İbn Haldun Sol Gelenektir

İbn Haldun Sol Gelenektir

İbn Haldun Sol Gelenektir
27 Mayıs 1332 İbn Haldun’un doğum günüydü…
Ölümünün üzerinden 600 yıl geçmesine rağmen İbn Haldun, Türkiye’nin siyasi gündemini belirlemektedir. Bugün herkes onun tarihsel önemini tartışmaktadır. Ne mutlu ona…
Geçen hafta (20 Mayıs 2017) İstanbul’da İbn Haldun Üniversitesi’nin açılışı yapıldı. Bu açılışta bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bilim dünyasının İbn Haldun’a yeterince önem vermemesini eleştirerek onun eserlerinin “kendi değerlerine düşman, yasakçı ve baskıcı Jakobenler tarafından yasaklandığını” ileri sürdü.
Erdoğan’ın konuşmasının kendisine ait olmadığı hatta söz konusu konuşmanın, Üniversite’nin çiçeği burnunda rektörü Recep Şentürk tarafından hazırlandığı sonradan ortaya çıktı. Recep Şentürk bir gazeteye verdiği mülakatta da aynı şeyleri (biraz da üniversitenin reklamını yaparak) söylemişti: “Artık Türk insanı, Batı düşüncesine ve bilimine mahkum edilemez.”
Neresinden baksanız sorunlu cümleler ve sorunlu mantık silsilesi…
Baştan belirtelim, İbn Haldun’un adının Türk insanı tarafından duyulmasını engelleyen, eserlerinin okunmasını yasaklayan Jakobenler değil, Yeni Osmanlıcıların her fırsatta övgüyle bahsettikleri II. Abdülhamit’tir. Söz konusu yasağa ilişkin bilgiyi bir başka yazımızda (https://sadikusta.com.tr/2019/01/31/ulke-ve-uluslar-neden-cokus-yasar/) gündeme getirmiş ve İbn Haldun’un eserlerinin önünde sonunda bu iktidar tarafından yasaklanacağını da belirtmiştik. Bu öngörümüzü hâlâ koruyoruz.
Peki II. Abdülhamit Mukaddime‘yi Neden Yasaklamıştı?
İslam Ansiklopedisi’nin verdiği bilgilerden öğreniyoruz ki İbn Haldun’un eserinde yer alan “Uygarlığın gelişebilmesi için Şeriatın illa şart olmadığına” dair kanaat, eserin yasaklanmasına neden olmuş. Eser incelendiğinde görülecektir ki yasaklanmasının asıl nedeni bu olamaz. Bunun daha derinde yatan başka gerekçeleri de var ki işte bunlar onun bu iktidar tarafından yeniden yasaklanmasına neden olacaktır!
Bu yazının amacı sadece bu konuyu tartışmak değildir, aynı zamanda baskıcı rejimler tarafından her daim tehlikeli bulunan İbn Haldun’un birikimini ve görüşlerini Batı’nın düşünsel birikimiyle kıyaslamaktır.
İbn Haldun Kimdir?
İbn Haldun’un hayatı tam bir macera…
Hayat onu bayağı örselemiş… Yaşamı sadece sürekli değişmemiş, aynı zamanda hep kaybeden tarafta olmuş. Diplomatlık görevinin yanı sıra, birçok emire ve hükümdara danışmanlık ve baş kadılık da yapmış. Sürekli bir yerden bir yere sürülmüş ya da kaçmak zorunda kalmış. Hatta iki senelik bir hapis hayatı da var…
1384 yılında Hacca giderken soluklanmak için mola verdiği Kahire’de, Memlüklü Emiri’nin ricası üzerine hayatının sonuna kadar Mısır’da kalmak zorunda kalmış…
Ömrünün son çeyreğini geçirdiği Kahire’deki yaşamı da pek maceralıdır. Talihsizlikler ve felaketler burada da peşini bırakmamış, Baş kadılık görevini yerel kadıların ve bürokratların kıskançlıkları nedeniyle sürekli bırakmak zorunda kalmış ama her defasında Emir tarafından yeniden o göreve atanmış.
Sonra kapısını esas büyük felaket çalmış…
Tunus’ta arkasında bıraktığı eşine, onu ve çocuklarını yanına aldırmak istediğini söylemiş, bu nedenle de bütün mal varlığını satmasını ve ondan çocuklarla birlikte Mısır’a gelmesini istemiş. Gel gör ki Akdeniz’de bir deniz kazasında hem eşini ve çocuklarını hem de bütün mal varlığını kaybetmiş. O tarihten sonra da hayat İbn Haldun açısından daha da katlanılmaz hale gelmiş…
Mukaddime‘nin Yazılışı
İbn Haldun kendisi kadar ünlü eserini, Tarih (Kitab al-İber)’i, 1380 yılında önemli belge ve arşivleri de başvurarak Tunus’tayken bitirmiş, fakat kitap o henüz hayattayken o kadar ilgi görmüş ki onu birkaç kez gözden geçirerek yeniden yayımlamak durumunda kalmış.
Tartışmalara konu olan Mukaddime ise Tarih adlı 7 ciltlik eserinin “Giriş” kısmıdır. En son nüshasını ölümünden birkaç sene önce düzeltmiş. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümü Mukaddime’dir, ikinci bölüm Arap tarihinin yanı sıra Suriye, İran, Yahudi, Yunan, Türk ve Frenk tarihini anlatır, üçüncü bölümdeyse Afrikalı kavimlerinin tarihini betimler. Eserin 7. cildinden kendisi ve ailesi hakkında bilgiler edinmek de mümkün.
İbn Haldun’un bu eseri, bir bakıma yılların deneyimine ve birikimine sahip bilge bir düşünürün hayata dair görüp not ettiklerini içeren bir ansiklopedidir.
İbn al-Hatib’e göre, İbn Haldun Opus Magnum’unun yanı sıra birçok manzume eser, matematik ve mantık bilimine ilişkin kitaplar, risaleler, İbn Rüşd’ün ve er-Razi’nin eserlerinden seçmeler yayımlamış.
Genel anlamda İbn Haldun, düşünce tarihinde değeri yeterince anlaşılamamış, bu açıdan eseri de yeterince incelenmemiş muazzam birikime sahip bir düşünürdür. Fakat Tayyip Erdoğan’ın iddia ettiği gibi değerinin anlaşılamamış olmasının nedeni, onun “despot Jakobenler” tarafından yasaklanması değil, baskıcı rejimiyle ünlü II. Abdülhamit tarafından yasaklanmasıdır. Çünkü o her türden yaratıcı ve farklı fikirden korkardı…
Mukaddime incelendiğinde görülecektir ki bu eser, hem ondan bir yüz yıl sonra yaşamış İtalyan düşünürü ve devlet adamı N. Macchiavelli’nin Prens kitabıyla benzerlikler taşır hem de aynı zamanda tarih, ilahiyat, devlet teorisi, toplumbilim, psikoloji, biyoloji alanlarındaki görüşleri ve ortaya koyduğu bilgi kuramı açısından 17. ve 18. yüzyılın Rönesans ve Aydınlanma düşünürlerinin eserleriyle kıyaslanabilir değerdedir. Ve en çok da bir devlet teorisyeni olan Jean Bodin’in Devlet Üzerine adlı eseriyle…
16. yüzyılda yaşamış olan Jean Bodin de kısmen İbn Haldun gibi değeri yeterince anlaşılamamış büyük bir düşünürdür. Toplumların ve devletlerin kuruluşunu, İbn Haldun gibi, o da maddi nedenlerle açıklar. Örneğin 6 kitap içeren eserinde, “Devlet, Aile, Yurttaş ve Egemenlik Üzerine” başlıklı bölümde, ailelerin ve devletlerin hangi temeller üzerinde kurulduğunu, toplumlarda egemenlik ve yönetim ilişkisinin hangi doğal süreçlerden geçerek inşa edildiğini açıklar. Bodin’e göre “Devlet, birçok ailenin ve bunların ortak amacına uygun yasalarla egemenlik hakkı verilmiş bir yönetimin adıdır.” Bodin, insanlığın gelişim sürecini laik bir bakış açısıyla ele alır. Bu gelişimi kutsal kitaplarda ifade edildiği gibi Tanrının inayetiyle değil, doğal koşulların (üretim, tüketim ve bölüşüm) zorunluluğuyla açıklar. Aynı anlayışı en sağlam şekliyle, Bodin’den bir yüz yıl önce İbn Haldun’da da görüyoruz. Büyük bir zihin açıklığıyla kavranan ve sonra materyalist bir tarzda ortaya konan uygarlık süreci o dönemin moda üslubuyla, yani dini tekerlemelerle süslenerek, anlatılmıştır.
Devletlerin doğal süreçler içinde kurulduğunu belirten İbn Haldun, bir insan ömrü gibi onun da bir kuruluş, gelişme (yükselme) ve yıkılış döneminin olduğunu söyler. O, bu sürecin şahısların ihtiraslarıyla ya da fikir hareketlerince belirlenmediğini; toplumsal hareketlerin etkisiyle ve doğal koşullar tarafından belirlendiğini vurgularken materyalist bir bakış açısına sahiptir: “Devletin yaşam süresi, gücün duraklama çağına dek artıp sonra gerilemesi yönünden insanın yaşam süresi gibidir… Onların yaşam süreleri dolduğunda, ne bir saat gecikebilir ne de öne geçilebilir.”
Yüzyıllar sonra birçok düşünür, tarihte bireylerin ve kahramanların oynadıkları rolleri tartışan incelemeler kaleme alırken İbn Haldun’un yüzyıllar önce ifade ettiği görüşlere yakın düşünceler ifade ederler.
İbn Haldun’un eseri Mukaddime, 100’ün üzerinde alt başlığa sahiptir ve bu başlıklar öylesine önemli konulara temas eder ki bunların her biri ayrı bir incelemenin konusudur. Gel gör ki ülkemizde Mukaddime hakkında yapılan araştırmalar birkaç elin parmaklarının sayısını geçmez.
İbn Haldun Mukaddime’de hem devlet ve yönetim formasyonlarını belli başlı başlıklar altında inceler hem de yöneticilerin (imamların) sahip olması gereken niteliklere ilişkin önemli tavsiyelerde bulunur. Mukaddime’yi bir siyasetname olarak da okuyabiliriz. Aynı şeyi Bodin’in, 200 yıl sonra da Thomas Hobbes’un Leviathan adlı eserinde yaptığını görüyoruz. İbn Haldun cemaati yönetmekten sorumlu imamın karakterinin nasıl olması gerektiğini ve bir önder olarak taşıması gereken özelliklerini şöyle sıralar: dürüstlük, adalet, yumuşak huyluluk, bilime önem vermek, yetenek, ruhsal denge… Ne kadar az bulunur nitelikler değil mi…
Tarih Biliminin Önemi
İbn Haldun’dan önce de tarih bilimine ilişkin önemli ilkeler saptanmıştı ki Herodotos, Thukydides, Aristoteles’in eserlerinde de bunları görürüz. Ancak sanırız İbn Haldun’dan önce tarih bilimi hakkında bu kadar açık, ayrıntılı ve mantıklı açıklamada bulunan bir başka düşünür yoktur. O tarihi, “bağımsız bir bilim” olarak görür, “çünkü onun özel bir konusu vardır: toplumsal yaşam ve insan toplumu.” O tarih bilimini, sadece şahısların, kralların, imamların bireysel rollerinden bağımsız olarak incelemez, aynı zamanda onu, olguların dış çerçevesini aşan, görünürdekinin ötesine geçen maddi gerekçelerle açıklar. “Ümran” olarak ifade ettiği toplumlaşma ve uygarlaşma sürecini sadece mantıkla açıklamaz, aynı zamanda o dönemin bir düşünüründen beklenmeyecek bir zekayla, “toplumların üretim ve tüketim ihtiyacından, iş bölümü ve çeşitli mesleklerin icra edilebilmesi için gerekli olan araçların yaratılmasının zorunluluğundan” hareketle açıklar. Buyurun, sanki şimdi de Adam Smith konuşmaktadır…
Birçok modern bilim adamı, insanoğlunun temel karakterini bireycilik ve bencillikle açıklarken, İbn Haldun bunun aksini iddia ederek insanoğlunun esas karakterinin “topluluk içinde yaşamaya eğilimli” olduğunu belirtir.
Bilim Adamı Nasıl Olmalı?
Bilim ve siyaset ilişkisini de inceleyen İbn Haldun, bilimin evrensel olduğunu, onun günün iktidar sahiplerinin isteklerinin aksine iktidarların emrine girmemesi gerektiğini, ayrıca kültürel ve dini koşullarla da sınırlanamayacağını vurgular: “Bilginler, bütün insanlar içinde, politikaya en yabancı olanlardır. Çünkü onlar, zihinsel kurgularının peşinden giderler. Duyumsadıkları (gözlem ve deney) şeylerden çıkardıkları; özele uygulanamayan, yani birey, ırk, kavim ya da grup için olmayan, fakat evrensel olarak kavradıkları düşüncelere gömülürler.”
İbn Haldun otoritenin, düzenliliğin ve din olgusunun toplumsal rolünü çok önemser, ancak buna rağmen devletin özgürlüklere önem ve izin vermesinin zorunluluğuna da işaret eder. Bu açıdan o, devletin bireysel özgürlüklere müdahalesini sadece eleştirmez aynı zamanda bunu hem gayri ahlaki görür hem de toplumsal barış açısından tehlikeli bulur.
İbn Haldun; emek ve değer teorisine, iş bölümü ve üretim araçlarına, canlı varlıkların ortak bir kökene sahip olduklarını vurgulayan evrim teorisi, devlet ve toplumların kuruluş koşullarına, komşularla ilişkilere, barışçıl politikalara, yönetim katında hakkaniyete, ölçülülüğe, köleliğin kaldırılmasına, toprak baronlarının siyasi gücünü artırması dolayısıyla toprakların tek elde toplanmasına yönelik eleştiriler getirmiş, dahası ticaretin uygarlaşma sürecindeki önemi, vergilerin adilliği, özel mülkiyete saygı, bürokratik konumun suistimal edilmemesi gibi konularda da çağdaş görüşler ortaya atmış; bunları devletlerin ve toplumların varlığını devam ettirmesinin veya yok olmasının önemli nedenleri olarak dile getirmiştir.
Büyük İmparator Timur ile görüşmesi ve devlet adamına yönelik tavsiyeleriyse bir başka yazının konusudur…
İbn Haldun’u Yaratan Koşullar
Peki İbn Haldun’un söz konusu çağdaş düşüncesinin temeli neye dayanıyordu?
Kuşkusuz bunda adım adım yükselmekte olan Akdeniz’e kıyı ülkelerin (ki bunların başında İtalya’nın kent devletleri gelmekteydi) manüfaktür alanındaki ekonomik gelişme ve özellikle de kapitalistleşme sürecinin bir ifadesi olan modern (merkantilist) ticaretin canlanması önemli bir rol oynuyordu.
13. ve 14. yüzyılda görülen tarım alanındaki gelişme, ticaretin ve pazarların büyümesi, Akdeniz’in deniz ulaşımı, Kuzey Afrikalı kavimlerin ve devletlerin kapitalistleşme sürecine çekilmesi, kısacası feodal sistemin şafağında beliren kapitalist üretim ilişkilerinin başta Endülüs olmak üzere Tunus ve diğer Afrika ülkelerini etkisi altına almasına bağlamak gerekir. Dokumacılık, dericilik, sütçülük ve süt ürünleri üretimi, un değirmenciliği, seramik üretimi, zeytin yağı üretimi, kerestecilik, şarapçılık, madencilik vs gibi önemli üretim ve tüketim alanları, her açıdan gelişmekte ve yenilenmekte olan toplumların ve özellikle de kentlerin toplumsal, ekonomik, hukuki, siyasi ve kültürel ihtiyacına yanıt veren modern teori ve kuramları zorunlu kılıyordu. İbn Haldun bu sürecin ilk teorisyeni olarak öne çıkmıştır.
İbn Haldun’un kuramında sadece Rönesans’ın modernleştirici ışığı parlamıyor, aynı zamanda bu kuram Aydınlanma düşüncesine kadar uzanan devrimci bir potansiyel de taşıyordu.
İbn Haldun’un birikimi ve zekası, sadece Jean Bodin’le değil din konusundaki görüşleri açısından Aydınlanmanın filozofu Kant’la da kıyaslanabilir.
Birçok insanın yanlış değerlendirdiği gibi İbn Haldun, dinin gereklerini bilimin önüne koymaz, aksine bir mantık-yazarlık oyunuyla dinin bilimden elini çekmesini salık verir: “Mantık, din yasalarına ve onların açık anlamlarına karşıt olabilir… Hiç kimse, ilk önce İslam’ın dinsel bilimlerine tam hakim olmadan mantığa başlamamalıdır. Yoksa onun kurbanı olur.” İbn Haldun’un bu sözleri bize Kant’ın hurafe ve batıl inanca karşı yazdığı şu sözlerini hatırlatır: “Eğer din davasını iyi niyetli bir amaçla savunmaya kalkan biri çıkıp da doğanın evrensel yasalarındaki (bir) yetkinliğe karşı koyarsa, mahcup olmakla kalmayacak, aynı zamanda yaptığı savunmayla inançsızlığın zaferine inanılmaz bir imkan da verecektir.”
İbn Haldun Sol Gelenektir
İbn Haldun sadece muhafazakar dinciler tarafından suistimal edilmemiş aynı zamanda sol çevreler tarafından da görmezden gelinmiştir. Sanırız bunun esas nedeni, sol çevrelerin toplumumuzun tarihinden gelen bilgi birikimini ve kültürel mirası daha baştan sağcılara ve muhafazakarlara aitmiş gibi kabul etmesi, sözüm ona aşırı modern konumlar edinerek halkımızın tarihsel köklerinden gelen ilerici-devrimci birikimden kopmasıdır. Umarız İbn Haldun ve Mukaddime üzerine yürütülen bu tartışmalarla birlikte sol da İbn Haldun’un değerini anlamak için kolları sıvar.
Şunu da vurgulamadan geçmeyelim: bundan 50 yıl önce sol hareketin önemli liderleri İbn Haldun’u büyük bir tarihsel değer-miras olarak görmüş ve onun öğretisini incelemişti. Örneğin 60’lı yıllardan sonra Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli ve Yön dergisini yöneten Doğan Avcıoğlu, Mukaddime’nin ve İbn Haldun’un eserinin içerdiği devrimci potansiyelin farkındalardı ve yazılarında bunu dile getirmişlerdi. Bu çizgiye sonradan eski bir müftü olan İslami yazın konusunda engin bilgisi olan Turan Dursun da katılacaktır. Turan Dursun Mukaddime’yi çevirmeye başlamış ve eserin yarısını çevirmişti ancak kahpe bir kurşun onun daha fazlasını yapmasını engellemişti.  Bunu da buraya not olarak düşelim.
Ne yazık ki bu bilimsel tavır ve tutum, sonraki devrimci kuşaklara aktarılamadı.

5 Replies to “İbn Haldun Sol Gelenektir”

  1. 600 yıl sonra bu satırları okurken çok değerli bir hazine bulmuş gibi hissettim. Böylesine insanların değeri zamanında anlaşılmaz ama halâ nasıl gün ışığına kavuşmaz görülmez. 600 yıl öncesinden daha geride kalan aydınların ve toplumun bulunduğu durum fazlasıyla şaşırtıyor ve üzüyor. Aklı almıyor insanın biz zaman ilerledikce geriye nasıl düşüyoruz.

    1. Teşekkürler Sadık bey, elinize sağlık. Yazıda yaptığınız bir yorumun alıntıladığınız metinle örtüşmediğini, hatta çeliştiğini söyleme gereği duydum. Bahsettiğim konu, ibn haldun’a affettiğiniz, dinin gereklerini bilime öncelemediği, bilakis dinin bilimden elini çekmesi gerektiği fikri alıntıyla çelişiyor. Tabi mantık-yazarlık oyunu dediğiniz şeye dayanarak aşırı-yorumda bulunmadıysanız. Sağlıcakla kalın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir