• Yazılarım
  • Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    İnsanlaşmanın Sırrı Burada (2)

    Geçen yazımda genel anlamda inanç sisteminin (totem, büyü, Şamanizm, animizm, tanrı inancı, din) nasıl ve hangi koşullarda ortaya çıktığını kısaca tartışmıştım.

    Durup dururken neden böylesi bir tartışmaya giriştiğimi kısaca ifade edeyim.

    Öteden beri inanç sisteminin kökenine ve tarihsel-toplumsal işlevine ilişkin iki hatalı yaklaşım söz konusudur.

    İki Karşıt Yanlış Anlayış

    Bu yaklaşımlardan ilki, kutsal kitaplarda yazılı “ayetlerin”, yani vahyin her şeyin üzerinde olduğunu ileri sürmekte ve sonuçta bu ayetleri, bilimsel bulgulara, akıl ve mantığın doğrularına yeğlemektedir. Örneğin bazı inançlı insanlar bu tutumu, bilimsel bulgular karşısında “ama ayet öyle demiyor” ya da “o öyle olsaydı ayette mutlaka yazardı” şeklinde ifade etmektedir. Fakat buna rağmen birçok ünlü Hıristiyan din adamı, bilimsel çalışmaların oldukça önemli başarılar kazandığı günümüzün koşullarında, bilimsel bulgularla vahyin açıktan çatıştığı yerlerde doğrudan bilimden yana tutum alarak “kutsal kitabın birebir ve kelimesi kelimesine alınmaması” gerektiğini, bu ayetlerin “toplumsal kurallar ve ahlaki ilkeler” olduğunu, ancak bunların aynı zamanda “Tanrının eseri olan doğa, toplum ve zamana göre yeniden yorumlanması gerektiğini” ifade etmektedir. Hatta şunu da belirtelim ki bazı inançlı bilim adamları da bu yönde düşündüklerini açıktan ifade etmektedirler.

    Nitekim bundan dokuz ay önce, yıllardır varlığı tartışılan kara delikleri ilk kez fotoğraflayan ekibin başındaki astrofizikçi Prof. Heino Falcke, ünlü Alman dergisi Der Spiegel’e verdiği bir röportajda şunları söylemişti: “İnançla bilim arasında düşünüldüğünden daha çok paralellikler var. Her ikisi de bütün bunların nedenine ilişkin bir arayış içinde. Sadece fizik, bir adım daha ilerisine giderek Tanrı hakkındaki soruyu sormaya cesaret edemiyor. Bana sorarsanız insan sadece doğa kanunlarından ibaret değildir. Hislerim bundan daha fazlasının olduğu yönünde. Bu görüşlere katılırsınız veya katılmazsınız fakat burada şöyle bir gerçek ifade ediliyor: Bilimle inanç kesinlikle çatışmamalı. Bilim, evren ve doğaya ilişkin kesin bulgular ortaya koyarken kutsal kitaplara dayanarak bunları reddetmek mümkün olmamalı.

    Peki bilimle inanç ne zaman çatışır? Kutsal kitaplarda yer alan ayetler, açıktan ve bilimsel bulgulara rağmen bilimin üzerine çıkarılınca. Bu yapıldığı anda da sadece bilime kulaklar ve gözler kapatılmış olmaz aynı zamanda yobazlığın kapısı da aralanmış olur. Bu yüzden inançlı Müslümanlara hararetle önerim, hem bilimsel eserler hem de dinler hakkında yazılmış kuramsal eserler okumalarıdır. Bu çevrenin, dinlere tarihsel ve toplumsal koşullar çerçevesinde yaklaşan; din ve inanç sistemine insanlığın gelişim evreleri (antropolojik) açısından bakan veya etnografların vahşi kabilelerde saptadıkları sonuçlar açısından yaklaşan kitaplar okuması onların yararınadır. Dinler tarihi, bir bilim dalıdır ve ilahiyattan farklıdır. Ne yazık ki ülkemizde dinler tarihi değil, ilahiyata önem verilmektedir. Bu da ister istemez birbirinin tekrarı olan ve “inananın el kitabı” olmaktan öteye gitmeyen yüzeysel kitaplar ortaya çıkarmaktadır.

    İnancın Kökeni Korku mu Yoksa Başarı İsteği mi?

    İkinci yanlış yaklaşımsa; din ve inanç sistemini kendi tarihsel gelişimi içinde kavramayan metafizik yaklaşımdır. Bu yaklaşımın da yukarıda ifade ettiğimiz bilim dışı ve bağnaz anlayış gibi sığ bir yaklaşım olduğunu saptamalıyız. Bu anlayıştaki insanlara bakılırsa din ve inancın kökeninde salt korku, bilgisizlik, cehalet, ezilmişlik, sömürü, bilinmezlik vb. uğursuz şeyler yatmaktadır. Ne yazık ki bu çok yüzeysel bir yaklaşımdır.

    Sadece tek bir örnek vermek bile bu tezin ne kadar safsata olduğunu göstermeye yeter. Örneğin, Ensest ilişkinin on binlerce yıl önce tabu haline gelmesinin nedeni toplumsal aydınlanma veya bilimsel kaygılar değildir. Ensest ilişkinin (anne-oğul, kardeşler ve baba-kız arasındaki cinsel ilişkiler) yasaklanmasıyla (tabu) birlikte dışevlilikler gündeme gelmiş ve böylece birbirinden farklı insan topluluklarının oluşması ve kaynaşması söz konuşu olmuştur. Bunların kökeninde totem kültürü yatar. Yine bir başka konu; tekeşlilik… Birçok insan sanmaktadır ki tekeşlilikle, yani çekirdek aileyle birlikte kadınlar bir erkeğin egemenliğinin altına verilerek baskı altına alınmıştır. Bunun ne kadar yanlış olduğu insanlık tarihi incelendiğinde görülecektir. 30-40 kişilik topluluklara hükmeden güçlü erkekler, topluluğun bütün dişilerini kendi karıları olarak görürken, büyümekte olan erkeklerin, yani oğullarının diğer dişiler üzerinde söz sahibi olmasına izin vermezlerdi.

    Peki bu durumda ne oldu?

    Dışlanan erkekler dışarıdan eş edinerek, yani bir başka erkeğin hükmü altındaki kadın ve kızları kaçırarak kendi topluluklarını kurdular. Bu konuda muhteşem masallar, söylenceler ve mitolojik temsiller vardır. En ünlüsü ise Roma’nın temelini atan Romalı erkeklerin, Sabinlerin kızlarını kaçırarak onlarla evlenmesi ve böylece topluluklarını büyütmesi olayıdır. Topluluklar büyüdükçe, toprağa bağlı üretim artıkça ve karşılıklı alış verişler hızlandıkça çok-karılı sistem gelişmeyi sekteye uğratmış ve bunun üzerine topluluktan dışlanan erkekler ve tabii ki kızlar birleşerek “babalarının egemenliğine” son vermiş ve tekeşliliği hayata geçirmişlerdir. Bu sayede kimin, kimin oğlu veya kimin, kimin kızı olduğu da bilinir hale gelmiştir. Bu gelişmeden en çok yararlananların kadın ve kızlar olduğu da açık değil mi?

    Henry L. Morgan, James G. Frazer, W. Wundt, B. Malinowski ve Sigmund Freud gibi birçok bilim insanı bu konu hakkında (sahada yapılan çalışmaların bulguları eşliğinde) muazzam eserler vermişlerdir. Marksist kuramcı Friedrich Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserini, Henry Morgan’ın “Eski Toplum” adlı eserinden geniş miktarda yararlanarak kaleme almıştır.

    İlkel Topluluklarda İnanç Kültürü

    Bugün bizim açımızdan olağan olan ve değiştirmeyi de hiçbir şekilde kabul etmeyeceğimiz birçok örf-adet ve alışkanlıklarımızın temelinde totem, tabu, büyü, çok-tanrılık, tek-tanrılık ve birbirinden farklı onlarca inanç sisteminin “metafizik” süreçleri yatmaktadır. Şunu en başından belirtelim, bugüne kadar herhangi bir inanç sistemine sahip olmayan herhangi bir kavim, topluluk vb. oluşumlara rastlanmamıştır. Bu konuda kapsamlı bir saha çalışmasına sahip olan ve kendi alanında bir otorite kabul edilen Malinowski de “ne kadar ilkel olurlarsa olsun, dinsiz ve büyüsüz halk yoktur” demektedir. “Ne kadar ilkel olursa olsun” derken de insanlığın uygarlaşma sürecine adım attığı andan itibaren bin bir türlü inanç sistemleri geliştirdiklerini vurgulamak istemektedir. Toplumların inanç sistemleri gelişmişlik düzeylerine göre daha da karmaşıklaşmaktadır. Her gelişmiş yeni inanç sistemi, aynı zamanda insanlığın uygarlaşma sürecindeki tarihsel sıçramalarına denk gelmektedir. En küçüğünden en büyüğüne kadar insan toplulukları, gelişme evrelerine göre yoğun bir soyutlamanın ifadesi olan inanç ve dini sistemler geliştirmişlerdir. Yine Malinowski, modern insanların inanç sistemleri konusunda anakronizmden kaynaklanan  ve bilimsel olmayan anlayışlarını eleştirirken şunları vurgulamaktadır: “Ama, bu yeteneklerin [din inancına sahip olmak] sık sık yadsınmasına karşın, bilimsel tutumu olmayan ya da bilimsel ilkeye sahip olmayan halk da yoktur. Güvenilir ve yetkili gözlemcilerle incelenen her ilkel toplulukta, birbirinden net olarak ayırt edilebilen iki alan bulunmuştur: manevi alan ve maddi alan; başka bir sözcükle, büyü ve din alanı ile bilim alanı.”(s.7/8) Sonrasında Malinowski, en ilkel toplumlarda bile bilimle büyünün, bilimle dinin iç içe olduğunu, her iki alanında kendine has etki alanlarının bulunduğunu ve insanların bu her iki alanı da gerektiği gibi üretim sürecinde, yaşamda, iyi ve kötü günde, sevinçli ve mutlu günlerde ve tabii ki başarılı olmak üzere muazzam bir şekilde kullandıklarının altını çizmektedir.

    Kısaca şunu belirteyim ki insan beyninin ve toplumsal yaşamın bir ürünü olan söz konusu metafizik süreçler, sanıldığı gibi korkunç baskıların sonucunda kabul edilmiş veya rıza gösterilmiş süreçler (olgular) değillerdi. Aksine bu süreçler, insan beyninin zihinsel işleyişinde (soyutlama) bir sıçrama, toplumsal yaşamında ise yeni ve daha üst düzeyde bir örgütlenme formasyonu demekti. Sol eğilimli birçok insan, bugünkü toplumsal kurum ve ilişkilerin birçoğunu lanetlerken bu kurumların ortaya çıktıkları tarihsel süreçlerin, toplumların hayatında devrimci atılımlar olduklarını kolayca inkar etmeye veya yok saymaya eğilimlidir. Bugün baskı ve sömürü ilişkilerinin dayandığı devlet, aile, din, özel mülkiyet ve çalışma hayatı gibi toplumsal yaşamın temel dayanakları olan kurum ve ilişkiler, kolaylıkla ilk baştan itibaren lanetlenebilmektedir veya bu kurum ve ilişkilerin hiçbir zaman devrimci roller oynamadıkları ileri sürülebilmektedir.

    Tarihte Zorun Rolü

    Kuşkusuz bu ilişkilerin her aşamasında “zor” ve şiddet önemli bir rol oynamıştır. Fakat şiddet olgusu, daha baştan itibaren, yani inanç sistemleri henüz gün yüzüne çıkmamışken bile, insanlar arası ilişkinin temel ve vazgeçilmez unsuru olmuştur. Dolayısıyla zor ve şiddetin nedeni inanç sistemleri değil, insan karakterinden veya doğa koşullarından kaynaklanan olgulardır. Nitekim zorun toplumsal işlevi veya insani-toplumsal ilişkilerdeki belirleyici özelliği, bugün de gizli-saklı bir şekilde ve en laik toplumlarda bile devam etmemekte midir? Eskiden en vahşi şekilde ortaya konan şiddet, bugün toplumsal ve ahlaki alışkanlıklar ve yasalarla bir bakıma “gönül rızasıyla” devam etmektedir. Görünen odur ki bu durum, toplumlar var oldukları sürece, yani hiyerarşik yapının bir ifadesi olan toplumsal örgütlenme devam ettiği sürece etkisini devam ettirecektir.

    Yeniden konumuza dönersek; toplumsal ilişkilerin gelişmişlik düzeyinin bir ifadesi olan inanç sistemleri, daha baştan itibaren (ilk insandan beri) pratik nedenlerle, yani doğayı dizginlemek (rüzgarı, fırtınayı, yağmuru, denizi ve sonra hayvanları ve bitkileri denetim altına almak), üretimi düzenleyerek güvence altına almak, çoğalarak türün devamını sağlamak ve yaşamı bayram, festival, hasat, bağbozumu, av mevsimi, cenaze töreni ve doğum günleriyle huzurlu kılmak için keşfedilmiş ve geliştirilmiştir. Çoğunlukla sanılıyor ki insanoğlu, din ve inanç sistemlerine bulaştıkça daha çok baskı ve sömürü altına alınmıştır. Bu bakış açısı yanlış ve eksiktir. İnsan beyninin ürünü olan bu sistemler, aynı zamanda pratik hayatın örgütlenmesinde (kurumlaşmak, yasaları hakim kılmak, bilimsel düşünmek, teknoloji geliştirmek) devrimci sıçramalardı. Bir yönüyle hayvanlar aleminden kopuşun da ifadesiydi. İnsan salt somut “bilimsel” verilerle düşünmez. Her düşünce ve zihinsel etkinlik önemli oranda henüz mevcut olmayan madde ötesi, aşkın, ütopik, metafizik veya “ilahi” alanlar içerir. Düşüncemizi hareketlendiren, ona hayvanlardan farklı olarak insani nitelik kazandıran da bu aşkınlık hali ve madde ötesi olan kısımdır. Bu sayede insan, henüz gerçekleşmemiş olanı tasavvur eder ve bunu yaparken de kendi gücü ve yetilerini örnek alacağı doğayla (her şeyin tanrı olduğunu tasavvur edersek) kıyaslar. Bu en ideal haliyle tanrı imgesidir. İlkel insan, doğal koşullarda karşılaştığı sorunları, doğanın güçlerini kendi yararına kullanarak aşacağını düşünmüş ve bunun en yalın ifadesi ve şekli olan sihri geliştirmiştir.

    Tanrı Baba mı?

    Tanrı fikri, insan ve toplum hayatında da aynı rolü oynamıştır. Balıkçılar, avcılar, çobanlar ve çiftçiler, üretimin verimli olması için sadece doğayı taklit eden törenler düzenlemekle kalmazlar aynı zamanda bu törenlerde şenlenir, neşelenir, şehvet kazanır ve mutlu da olurlar. Fakat sonbaharın ürkütücü kasırgası, kış mevsiminin dondurucu soğuğu insanları kasvetli bir ruh haline de sokar ki bu da insanlarda suçluluk duygusu, tövbe etme ihtiyacı ve yaşamına çeki düzen verme hissi uyandırır. Her şeyde olduğu gibi dini inançların da ikili karakteri ve etkisi insan ve toplum hayatında rahatlıkla görülebilir.

    Peki, insanlar tanrı fikrine nasıl vardılar? Ya da neden bir tanrıya inanma ihtiyacı hissettiler? Tanrı fikrinin ilk kez nasıl ortaya çıktığını kestirmek kolay değildir fakat halkların tanrı imgeleri gözden geçirildiğinde bununla bir “baba” figürünün kastedildiği çok açıktır. Her açıdan örnek alınan, hayranlık duyulan ama aynı zamanda saygıyla korkulan ideal bir figür…

    Tanrı, kusursuz ve her şeye gücü yeten; en yetkin ve mutlak varlık değil midir? Ona tapınmak aynı zamanda insanın kendisine çeki düzen vermesi, tanrısının mutlak varlığından kaynaklanan bilgiye güvenmesi ve onun gücüne erişmesi; onun yetkinliğine ve mutlak bilgisine ulaşılması ve bunun enerjiye dayanan pratikle ortaya konması… Bu imge, insanın en sonunda ne olmak istediğini simgeleyen ideal tip ve figür değil midir? Bugün bile herkes birilerini örnek alarak kendi hayatına yön vermez mi? Tanrıya secde eden insan, aslında bunu kusursuz olmak ve en nihayetinde tanrılaşmak istediği için yapmıyor mu? Günlük hayatta yetkinliğimizi bir başkasının yetkinliğiyle kıyaslamaz mıyız? Gelişmemizi düzenlemek ve daha iyisini yapabilmek için kendimize ideal bir öğretmen, baba veya şahsiyet seçmez miyiz?

    Modern felsefenin filozoflarından olan Descartes, Tanrı fikrinin önemini “Felsefenin Temel İlkeleri Üzerine” adlı kitabında şöyle vurgular: Ruhumun bakışlarını kendime yönelttiğimde, mükemmel olmadığımı ve benden daha yüce olan bir şeye bağımlı olduğumu ve sürekli daha yücesine ve daha iyisine doğru çabaladığımı görüyorum. Aynı zamanda bağımlı olduğum o yüce şeyin, beni daima daha mükemmel olana doğru yönlendirdiğini ve sadece bir olasılık olarak da değil, gerçekten, fakat sonsuzluğa kilitlenmiş hareketi de içerdiğini görüyorum ki bu Tanrıdır.”

    İsanlaşmanın Sırrı

    Kuşkusuz bu düşüncenin ortaya çıkışı birdenbire olmadı. Bu zaman içinde, aşama aşama ve kuşaktan kuşağa aktarılan düşünsel sıçrama halkalarıyla oluştu. Dolayısıyla insanlık, bu düşünsel zinciri ve düşünsel geleneği takip ederek hayvanlar aleminden koptu ve adım adım insanlaştı.

    Peki, insan sadece el-emek etkinliğiyle (somut üretim) mi insanlaştı? Tabii ki hayır. İnsan aynı zamanda ve özellikle de düşünsel, zihinsel gelişimiyle insanlaştı. Büyü, din, Tanrı fikri, ilk anlardan itibaren insanın evreni ve kendi varlığını algılamasının, toplumsallığını kavramasının zihindeki izdüşümüdür. Bilim, siyaset, sanat, kültür de buradan doğdu.

    Sanatın, felsefenin, siyasetin dinden ayrışmasının tarihi de bunu göstermiyor mu? Peki sanat, felsefe ve siyaset gibi üstyapı kurumlarının tarihçesi ne kadar olabilir? Bunların topu topuna birkaç bin yıllık bir geçmişi vardır. Demek ki on binlerce yıldır insanoğlu hayatını örgütlerken ve henüz felsefe, bilim, sanat ve siyaset yokken bunların ana kaynağı olan büyü, din ve Tanrı inancına başvurmaktaydı.

    Buradan da şuraya varabiliriz: Zihinsel çelişmeler, maddi çelişmelerden daha yoğun, daha çeşitli ve daha karmaşıktır. Kuşkusuz bu çelişmelerin maddi dünyadan kaynaklanan bir temeli vardır fakat zihinsel ve düşünsel etkinliklerin maddi dünyadan bağımsız ve kendine has bir özerkliği de vardır. Dolayısıyla insanların ezici çoğunluğu (içinde yaşadıkları toplum nasıl örgütlenmiş olursa olsun) önünde sonunda bu çelişmelerin sarmalına kapılmaktadır. Bu çelişmeleri herkes zihninde ayrı ayrı yaşar ve kuşaklar boyunca da sürdürür. Kanımca insan olmaktan kaynaklanan bu özelliğimiz, yani zihinsel yapımızın paradoksal işleyişi sonsuza kadar devam edecektir.

    Din ve inanç sistemleri toplumların hayatında sadece doktrin ve ahlak ilkesi olarak rol oynamadılar aynı zamanda entelektüel faaliyetin, felsefi ufkun, aklın, iradenin ve duygulara yön veren davranışların da temelini oluşturdular. Bu sistemler şahsi olduğu kadar toplumsaldılar. Şahsi açıdan bu sistemler, insana güç veren, insanın zihinsel faaliyetini kamçılayan bir rol oynarken toplumları birleştirip bütünleştiren, onların uygarlaşmasını sağlayan ideolojiler olmuşlardır. Belli bir ideoloji etrafında örgütlenmeyen herhangi bir toplum gösterilebilir mi? Her toplum, ileriye doğru hamle yaparken kendi ihtiyacına ve düzeyine uygun bir ideoloji benimser. Onun etrafında örgütlenir ve onun amaçları doğrultusunda biçimlenir. Bu açıdan ideolojiler devrimci roller üstlenirler. Fakat devrimci atılımların zihinsel malzemesi olan bu ideolojiler, toplumsal sınıflaşmayı da teşvik ettikleri için belli bir aşamadan sonra gerici roller de oynayabilirler.

    Peki tektanrılı dinler hangi koşullarda ortaya çıktılar ve bunlar hangi toplumsal aşamaların ifadesi oldular?

    Bu konu da bir başka yazının konusudur…

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    İlgili Makaleler

    2,148BeğenenlerBeğen
    4,784TakipçilerTakip Et
    43,449TakipçilerTakip Et
    320AboneAbone Ol

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Turkuaz TV Toronto Söyleşi

    Gazeteci Hüsna Sarı, Sadık Usta ile COVID döneminde nelerin değiştiğini, ve sonrasında Dünyayı nelerin beklediğini oldukça farklı bir noktadan ele alarak...

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Etkinliğinde Felsefe Gözünden Hayata Bakış Söyleşisi. Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Bölüm 1

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler