İslam Uygarlığının Yükseliş ve Çöküşünün Nedeni -1

İslam Uygarlığının Yükseliş ve Çöküşünün Nedeni -1

İslam Uygarlığının Yükseliş ve Çöküşünün Nedeni

Arap Kavimlerinin Birleşme Sancıları

Arabistan’ın girişimci tüccarları, daha 6. yüzyıldan itibaren Güney Yemen’le Hindistan arasındaki deniz ticaretine hükmediyorlardı.

Kervan ganimetlerinin neden olduğu kavgalar, pusular ve kan davaları… Arapların birleşmesini engelleyen etkenlerdi.

Mekke iki bin yıldır, siyaset, ticaret ve din açısından Hicaz bölgesinin merkezi sayılırdı. Mekke aristokratlarıysa, binlerce yıllık dini ve ticari imtiyazlarını yoğun bir baskı ve sömürü sistemiyle güvence altına almaya çabalıyordu…

Bölge içten içe kaynıyordu…

Bu dönemde kendisini peygamber ilan edenlerin haddi hesabı yoktu…

Bir bakıma Hz. Muhammed’in etkili ve başarılı olabileceği siyasi-toplumsal iklim de hazırlanmıştı…

Hz. Muhammed’in “Allahın birliği ve Müslümanların kardeşliği” çağrısı, verimli toprağa düşen bir tohum misali etkili olmuştu…

İslam bayrağı, Arapları başka kavimlerle buluşturacak ortak ideolojik bir zemin yaratmıştı…

Roma ve Bizans Uygarlığının Çürümesi

Bizans’ın ve Hıristiyanlığın baskıcı, diğer mezhepleri dışlayıcı tutumu, bölge kavimlerini yeni bir arayışa itmişti. Akıllı bir şekilde tek tanrılı dinlerin gelenek ve göreneklerini benimseyen İslam, bölgedeki bütün kölelerin, yoksulların, kimsesizlerin ve dışlananların sığındığı bir vaha olmuştu…

Öyle ki Hıristiyan mezhepler ((Yakubiler ve Nasturiler) bile Hz. Muhammed’e sığınmışlardı…

İşin en tuhaf tarafıysa kısa bir süre sonra Nasturi ve Yakubi alimler (o dönemde başka okur yazar da pek yoktu), Doğu’nun aydınlanmasına, bilimin bölge çapında yeniden canlanmasına katkıda bulunacaklardı.

Platon, Aristoteles, Galen ve diğer Antikçağ düşünürlerinin eserlerinin tercüme edilmesine, bunlara şerhler yazılmasına ve bir bakıma bilimsel-felsefi geleneğin Müslüman düşünürlere aktarılmasını da bunlar sağlayacaklardı.

Araplar Yeni Bir Uygarlıkla Buluşuyor

Araplar İslamın dinamizmiyle, kısa bir süre içinde Çin’den Atlantik Okyanusu’na kadar geniş bir bölgeyi inanılmaz bir kısa süre içinde fethederek birleştirmişlerdi. Kuşkusuz fetihlerin hızlı gerekleşmesinin en önemli nedenlerinden biri, bölge halklarının İslam dinini, Roma ve Bizans’ın zulmünden kurtuluşun bir aracı olarak görmeleridir.

Araplar, fetihler sayesinde eski Asur, Sümer, Babil, Grek, Roma, Hint ve Mezopotamya, Kuzey Afrika, Anadolu uygarlıklarının birikimine sahip olma fırsatını yakalamışlardı. Bölgenin bütün kavimleri, Hz. Muhammed’in İslam bayrağı altında birleşerek feodal bir imparatorluğun kuruluşuna katkıda bulunmuşlardı.

Bilimde Demokratikleşme Çabaları

Abbasi döneminde, ülkenin her yanında felsefi tartışmalar yapılıyordu. İmparatorluğun önemli kentlerinde halka açık devasa kitaplıklar ve akademiler kurulmuştu. Moğollar, 14. yüzyılda ülkeyi işgal ettiklerinde bir tek Bağdat’ta, yirminin üzerinde kütüphaneyle karşılaşmışlardı.

O günün kültürel-siyasi iklimini anlamak bakımından İspanya’dan Bağdat’a giden bir din adamının, orada yaşadıklarını aktaralım:

”İki kez toplantılara katıldım, ama üçüncüsüne gitmeye doğrusu korktum.

Niçin mi? Düşünün, ilk toplantıda koyu (ortodoks) Müslamanların ve ana ilkelerden farklı düşünen (heteredoks) Müslümanların yanısıra, ateşe tapanlar, dehriyeciler (maddeciler), tanrıtanımazlar, Yahudi ve Hıristiyanlar, kısacası, her çeşit dinsiz vardı…

Her mezhebin görüşlerini savunan bir konuşmacı vardı ve bunların üstadı kapıdan girdiğinde herkes saygıyla ayağa kalkıyor ve mezhebin başı yerine oturmadan kimse yerinden kımıldamıyordu. Salon neredeyse tıkabasa dolmuşken dinsizlerden biri söz aldı ve konuştu: ‘Bilimsel konularda tartışmak amacıyla toplanmış bulunuyoruz’… ‘Herkes önkoşulumuzu biliyor. Siz Müslümanlar, kendi din kitabınızdan alınmış ya da peygamberinizden kaynaklanan sözlere dayanarak, bize karşı kanıtlar getirmeye kalkışamazsınız, çünkü biz ne sözkonusu kitabınıza ne de peygamberinize inanıyoruz; buradaki herkes yalnızca insanın akıl ve mantığında temellendirilebilen nedenlere dayanabilir’ diye ekledi…

Bu sözler, genel bir alkışla karşılandı. Bu ve benzeri sözleri duyduktan sonra böyle toplantılara neden katılmak istemediğimi artık anlarsınız. Sonra beni başka bir toplantıya gitmeye ikna ettiler; dayanamadım gittim, gene aynı skandalla karşılaştım.”

Bağdat’ta Mutezile Devrimi

Kökü Mazdaizm’e kadar giden, Mutezile mezhebine mensup akılcı çevreler, yalnız el-Me’mun’un döneminde değil, sonraki dönemde de etkin olmuşlardı.

Prof. Hitti’ye göre el-Me’mun, “yabancı bir köle kadından doğma, safkan Arap olan kardeşiyle mücadele ederek, halifeliği kazanmış, muhafazakar bir çağda, akılcı düşünce tarihinin en önemli hareketinin teşvikçisi, Batının klasik mirasını halkıyla paylaşan, halkını geleneksel bir safhadan, yüce bir kültür düzeyine ulaştıran ve başkentini dünyanın entellektüel merkezi yapan bir hükümdardı”.

Akıl, birey, insan iradesi ve ölüm düşüncesi ekseninde oluşan bu felsefenin kökeni, İskenderiyeli filozof Plotin’e kadar gitmekteydi. Bu düşünce, bir yandan bireyin sınırsız ahlaksal sorumluluğunu vurguluyor, yani özden yoksun dinsel ritüellerin yüzeyselliğini eleştiriyor, diğer yandan da “evrenin bilimsel akılla keşfedilebileceğini” öne sürüyordu. Bu çerçevede Mutezile, “evrenin sonsuz” ve “Kuran’ın da yaratıldığını ve mutlak olmadığını” ileri sürüyordu. Mutezileye göre “özgür olamayan insan etkinliği, haramdır”.  “Tanrının yüceliği, doğanın her alanında keşfedilmelidir bu nedenle de bilimsel etkinlikten korkulmamalıdır”.

Ayrıca bu cüretkar düşüncenin sınırı, “büyük adamın küçük günahı” şeklinde başlayan başka bir ahlaksal tartışmayla, “Hz. Muhammed’in de günahkar olabileceği” savına kadar da götürülmüştü.

“Doğa yasaları, akıl yoluyla keşfedildiklerine göre, bu durumda akılla vahiy arasında bir çatışma sözkonusu olamazdı”. Böylece kutsal metinler bu ve buna benzer argüman ve mecazi yorumlarla tartışmaya açık hale gelmişlerdi…

Astronomi, matematik, tıp, coğrafya, farmakoloji, metalurji, optik, mekanik gibi bir dizi alanda yapılan bilimsel buluşların; siyaset, felsefe ve kültürel alandaki gelişmenin başarılabilmesi için söz konusu özgür tartışma ortamının yarattığı iklim zorunluydu. Fakat… Sadece bundan da kaynaklanmıyordu. Bunun üretime, askeri yeniliklere, kent kurma kültürüne, kervanların konaklayacağı kervansarayların inşasına, yolların açılmasına ve güvenliğine, posta ve haberleşme idaresine, ideolojik (dini) ve psikolojik üstünlüklere dayanan güçlü nedenleri de bulunmaktadır. Ancak bunları kısa bir makale çerçevesinde uzun uzadıya yazmamız mümkün değildir…

“Bağımsızlaşmak” anlamına gelen Mutezile akımı, 10. ve 11. yüzyılda çok sayıda bilim adamını ve filozofu etkisi altına almıştı. Hatta er-Ravendi, ibn Hayyan ve er-Razi gibi Kuran ve peygamberlik kurumunu sorgulayanlar bile olmuştu.

Daha ılımlı olmakla birlikte onları Ebul’l-Huzeyl, İbrahim Nazzam, Hayyat, Ebu’l Ma’ari, Fahreddin Razi, Seyid Şerif Cürcani, Sadüddin Taftazani, Farabi, İbn Sina ve Nasirüddin Tusi takip etmişti. Basra merkezli bir aydınlanma hareketi olan İhvan-ü Safa Kardeşliğinin hümanizmi; Endülüs’te İbn Bacce, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’ün öğretileri de bununla bağlantılıdır.  Sonra bu akım Sicilya, Kudüs ve İspanya üzerinden Batı yı da etkisi altına alacaktır.

Batı’da 13. ve 14. yüzyıllarda yaşamış ve Rönesans aydını üzerinde etkili olmuş R. Bacon, Th. Aquin gibi ünlü bilim adamlarını en çok düşünceye sevk eden de bu akım olmuştu…

Peki Sonra Ne Oldu?

Yıkımın ideolojik-siyasi nedenleri…

Felsefede tıkanma ve ardından gelen çöküş…

Bu sorun da bir başka yazının konusudur…

Yazının devamı için lütfen şu yazıya geçin https://sadikusta.com.tr/2019/01/23/islam-uygarliginin-cokusunden-gazali-mi-sorumlu/

 

5 Replies to “İslam Uygarlığının Yükseliş ve Çöküşünün Nedeni -1”

  1. Keşke daha uzun olsa da okusak, ilk aklıma gelen bu. İkincisi ise astronomiden, farmakolojik kadar geniş alanda yapılan tartışmalar, siyasal sistem ve onun kurucusunun aslında kim ve ne olduğu ile ilgili yapılıyor muydu? Bu kadar özgür düşünce varsa Muhammed’in de peygamberliği ve özellikle son peygamber olması , “neden son” diye tartışılmış olmalı.

    1. Muhammed’in “son peygamber olduğu” tartışması hem yaşadığı hem de ölümünden sonra çok yapılmıştı. Muhammed’in ölümünden önce (hatta bunlardan biri ünlü bir kadındı) birçok insan kendisinin yeni peygamber olduğunu iddia etmişti ki bunlar öldürülerek tasfiye edilmişti. Ölümünden sonra ortaya çıkanların tasfiyesi daha kolay olmuştu, çünkü İslam devleti güçlenmiş ve neredeyse bütün Arabistan’a hükmetmekteydi. Fakat esas ilginç olanı şu: başta er-Ravendi olmak üzere birçok akılcı filozof ki er-Razi de bunların önde gelenidir, “birçok çelişki içeren Kuran’ın Allah kelamı olamayacağını mucizeler gerçekleştirildiği iddia edilen Muhammedinse halkı kendine bağlamak için yalan söylediğini, onun sadece bir siyasi önder olduğunu söylemişlerdir. Her ikisi de kutsal kitabın ve peygamberlik kurumunun gereksiz olduğunu, Tanrının insanları eşit yarattığını ve bu nedenle de bir insanı diğerlerinden daha üstün niteliklerle donatamayacağını söylemiştir. Bu konuda 3, 4 makale yazdım. Bir kısmını burada bir kısmını Odatv’de bir kısmını ise Bilim ve Gelecek’te yayımladım. Bütün bunları değerlendirdiğim ve daha kapsamlı sunuşlar ve çeviriler ise henüz bitmedi. Bunları Dünyayı Değiştiren Düşünürlerin 5. cildinde bu yılın ortalarında yayımlamayı umuyorum.

  2. Hz. Muhammed çağının en büyük devrimcisi benim görüşüme göre. Tek tanrılı dine geçişi Yahudiler ve Hristiyanlar yüzyıllar aldı. Bunu kısa bir sürede çözümledi. Dediğiniz gibi kapitalizm esir aldığı Arap yarımadasını paylaşıma dayalı hayat sistemini biriktirmeye ve tekelciliğe yöneltmişti. Ahlâkî çöküş zirvedeydi. Bunu da ölümüne kadar büyük oranda çözümledi. Ne zaman ki devreye siyasal İslam girdi o zaman çöküş başladı.

  3. Üstat bence de yazı kısa olmuş. Araplar bilimi ele geçirdikleri yerlerden devşirdi, kendileri bilim yaratmadı diye eleştiriler okudum. O konuda fikriniz var mı? Son Peygamber meselesi hakkında coğrafya ve güç paylaşım bittiği için yeni bir güce izin verilemezdi diye düşünüyorum.Hırsız diye insanların elini kolunu kesen bir toplumda ahlak ve adil paylaşımın olmadığı açık. Siyaset vazgeçilmeyen çözüm üretim araçlarından birisi. Doğru yapılan siyaset neden toplumu bozsun; ARAP TOPLUMU HER ZAMAN BOZUKMUŞ DEMEK Kİ.

    1. Bilim konusunda yanılgı var. Bu konuyu ara ara yazıyorum. Fakat Dünyayı Değiştiren Düşünürler serisinin 5.cildinde bunlar olacak. Bugün dünkü yazının devamı olan yeni bir yazı paylaştım. Sitenin duyulabilmesi için katkınızı bekliyorum. sağolun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir