• Yazılarım
  • Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Filozoflar Konusunda Bir Hurafe Dolaşıyor… Felsefecilerin Dini Yok mu

    Felsefenin Dini Var mı?

    Felsefeci ve filozoflar konusunda bir hurafe dolaşmaktadır: Güya onlar dine inanmazmış. Kim demiş bunu? Hiç kimse, ama onlara göre bu böyle olmalıdır çünkü felsefe aklı esas alır dinlerse akla karşıdır.

    Ne yazık ki bu hurafeyi dillendiren bazı felsefeciler ve “düşünürler” de vardır. Düşünürler terimini tırnak içine alıyorum çünkü görüleceği gibi bu “düşünürler” düşünce tarihinden bihaberdirler.

    Birkaç haftadır kaleme aldığım yazılarda dinsel düşünüş ile felsefi düşüşün; dinsel düşünüşle bilimsel düşünüşün tarihte hep iç içe, birlikte ve aynı tarihsel süreçlerde ve aynı zihinlerin ürünleri olarak ortaya çıktıklarını belirtiyorum.

    Bunları kafamdan uydurmuyorum, Frazer ve Malinowski gibi bilim insanlarının, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında hala doğal koşullarda yaşayan ilkel kabileler üzerinde yaptıkları araştırmalarının ve gözlemlerinin sonuçlarını sunuyorum.

    Düşünme dediğimiz zihinsel etkinlik, sonuçta maddi ve somut bilgilerin yanı sıra metafizik ve fantastik ögelerin bileşiminden ibarettir. İstisnasız her düşünce, hem maddi ve somut bir bilgi içerir hem de henüz gerçekleşmemiş ve dolayısıyla “ayakları havada olan” hayali, metafizik ve fantastik unsurlar içerir. Yoksa 21. yüzyılda yaşayan aydınlanmış insanların saf materyalist düşünceler ortaya koydukları mı düşünülüyor? Ateist olduğunu ileri süren birçok insanın düşüncesi bile o kadar hayali, fantastik, madde dışı, “metafizik” ve önyargılarla bezeli ki şaşırırsınız.

    İki farklı şeyi birbirinden ayırmak gerekir. Felsefenin dini yoktur fakat felsefecinin ve filozofun dini basbayağı olabilir. Felsefi etkinlik, insan zihninin bir etkinliğidir. Dolayısıyla felsefeci veya filozof, herhangi bir ilahi güce, dine, üstün bir varlığa inanabilir ama buna rağmen toplumsal sorunlara ilişkin olağanüstü gerçekçi, doğru, yararlı ve çözüm içeren tezler ileri sürebilir.

    Felsefe Nedir?

    Felsefe (Philo-sophia) sonuçta olguların nedenselliklerini merak etmek ve buna ilişkin bilgi arayışıdır. Bir bakıma felsefe, insanın sınırlı bilgisiyle evrenin sınırsız bilgisiyle boş ölçüşmesidir. Felsefe bilinmeyenin merak edilmesi; varlık denen olgunun kökeninin araştırılması ve düşünülmesidir. İnsanın “mükemmel” işleyen doğa yasalarına sahip bir gezegende bulunmasının anlamını, toplumsal sorunların kaynağını ve nedenselliğini ve bu doğal yasaların “mükemmelliğinin” kaynağını araştırmaya girişmesidir.

    Felsefe-İman İlişkisi

    Felsefe bu sorulara yanıt arar ve eğer bu arayış, dini-ilahi argümanlar ve gerekçelerle oluşturulursa bu olumlu bir gelişmedir çünkü bu sayede inananlar aklı esas alan sorgulamaya girişmiş olmaktadır. Hikmet bilgidir ve bilgeliktir.

    Felsefe fen bilimi değildir. Kaldı ki geçen yazımda örneğiyle aktardığım gibi ileri düzeyde bilim yapan birçok fizikçi ve bilim insanı da pekâlâ herhangi bir dine inanabilmektedir. Bu, onların bilimsel anlayışlarını, çabalarını ve özverilerini de kısıtlamıyor. Hatta bazılarında bu teşvik edici de olabilmektedir. Atom altı parçacıkları ve özellikle de “sınırdaki en son parçacığı” tutkuyla keşfetmeye çalışan yüzlerce inanan bilim insanı var. Bunların bir kısmı, bu sayede Tanrının varlığını kanıtlayacaklarına inanmaktadırlar. Fakat aksi yönde düşünen ve dolayısıyla inançlı olmayan bilim insanı da mevcuttur.

    Filozofların en ünlüsü Sokrates değil mi? Platon’un aktardığına göre Sokrates ölmeden birkaç dakika önce yüzünü örten bezi kaldırır ve arkadaşı Kriton’a “sakın ha Asklepios’a adadığım horozu kurban etmeyi unutma” der ve ardından da son nefesini verir. Asklepios antik Yunan mitolojisinde tıp biliminin tanrısıdır. Yine Aristoteles de ölmeden önce vasiyetnamesinde hangi tanrıya neyin adanması gerektiğini tek tek sayar ki bunu da Dünyayı Değiştiren Düşünürler c.5’te aktarmıştım. Platon’un tanrı inancı zaten apaçıktır. Ondan sonra gelen filozofların da neredeyse yüzde 90’ı inanç sahibidir. Çin ve Hint filozofları; Müslüman filozoflar, 15.-19. yüzyıllar arasında yaşamış filozof ve düşünürlerin neredeyse tamamı, bir şekilde tanrı inancına sahiplerdi. Kuşkusuz din ve inanç sistemleri felsefeden hoşlanmazlar. Hatta dogmalar, akıl dışı tezleri ilahlaştırarak soru sormayı, şüphe duymayı, mantıklı açıklamalar istemeyi bir ayak bağı olarak görürler. Fakat buna rağmen dindar düşünürler, felsefeye yönelmiş ve ilahiyatın ötesine geçerek felsefe üzerinden düşünce tarihini ilerletmişlerdir. Bu tutumla felsefi düşüncelerin toplumsallaşmasına da katkıda bulunmuşlardır.

    Yığınları İkna Etmek Gerekli Değil mi?

    Peki sorun nereden kaynaklanmaktadır? Türkiye’de bugün dinci gericilik iktidardadır. Siyasal İslam, devlet imkanlarını da kullanarak dinci bağnazlığı halk için hakim kılmaya çalışmaktadır. Bundan hareket eden bazı sol-Kemalist aydınlar, İslam’ın topluma hem geçmişte hem de bugün sadece gerilik ve cehalet getirdiğini ileri sürmektedir. Onlara göre Müslümanlar arasında felsefeci veya filozofun çıkması mümkün değildir. Peki bu iddialar doğru mu? Kesinlikle yanlıştır. Evrenle, dünyayla, insanlık ve ülkemizle ilgili soru ve sorunlar, sadece Ateistlerin soruları ve sorunları mıdır? Tabii ki hayır. Bırakalım geçmişi bugün bile bazı Müslüman entelektüeller, AKP iktidarını ciddi bir şekilde eleştirmekte ve felsefeye yönelmektedir. Bilimin muazzam ölçüde gelişmiş olması, dinsel dogmaların birçok yönden geçersiz kılınmış olması, toplumlarda dinsel düşünüşü ortadan kaldırmaya yetmiyor. Milyonlarca birikimli, akıllı ve zeki insan tanrıya inanmaktadır. Bu insanların çevre sorunlarına, kapitalist üretimden kaynaklanan yabancılaşmaya, toplumları saran ahlaki çöküntüye ve dolayısıyla sömürü ve adaletsizliğe kafa yormalarını, kritik sorularla iktidar ve güç ilişkilerini irdelemelerini neden yadırgıyoruz veya onlara felsefi bilinci neden yasaklıyoruz?

    Bugün Türkiye’de birçok Müslüman entelektüel, İslami ütopyanın AKP’nin iktidar sürecinde itibar kaybettiğini ileri sürerek Spinoza’ya ve Kant’a yönelmektedir. Bu olumlu bir gelişme değil midir?

    Kuşkusuz geçmişten gelen bir gelenekle Müslüman entelektüeller arasında, felsefeyle ilahiyatın sorunlarını iç içe geçirme veya ilahiyatın sorunlarını felsefenin sorunları olarak sanma eğilimi güçlüdür. Fakat bu sorunun varlığı da doğaldır, çünkü yukarıda da belirttiğim gibi geçmişte birçok dindar filozof, maddi dünyanın bilgisine ulaşmayı tanrının hikmetine ve bilgisine ulaşmak olarak görüyordu.

    Örneğin incelendiğinde görülecektir ki Farabi’nin veya İbn Haldun’un bilgi kuramı muazzam derecede materyalisttir. Onların 10. veya 14. yüzyılda ortaya koydukları bilgi kuramı, 18. yüzyıl filozofları arasında henüz sonuçlanmamış bir tartışmaydı.

    Büyük Türk filozofu Farabi, filozofun amacını şöyle tarif eder: “filozofun amacı, insanın gücü ölçüsünde Yaratıcı’ya benzemektir. O’nun Bir’liğini keşfetmektir. O’nun her şeyin yaratıcısı olduğunu kavramaktır.” “… Tanrının hikmetine erişmek, Yaratıcıyı bilmek, her şeyin sebebinin O olduğunu idrak etmek; cömertliğin, hikmetin, iyiliğin, adaletin ve evrenin mükemmel işleyen düzeninin O’ndan kaynaklandığını” düşünmek. “O’na layık olmak ve O’na erişmek ve O’nunla bütünleşmek…”

    Peki her şeyin kaynağının Tanrı olduğunu, her bilginin O’ndan sorulduğunu, filozofun amacının da O’na ulaşmak ve O’na benzemek olduğunu” söylemek ve düşünmek, insanı edilgen ve iradesiz kılar mı? Ya da insanı aklı elden bırakıp zihinsel anlamda kötürümleştirir mi? 

    O günün filozofları, bilginin kaynağını Tanrı’da görürken, aynı zamanda o bilgiye sahip olmayı da Tanrı’ya yakınlaşmak olarak algılıyor ve ona göre vaziyet alıyorlardı. Onlar açısından Tanrı vurgusu ne insan iradesinin kırılmasına ne de bilimsel çabanın dumura uğramasına yol açıyordu. Böyle olsaydı, buna en çok vurgu yapan o büyük bilim insanları ve filozoflar, dönemlerinin en yetkin bilim insanları ve filozofları olamazlardı.

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    İlgili Makaleler

    2,147BeğenenlerBeğen
    4,777TakipçilerTakip Et
    43,528TakipçilerTakip Et
    320AboneAbone Ol

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Turkuaz TV Toronto Söyleşi

    Gazeteci Hüsna Sarı, Sadık Usta ile COVID döneminde nelerin değiştiğini, ve sonrasında Dünyayı nelerin beklediğini oldukça farklı bir noktadan ele alarak...

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Etkinliğinde Felsefe Gözünden Hayata Bakış Söyleşisi. Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Bölüm 1

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler