Diyojen’den Bilgelik Dersi-3

Diyojen’in Sinop’tan Atina’ya Kaçışı-2
Kasım 5, 2021
Üç Başlık Altında Felsefe ve Küresel Cehalet
Kasım 7, 2021

Diyojen’in Kölelik Dönemi

Diyojen’in hayatı, Agina’ya giden bir gemiye binmesiyle kökten değişmişti. Bindiği gemi yarı yolda, korsanların saldırısına uğramış ve sonra diğer yolcularla birlikte Girit’te köle pazarında satılmıştı. Herkes ağlayıp sızlarken o bu durumu metanetle karşılamış. Hatta ona yemek versinler diye çığırtkanların başlarının etini de yemiş. “Hayret, hayvan sahipleri pazarda satmadan önce koçlarını, koyunlarını semirtirken bu sefiller bizi günlerce aç susuz bırakarak bir deri bir kemik kalmamıza neden oldular. Bizim gibi bir deri bir kemikten ibaret insanları kim ne yapsın” demiş. Ona pazarda elinden ne iş geldiği sorulduğunda da “insanları yönetirim” demiş. Hatta alıcılardan birini işaret ederek “hah, işte bakın, beni ona satın; onun işlerini çekip çevirecek bir yöneticiye ihtiyacı var” diyerek sahibini de kendi belirlemiş. Onu satın alan Kseniades ise, bir süre sonra ona hem malının mülkünün yönetimini hem de çocuklarının eğitimini teslim etmiş. Hatta sıklıkla “Ben bir köle değil, iyi kalpli bir peri satın aldım” dermiş.

Diyojen, sahibinin çocuklarına felsefesinin anlamını anlatmakla kalmaz, onların bu ilkelere göre yaşamasını da istermiş. Çocuklara Spartalıların eğitimine benzer sıkı bir eğitim vermiş. Bu yüzden onlara bir savaşçı gibi ata binmesini, silah kullanmasını öğretmiş; bir atlet gibi çevik olmalarını sağlamış. Bunun için çocuklarla birlikte yazları sıcak kumlara yatar, karda kışta hem yalın ayak yürür hem de donmuş mermer sütunlarına sarılarak onların dirençlerini artırmalarını sağlarmış. Onlara evde az yiyip az içmelerini tembihler; bitlenmesinler diye saçlarını kökünden kazıtır ve süslü giysiler giymelerin de yasaklarmış.

Diyojen’e göre insan, bir köpeğin yaptığı gibi ne bulursa onu yemeli ve bu sayede hiç kimseye muhtaç olmamalıdır. Ona göre öyle bir dünya kurulmalıymış ki “her şey herkese ait olmalıymış”, hatta insanlar birbirine yük olmamak için fıçılardan oluşan kentlerde yaşamalıymış.

Bu anlayışını Diyojen bir dörtlükte şöyle ifade etmektedir:

“her şey tanrılardandır;

bilgeler tanrıların dostlarıdır.

Dostların malı ortak olduğuna göre;

her şey de bilgelerin olmalıdır.”[1]

Diyojen ve Ütopya

Fıçılarda yaşama hayali, tarihin en önemli ütopyalarından birini oluşturur. İnsan zihninin ürettiği ütopyaların bir ucunda haz ve hedonizm diğer ucunda ise az tüketim ve çilecilik yer alır. Çilecilik kültürünün izlerini, antik Yunan’dan çok önceki dönemde kadim Hindistan’ın çıplak filozoflarında da görürüz. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz gibi Büyük İskender Hindistan’da çıplak filozoflarla karşılaştığında, onlarla uzun uzun sohbet etmiş ve fikirlerinden oldukça yararlanmış. Hatta birkaçını yanında götürmüş.

Diyojen de kinik felsefeciler gibi en çok dalkavuklardan nefret edermiş. Biri ona “emrin başımın üstüne” dediğinde onu hemen aşağılar ve onurlu davranması için de uyarırmış. Stoacı Dionysios’un anlattığına göre o, MÖ 338’de Khaironeia Savaşı’nda esir düştüğünde Büyük İskender’in babası Makedonya kralı Philipp’in huzuruna çıkarılmış. Kimliği sorulunca, “senin açgözlülüğünün gözlemcisi” diye karşılık vermiş. Bu yanıttan hoşlanan Philipp de onu salıvermiş. Bilgelerin ve düşünürlerin, hükümdarların hizmetinde çalışmasına hep karşı çıkarmış çünkü ona göre dalkavuklar kahvaltılarını bile hükümdara danışmadan yapamazlarmış.

Ölüm Üzerine

Ona “dünyada en güzel şey nedir” diye sorulduğunda “konuşma özgürlüğü”; peki en kötü şey nedir diye sorulduğunda da “yaşlılıkta hastalık” demiş.

Diyojen gibi dünyanın malını umursamayan bir düşünürün ölüm hakkındaki düşünceleri de ilginçtir. Hippon’a yazdığı mektubunda şunları söyler: “Seni ‘ölümden sonra yaşam’ hakkında aydınlatmazsam tam bir filozof olamayacağını düşünüyorsun. Sanırım, erdemli ve doğayla uyum içinde yaşamak ve bunun da bizim irademizde olması yeterlidir. Zira doğumdan önce varolan şey nasıl ki doğaya devredildiyse, yaşamdan sonrakini de ona terk etmek gerekir. Bizi o yarattı, yok edecek de odur. ‘sonra ne olacak’ diye korkuya kapılmana gerek yok, çünkü hiçbir şey hissetmeyeceksin artık. Fakat ruhunu teslim ettiğimde yanımda taşıdığım değneğimi, öbür tarafta bana kötü davranacak hayvanları kovabileyim diye yanımda bırakmaları için talimat verdim.”[2]

Sahibi onu ölmeden çok çok önce serbest bırakmış fakat o, aileyle olan ilişkisini olduğu gibi devam ettirmiş. Bir gün eski sahibi ona öldüğünde nasıl gömülmek istediğini sormuş, o da “yüzüstü” demiş. “Neden yüzüstü” diye sorunca “çünkü öyle bir gün gelecek ki alttakiler üste çıkacak” demiş. Bununla da kölelik ve sefalet içinde yaşayan insanların bir gün yeniden eşitlik ve özgürlük dünyasını kuracaklarına dair güvenini ifade etmiş.

Diyojen’e göre bağımlılık yaratan her şey insanın gelişimine ve özgürlüğüne zararlıdır. Bu yüzden devlete karşı çıktığı gibi aile kurumunu da zararlı bulurmuş. Evlenmek için hangi yaş ve zamanın uygun olduğunu soranlara da: “Gençken daha zamanı değil, yaşlanınca da artık zamanı geçmiş olacağı için gereksizdir” demiştir.[3]

Felsefenin insana ne getirdiğini soranlara Diyojen, “Felsefe bana kaderin bütün cilvelerine karşı hazırlıklı olmayı öğretti” demiş. Felsefe için uygun biri değilim diyenlere de “Güzel yaşamak umurunda değilse ne demeye yaşıyorsun ki?” diye karşılık verirmiş.

Evet, Diyojen fıçılarda yaşayarak insanların vazgeçemedikleri tüketim budalalığına, insan onurunu hiç sayan köleliğe, insanları birbirine köle yapan maddi bağımlılığa ve bütün bunlardan kaynaklı ahlaki çürümeye dikkat çekmek istemiş. Gündüz gözüyle elinde kandille dolaşır ve soranlara “giysiler içinde insan arıyorum” dermiş. “Ey insanlar!” diye bağırdığında da etrafına toplananlara, “insanlara seslendim, pisliklere değil” dermiş.

Birçok çağdaş yazar, Diyojen’in, felsefi anlamda Sokrates’in gerçek mirasçısı olduğunu belirtmektedir.[4]

Dostları her günkü gibi onu ziyarete geldiklerinde onun henüz uyanmadığını görmüş ve heyecanlanmışlar. Çünkü o ne uykucu ne de uyuşuk biriymiş. Onu harmanisine sarınmış halde ölü bulmuşlar. Filozof olarak Diyojen, öylesine saygın bir kişiliğe sahipmiş ki Büyük İskender’le aynı gün (MÖ. 10 Haziran 323) öldüğü kayda geçirilmiş. İnsanlar onu öylesine seviyorlarmış ki onu kim defnedecek diye aralarında kavgaya tutuşmuşlar. Hatta iş yumruklaşmaya kadar varmış. Eski sahibi ve oğulları, ona söz verdikleri gibi onu Korinthos’un ana kapısına yakın bir yerde defnetmişler.  Mezarını bir tunç heykelle onurlandıran Korinthoslular, heykelin kaidesine şunları yazmışlar:  

“ Zamanla tunç da eskir; ama senin şanın sonsuza kadar bozulmadan kalacak ey Diyojen!

Çünkü ölümlülere kendine yeterliliği bir tek sen öğrettin ve onlara kolay yaşam yolunu sen gösterdin.”

Birçok eser kaleme alan Diyojen’in kitapları ne yazık ki günümüze kadar ulaşamamıştır. Elimizde sadece ondan kalan bazı özdeyişler, mektup şeklinde fragmanlar ve ondan bahseden hikayeler bulunmaktadır. Devlet, ahlak, tüketim, evlilik ve ölüm üzerine eserler kaleme almış. Başkalarına gönderdiği mektuplardan da günümüze bazı parçalar kalmıştır. Onun ideallerini öğrencisi Krates ve bir başka Kinik düşünür olan Metroles’in kızkardeşi Hipparkhia devam ettirmiş.[5] Metroles ve Hipparkhia zengin bir aileden gelen iki kardeşlermiş. Anlatıldığına göre Hipparkhia Krates’e uzaktan görür görmez aşık olmuş ve onunla birlikte sırtında heybesi yollara düşmek istemiş. Bunun üzerine Hipparkhia’nın babası damat adayını, kızını bu sevdadan vazgeçirmesi için eve davet etmiş. Kızın karşısında üzerindeki harmaniyi çıkararak çırılçıplak kalan Krates, “bütün malım mülküm bunlar, ona göre karar ver” demiş. Hipparkhia da üzerindeki zengin kıyafetleri çıkararak “ben buna hazırım” demiş. İkisi birlikte harmanilerine sarınmış, sırtlarında heybeleri, ellerinde bastonlarıyla hayatlarının sonuna kadar Kinik felsefeyi yaymak için yollara düşmüşler.[6]

Fakat Roma İmparatoru Julian’ın bir konuşmasında dile getirdiği gibi, 3 kuşak sonra kinik felsefeyi temsil ettiklerini söyleyenler, Diyojen’in öğretisini sadece terk etmekle kalmamış aynı zamanda yaşamlarıyla bu öğretinin gözden düşmesine de neden olmuşlardır.[7]

Büyük Mevlana da onun anısına bir dörtlük kaleme almış:

“Dün şeyh, şehrin çevresinde, elinde bir kandille dönüp duruyordu.

‘Şeytandan devden usandım; insan istiyorum, insan’ diyordu…

‘Biz de çok aradık’ dediler, bulunmuyor.

Dedi ki: “O bulunmuyor, dediğiniz yok mu, işte onu istiyorum ben.”[8]

Yazının bir önceki bölümü için lütfen bağlantıya gidiniz

LÜTFEN SAYFAYA ABONE OLMAYI UNUTMAYINIZ


[1] D. Laertios, s.269.

[2] G. Luck, Köpeklerin Bilgeliği, s.186-187.

[3] D. Laertios, Filozoflar, s.275.

[4] R. Brugge/Kristin Langa (Hrsg), Radikalitaet. Antike und Mittelalter, Königshausen+Neumann, Würzburg, 2011, s.21.

[5] D. Laertius, Age, s.291 vd.

[6] D. Laertius, Aynı yerde.

[7] Diyojen’in ilkelerinin yozlaştırılmasını eleştiren İmparator Julian, Diyojen’in bir erdem haline getirdiği yaşam tarzının özden koparılarak biçimsel bir gösteriye dönüştürüldüğünü; Diyojen’inu akılcı uyanıklığının yerini kibir ve belirsizliğin; yeterlilik ve ölçülülüğün yerini dilencilik ve asalaklığın; öz disiplin yerine gösteriş ve böbürlenmenin; zihinsel bağımsızlığa dayanan özgürlük idealinin yerini ise utanmazlığın, kabalığın ve şımarıklığın aldığını vurgulamıştır. Bkz. Klaus Doering, “Kaiser Julians Plaedoyer für den Kynismus”, s.19.

[8] Mevlana, Divan-ı Kebir, [Beyit, 2462-2463], Seçmeler 1, haz. Şefik Can, Ötüken Yayınları, İstanbul, s.441.

Sadık Usta
Sadık Usta
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır. / Isaac Newton

Bu konu başlığı ile ilgili düşüncelerinizi benimle ve diğer site ziyaretçileriyle paylaşmaktan çekinmeyin.

Araç çubuğuna atla