri, birçok insanın vicdanını temize çıkarır. Tüzükten kaynaklanan haklarınıza dayanarak aldığınız tavrı kimse yadırgayamaz; tavrınızla partideki abiye vefasızlık etmiş olmazsınız; başkana veya yöneticiye ihanet etmiş olmazsınız. Eğer bir yerde başkan ve yöneticiler, üyeleri, vefalı tutuma davet ediyorlarsa, bilin ki tüzük maddelerini önemsememeniz içindir. Tüzükleri delik deşik eden partilerden hiçbir halt olmaz. İktidar olabilseler bile insanların karakterlerini bozdukları, yani onları ikiyüzlülüğe ve vefasızlığa teşvik ettikleri için toplumu da çürütmüş olmaktadırlar. Tüzükler yöneticilerin ve başkanların değil, sıradan üyelerin, hesapları disiplin kurullarında insafsızca kesilenlerin, suçsuz yere suçlananların, kendini savunamayacak duruma sokulanların ve aykırı fikirler öne sürenlerin haklarını korumak için vardır. Yöneticiler ve başkanlar, “astığım astık kestiğim kestik” diyemesinler diye tüzükler icat edilmiştir. Fakat ne yazık ki bunu çoğunlukla en duyarlı insanlar bile önemsemez. Varsa bir haksızlık, bunun bir ara düzeleceğini varsayarlar; ses çıkarmanınsa sonuçta dışlanmak olduğunu çok iyi bilirler.

Hizip Nedir?

Hizip, dilimize Arapçadan geçmiştir ve parti demektir. Birçok parti, kendi içindeki tartışmaları bastırmak ve muhalifleri susturmak için onları “hizip” olmakla itham eder. Hiziplerin iç-disiplini olur; grubun bir lideri olur, eylemleri kendine özgüdür ve benimsedikleri programa göre bir pratik takip ederler.

Partilerdeki farklı fikir akımları ise hem doğaldır hem de bunlar hizip olarak görülemez. Eğer farklı fikir yoksa; eğer insanlar bir fikir etrafında kümelenemiyorsa, orada fikir ve tartışma ortamı ölü demektir. Başkanlar, farklı fikirlerden hayaletten korkar gibi korkarlar. Başkanlar çoğunlukla farklı fikirleri kendilerine karşı yapılan bir komplo ve darbe hazırlığı olarak görür ve anında susturma yoluna giderler. Susturamadıklarını da ihraç ederler. Bu konuda hem Türkiye’deki partiler hem de diğer ülkelerin “devrimci” partileri çoğunlukla kötü sınav vermişlerdir. Bu konuda en iyi tavrı alansa Mao olmuştur. Kendi parti hayatından hareket eden Mao, gerçekçi bir liderdi ve farklı fikrin toplumsal kökenine ilişkin teoriler üretmiş, partisini bu konularda eğitmiştir. Sosyalizm döneminde kadroların ve yöneticilerin yozluğuna, hoyrat tavırlarına ve insanları küçümseyen kibirlerine dikkat çekmiştir.

Son yıllarda çok kez duyduğumuz bir konuya da açıklık getirmek istiyoruz. “Her devrimcinin mutlaka bir partide örgütlenmesine, eğer herhangi bir partisi yoksa da mutlaka bir partinin kurulmasına önderlik etmesi gerektiğine” ilişkin bir fikir ortalıkta dolaştırılmaktadır.

İnsanlık tarihinde böyle bir kural hiç olmadı!

Kendi içinde daralmış, takati tükenmiş, insanların kaçıp kurtulmayı düşündüğü partilerin yöneticilerinin uydurdukları bir kuraldır bu. Bu çağrı, “gelin birlikte kirlenelim, yozlaşalım ve çürüyelim” çağrısıdır!

Kuşkusuz devrimlere, partiler veya partilere benzer akım ve oluşumlar önderlik ederler. Parti veya parti benzeri örgütlenmelerin önderliğinde yapılmayan devrimler yoktur ancak devrimlerin tarikata dönüşmüş, kadroları yozlaşmış ve fikir tartışmalarının anında düşmanlaştırıldığı partilerce yapıldığı görülmemiştir.

Devrimci partilerin temel işlevi, sadece toplumda örgütlü bir güç yaratmak değildir; işlevleri özellikle sıradan insanları; kuşaklar boyunca aşağılanarak bilinçleri çarpıtılmış, birikimleriyle alay edilmiş, adam yerine konmamış, horlanmış, sözü dinlenmemiş, her fırsatta ensesine vurulup susturulmuş, kimlik ve şahsiyet kazanamamış yığınları, kendi deneyimleri (parti örgütlerinde ve pratiklerinde) ışığında aydınlanmış ve bilinçlenmiş insanlar haline getirmektir. Devrimci partiler bunu, hem yeni bir örgütlenme anlayışı, hem yeni bir yaşam ve bilinçlenme tarzı hem de buna bağlı olarak yeni ve ilerici bir kültürün taşıyıcısı olan yeni kadro tipiyle gerçekleştirirler. Bunlar yoksa, ne insan dönüşebilir ne de toplum yeni bir kültürle tanışabilir. Tüzüklerde parti hayatının böyle olacağı da yazılıdır fakat bunlar çoğunlukla sadece göstermelik ifadelerdir. Göstermelik olmaması ise iki koşula bağlıdır: 1. Liderin ve yöneticilerin felsefi ve kültürel olgunluğuna; 2. üyelerin parti hayatında deneyimle kazandıkları ve bir alışkanlık haline getirdikleri kişilikli duruşa.

Türkiye’de faaliyet yürüten “ilerici” ve “devrimci” partilerin neden yeterince güç toplayamadıklarını, özellikle aydınlar ve öncü emekçiler içinde neden bir güç oluşturamadıklarını bir başka yazımızda dile getirmiştik. Dileyen o yazımıza da bakabilir (https://sadikusta.com.tr/das-kapital-ve-sol-partilerde-fire-sorunu/).

Şimdi de kısaca büyük mücadelelere ve devrimlere önderlik etmiş liderlerin partili hayata nasıl yaklaştıklarına bakalım.

Marx ve I. Enternasyonal

Karl Marx, 30’lu yaşlarında, yani 1840’lı yılların ortalarında komünist görüşlerle tanıştığında, önünde çok fazla örgütlü yapı yoktu. Marx’ın kendine yakın gördüğü örgütlerin başında, Fransa ve Belçika’da örgütlenmiş ve bir terzi kalfasının (W. Weitling) önderlik ettiği “Haklılar Birliği” ve sonra Londra’da örgütlü olan Komünistler Birliği gelir. Bunların toplantılarına bir süre katıldıktan sonra Marx, söz konusu örgüt liderlerinin teorik yetersizliğini hemen görmüştü. Emekçi hareketinin sağlam bir teorik programa sahip olmasının önemini kavradığı için de bütün çabasını bu yöne kaydırmıştır.

Marx 1848 devrimlerinden sonra Kıta Avrupa’sında barınamayınca ömrünün sonuna kadar ailesiyle birlikte yaşayacağı Londra’ya yerleşir. En yakın arkadaşı F. Engels’le birlikte kısa adı 1. Enternasyonal olan uluslararası örgütün inşa edilmesine katkıda bulunur. Örgütte her çeşit komünist akımların yanı sıra, Anarşistler ve esas olarak İngiliz sendikalarında örgütlenmiş sosyalistler vardı. Bu yüzden örgütün yapısı oldukça gevşektir, fakat o günün koşullarında başka bir örgütle başarı kazanmak da mümkün değildir. Marx, kibirli liderlerin yönettiği, farklı fikirlere ve dışa kapalı, tarikat benzeri örgütlenmenin ne kadar zararlı olduğunu bizzat Paris ve Brüksel’deki deneyimlerinden biliyordu.

1. Enternasyonel gevşek bir örgütlenmeye sahipti; saflarında bin bir çeşit fikir akımı bulunmaktaydı ancak görüş ayrılıklarından kaynaklanan tartışmalar aynı zamanda Marx’ın görüşlerini sistemleştirmesine da yarar sağlamıştı. 1871 Paris Komünü’nden sonra ortaya çıkan siyasi ve teorik tartışmalar, artık ortak bir örgütte yürütülemez hale gelmişti. Örgütten önce Anarşistler, sonra da barışçıl yöntemleri benimseyen sosyalistler ayrılır. Örgüt bir bakıma Marksistlerin tek başına kaldıkları bir kuruma dönüşür.

Paris Komünü’nün ardından Avrupa’da ve Londra’da devrimci mücadelede bir durgunluk ve gerileme baş göstermiştir. Ayrıca örgütsel görevlerin getirdiği iş yükü, Marx’ı teorik çalışmalarından alıkoymaya başlar. Bunun üzerine Marx ve Engels, 1872’de örgütün Amerika’ya taşınmasını kararlaştırırlar. Amaçları 1. Enternasyonali fiilen ölüme terk etmektir. Nitekim 4 yıl sonra örgüt resmen kapatılır. Fakat bu arada Almanya’da ardı ardına parti ve işçi dernekleri kurulur. Bunlardan biri de 1869’de Eisenach’ta kurulan Sosyal Demokrat Parti’dir. Marx, Almanya’da kurulan ve birbirinden farklı programlara sahip örgüt ve partilerin birleşmesine sıcak bakar. Hatta bunlara teorik açıdan katkıda da bulunur fakat hiçbir partiye resmen üye olmaz. Ancak August Bebel ve Wilhelm Liebknecht gibi ideolojik açıdan güvenilir kadroların yönettikleri partinin programına katkıda bulunur. Ne var ki Marx ve Engels, bu partinin lider kadrosuyla da sık sık sorun yaşar ve hatta zaman zaman onlarla ilişkilerini koparma noktasına da gelirler.

Sözün kısası Marx ve Engels, ellerinden geldiğince devrimci partilerin kuruluşuna önderlik etmiş ve gerektiğinde teorik katkıda bulunmuşlardır ancak parti fetişisti olmamışlardır. Onlara göre parti, devrimin aracı olduğu sürece anlamlıdır, ki bu yüzden hiçbir partiye sonuna kadar bağlanmamışlardır.

Atatürk’ün Teşkilatçılığı

Türk devriminin önderi Atatürk’ün partili hayatı da buna benzer bir süreç izler. Mustafa Kemal, 1905’te Şam’da kurduğu “Vatan ve Hürriyet” teşkilatını yurt sathında yaygınlaştırmak için gizlice Selanik’e gelir. Ancak istenilen başarı elde edilemez. İki yıl sonra Mustafa Kemal arkadaşlarıyla birlikte, 1907’de kurulan İttihat ve Terakki’ye katılır. İlk günlerden itibaren örgütün komitacı yapısından hoşnut kalmayan Mustafa Kemal, parti liderliğiyle kan uyuşmazlığı yaşar. Komitacı alışkanlıklarını devam ettirmek isteyen kadronun eylem ve önderlik tarzını daima eleştirir. Atatürk’ün başı dik ve düşündüğünü korkmadan söyleme özelliği, başta Enver Paşa olmak üzere örgütün üst yönetimi tarafından daima tepki görür ve hoşnutsuzlukla karşılanır.

1908’de Jön Türk devrimine önderlik eden İttihat ve Terakki’nin yönetme tarzındaki zaafları (başıbozukluk, sekter yaklaşım, komplocu ve suikastçı eğilim) gün ışığına çıkar. Çünkü örgüt, bir partiden ziyade gizli bir askeri teşkilattır. Kararların dar bir çevre tarafından ve tartışılmadan alınması, şeffaflıktan uzak karar ve uygulamalar, liderlik sultası ve benzeri durumlar Mustafa Kemal’i örgütten uzaklaştırır.

31 Mart gerici ayaklanmasının bastırılması sürecinde yine Atatürk öne çıkar fakat örgüt onu yine görmezden gelir. Nitekim Atatürk, 1909 Eylül’ünde yapılan gizli kongreye Trablus delegesi olarak katılır ve kongrede yönetim kadrosunu rahatsız eden sert bir konuşma yapar. Atatürk, bu kongrede örgütün komitacılıktan sıyrılıp partiye dönüşmesini, kurumsal işleyişin keyfilikten çıkarılmasını ve en önemlisi de partide askeri görevler üstlenmiş komutanların yer almamasını ister çünkü bunun örgüt ve ordu hiyerarşisinde sorunlar yarattığını dile getirir. Bu konuşma üzerine İttihat ve Terakki’den tamamen dışlanan Atatürk’e sonraki yıllarda (1919’a kadar) üç kez suikast girişiminde de bulunulur.

Buradan da anlaşılacağı gibi Atatürk, 1909’dan itibaren hiçbir örgüte katılmaz ve kelimenin gerçek anlamında siyasi açıdan “kirlenmediği” için 1919’da lider konuma yükselmiştir. Bu sayede, Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sonuçlandırmakla kalmamış, Cumhuriyet devrimine de önderlik etmiştir. Dolayısıyla 1919’tan itibaren Atatürk, yeni bir partileşme hamlesi başlatmış ve bunu da önce Müdafa-i Hukuk Cemiyeti sonra da CHP olarak inşa etmiştir.

Mao’nun Partisi

Buna benzer bir gelişmeyi Çin’de de görüyoruz. Çin devriminin önderi Mao’nun parti hayatı ise çok daha ilginçtir.

Çin Komünist Partisi (ÇKP) 1921’de kurulduğunda kurucu üyelerden biri de Mao’dur. O henüz 28 yaşında genç bir öğretmendir. Baştan itibaren Mao, parti merkezinin talimatlarının aksine köylük alanlarda örgütlenmeyi esas alır.

1923’te Çin devlet başkanı Sun Yat-sen, Koumintang (Devrimici Halk Partisi)’ın geniş halk kitleleri içinde örgütlenebilmesi için deneyimli olan komünistlerden yardım ister. Bunun üzerine ÇKP’nin birçok lider kadrosu, ki bunların arasında Mao da bulunmaktaydı, Koumintang’a üye olurlar. Mao’nun amacı, yükselmekte olan köylü mücadelesini gözlemlemek ve partiye bir rapor sunmaktır. Kırsal alanda gördükleri dehşet vericidir. Köylüler her yerde ayaklanmakta, toprak ağalarını cezalandırmakta ve toprakları aralarında paylaşmaktadırlar. Bir bakıma kırsalda bir devrim yürümektedir.

Sun Yat-sen’in ölümünden sonra gerici bir çizgiye kayan Koumintang yönetimi, 1927’den itibaren komünistleri yok etmeyi amaçlayan bir saldırı başlatır. Bu saldırılarda sadece ÇKP’nin lider kadrosu katledilmez aynı zamanda sendika ve işçi hareketi de ağır bir yara alır. Kentlerde örgütlenmek imkansız hale gelir fakat ÇKP önderliği bu koşulları görmezden gelerek (Moskova’nın talimatı gereği) kentlerde kalmaya devam eder.

Mao, 1927’de yazdığı “Çin’de Toplumsal Sınıfların Durumu” başlıklı raporla parti önderliğinin dikkatini köylük alanlara çekmeye çalışır. Bunu da “ya köylerde örgütlenirsiniz ya da silinip gidersiniz” gibi sert ve uyarıcı bir ifadele yapar. Parti liderliği ise Mao’nun köylerde kalma ısrarını “sol sapma” ve parti önderliğine itaatsizlik olarak değerlendirir ve Mao’yu bütün parti görevlerinden alarak başka bir bölgeye sürgüne gönderir. Mao sürgüne gittiği bölgelerde sadece köylüleri örgütlemekle kalmaz, silahlı ordu birlikleri de kurarak kurtarılmış Sovyet alanları inşa eder.

Moskova’dan gönderilen yabancı kadrolar üzerinden ÇKP’nin yönlendirilmesine karşı çıkan Mao, bir bakıma parti merkezinin kararlarını tanımaz. 1931’de Japonya’nın Çin’in kuzey bölgesini oluşturan Mançurya’yı işgal etmesi üzerine Mao, ÇKP’ye anti-emperyalist savaşa önderlik etmeyi önerir fakat bu öneri kabul edilmez. Aksine Şanghay’daki parti merkezi bu kez Mao’yu “sağcılıkla” suçlayarak merkezi hükümete (Koumintang) karşı savaşmakta karar kılar. 1931’de ÇKP kentlerde büyük bir hezimet yaşar. Bunun üzerine parti merkezi de köylük alanlara yerleşmeye karar verir ancak Mao’nun önderlik ettiği parti birimleri, disipline uymadıkları gerekçesiyle asi olmakla suçlanır. 1932’de Mao’nun bulunduğu bölgenin başına sonradan Çin’in başbakanı olan Çu En-lay atanır. Mao da bir süre ev hapsine alınır. Ancak bulundukları bölge kurtarılmış bir bölgedir ve bunun yaratıcısı da Mao’dur. Bu yüzden ÇKP önderliği, Mao’yu tamamen gözden çıkaramaz.

Çan Kay-şek’in 1934’te başlattığı topyekun imha hareketinden kurtulabilmek için Çinli komünistler üs olarak yerleştikleri güney eyaletlerinden çıkarak kuzey bölgelere taşınmanın gereğini anlarlar. Bunun üzerine modern tarihin en kalabalık ve en uzun yürüyüşü olan Uzun Yürüyüş başlar.

Yürüyüşün başlarında yönetici konumda bulunmayan Mao, 9 aylık yürüyüş sürecinde üst düzey görevlere kadar yükselir. Bu arada parti de fiilen ikiye bölünür. Parti merkezine hakim olan kıdemli ve yaşlı kadrolar, ki bunların başında Chang Kuo-tao gelir Mao’yu partiyi bölmekle suçlar. Sonradan Moskova’dan gönderilen aşırı solcu Wang Ming de köylü bölgelere gelerek Mao’yu hizaya sokmaya çalışır. Ancak Mao, merkezin kararlarına hiçbir şekilde itibar etmez. Nitekim 1935 yılının Ocak ayında, Zunyi’de toplanan parti konferansı, ki bu konferansa parti merkezi katılmaz, Çu En-lay’ın temsil ettiği merkezi büronun çizgisini mahkum eder ve Mao’nun çizgisini benimser. Sonra da ordu birliklerinin Mao tarafından yönetilmesini kararlaştırır. Anlaşılacağı gibi bu kararlar, parti merkezine rağmen alınmış kararlardır. Partinin o günkü genel sekreteri Chang Kuo-tao, partide bir darbe yapıldığını ve Mao hizbinin partiyi ikiye böldüğünü iddia eder. Ancak tarihsel gelişmeler, Mao’nun çizgisini doğrulayacaktır. Sonraki süreçte ÇKP’nin “merkez örgütü” küçülerek dağılır. Wang Ming ise yeniden Moskova’ya döner. 1938’de yapılan birleşik parti konferansında Mao, fiilen partinin lideri olur ancak resmi karar 1942’de alınır.

Mao’nun uyguladığı çizginin ne kadar doğru olduğu, kuşkusuz tarih tarafından kanıtlanmıştır. Görüldüğü gibi Mao’nun partili hayatı, hiç de alışılmış bir partili hayat değildir. Mao’nun siyasi hayatının ilk 20 yılı, ÇKP önderliğine karşı mücadeleyle geçmiş ve hatta kendi hattını uygulayabilmek için merkeze isyan etmiş, merkezin talimatlarını dinlememiş ve onlardan ayrı bir disiplin bile uygulamıştır. Aslında Mao ikinci bir ÇKP kurmuştur.

Hem Marx’ın hem Atatürk’ün hem de Mao’nun parti örgütüne yaklaşımları kesinlikle birçok insanın klasik parti anlayışıyla bağdaşmaz. Demek ki devrimciler, mevcut partilerin çürümüşlüklerine ve yozluklarına ortak olmamalı, o partileri değiştiremiyorlarsa da dışarda kalmayı tercih etmelidirler. Başka bir alternatifi yok diye çürüyen partide kalmak ve bunda ısrar etmek, birlikte kirlenmek ve çürümektir. Tarih, siyasi açıdan kirlenmeyi ve çürümeyi bir erdem sanan çevrelerin devrim yaptıklarına tanıklık etmemektedir. Önemli olan devrimci yaşam ve pratikte ısrar etmektir.

Marx, Atatürk ve Mao… Parti fetişizmine kapılmadan, disiplini ve üyelik konusunu dar kalıplar içinde düşünmeden büyük mücadelelerin verilebileceğini veya devrimlerin yapılabileceğini kanıtlamışlardır. Devrimciler gerektiğinde partilerinin dışına düşmekten korkmamalı ve gerektiğinde kurdukları partilerini ölüme terk edebilmeli, gerektiğinde ise parti önderliğine karşı mücadele ederek ve hatta ayrı bir disiplin (parti) inşa ederek devrimci başarıyı esas almalıdırlar. Tabii bunun için de tarikatlaşmış örgütü değil devrimi düşünmek gerekir. Siyasi açıdan devrimi terk etmiş, örgütsel açıdan yozlaşmış ve pratiğiyle de çürümekte olan kurum ve ilişkilere biat etmek devrimcilik değildir.

Esas olan yaratıcı, verimli ve devrimci bir hayatta ısrar etmektir.

Sadık Usta
Sadık Usta
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır. / Isaac Newton

Bu konu başlığı ile ilgili düşüncelerinizi benimle ve diğer site ziyaretçileriyle paylaşmaktan çekinmeyin.

Araç çubuğuna atla