Odatv: Kütüphanelerde Yıllarca Tutulacak Kitabın Yazarı Sadık Usta Anlattı

Odatv: Kütüphanelerde Yıllarca Tutulacak Kitabın Yazarı Sadık Usta Anlattı

Kütüphanelerde yıllarca tutulacak kitabın yazarı Sadık Usta anlattı “Felsefenin bitmesi demek insan beyninin bitmesi demektir”

Dünyayı Değiştiren Düşünürler serisine imza atan yazar Sadık Usta, Gamze Kulak’ın sorularını yanıtladı.

Sadık Usta 4 kitaplık “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” serisinde felsefe ve uygarlık tarihine ışık tuttu. Kafka Yayınevi’nden çıkan bu seride Sadık Usta, “tarihte ne yapılmış, ne yapmışlar da dünyayı değiştirmişler” sorusuna cevap aradı.

Gamze Kulak, bu çalışma üzerine yazar Sadık Usta ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Kulak, Usta ile geçmişteki çalışmaları ve Dünyayı Değiştiren Düşünürler kitabı hakkında konuştu.

İşte o söyleşi:

-Daha önceki kitap çalışmalarınız, çevirileriniz ve yazılarınız ütopya kavramı üzerine. Ütopya üzerine çalışmayı neden tercih ettiniz?
 
Ütopya, hayatımın rotasını değiştirmiş bir fenomendir. Almanya’da, 1984 yılında Avrupa’nın önemli kentlerini kapsayan bir tren yolculuğu için evden ayrılırken, arkadaşım ve komşum sevgili Gerhard, elime küçük bir kitapçık tutuşturmuştu. O kitapçığı okuduktan sonra, kelimenin gerçek anlamında hayatımın rotası değişti.
O gün bugün, üstümde güçlü bir etki bırakan o kitapçığı tekrar tekrar sevgiyle okurum. Kitapçığın yazarı, Eric Frank Russel’dır. Yıllar sonra o kitap, Ve Sonra Hiç Kalmadı adıyla Türkçeye de çevrilmişti.
Beni otuz beş yıl önce ütopya yazınıyla tanıştıran bu kitapçık, bir bakıma bana ütopyalar diyarının kapısını aralamıştı. O günden bu yana, hiç ama hiç ara vermeden ütopya deryasında gezinip dururum. Neden? Çünkü ütopyalar diyarı, insanlığın en ilginç ve fantastik düşün alanıdır. Hiç bitmeyen, uçsuz bucaksız bir keşif alanıdır… Ütopyalar diyarı insanı bugünün sıkıcı hayatından alıp götürür, insana iyimserlik ve umut aşılar. Ütopya bir umman gibidir; insanoğlunun bitmeyen özlemlerinin coğrafyasıdır…
Bu kitapçıkla birlikte önce dünyanın en çok okunan kitaplarından biri olan Thomas More’un Ütopya’sına inceledim. Ardından da dünyanın çeşitli ülkelerinde yazılmış diğer onlarca ütopyayı. Kendimi bir ütopya korsanı, ütopya avcısı olarak görüyorum. Nerede bir ütopya varsa onu hemen bulup okumak isterim. Şu sıralar yeniden Doğu ütopyalarına sardım. Fakat 20 küsur yıldır Türk ütopyalarının izini de sürer dururum.
 
-Dünyayı Değiştiren Düşünürler dizisi için şimdiye kadar olan çalışmalarınızın toplamı diyebilir miyiz?
 
Aslında değil, çünkü diğer kitaplarım esas olarak ütopyalarla, kapitalizm eleştirisiyle belki kısmen felsefeyle ilgilidir. Dünyayı Değiştiren Düşünürler serisi ise şöyle tarif edilebilir: hem felsefe tarihidir bu hem düşünce hem de uygarlık tarihi… Üç misyon iç içe geçmiştir bu çalışmalarda. Bu kitaplar hem felsefe tarihini bilmek hem önemli ve köşe taşı olan filozofların eserlerinden parçalar okumak hem de bilimin çeşitli alanlarında etkin olan ve çalışmalarıyla dünyayı değiştirmiş bilim adamlarının hayatlarını, yaşadıkları çağları; onları yaratan koşulları ve bu düşünürlerin insanlık tarihindeki etkilerini ele almaktadır. Bu açıdan yaklaşınca da bu kitaplar bir uygarlık tarihi olarak okunabilirler, çünkü birbirine bağlantılı olarak yazılmışlardır.
 
-Dünyayı Değiştiren Düşünürler dizisi şu an 4 cilt olarak yayımlandı ve son olarak 5’inci cildinin de hazırlıklarının sürdüğünü biliyoruz. Bu seriyi hazırlarken dönemlere ayırmak veya düşünürleri “dünyayı değiştiren” olarak tanımlarken nasıl bir yol izlediniz?
 
Aslında bu kitapların tasarımı başta farklıydı, böyle değildi. Biraz süreç içinde bu niteliği kazandılar. Bu kitaplarda sadece filozofların ve düşünürlerin eserlerinden parçalar olacaktı ve herhangi bir yorum ve sunuş bulunmayacaktı. Hatta bu konuda elimde bir kılavuz kitap da vardı. Fakat daha ilk kitabın hazırlık aşamasında bu yöntemin yanlış olacağını anlamıştım. Filozof ve düşünürlerin metinleri önemliydi, ancak bu metinlerin hangi tarihsel koşulların ürünü ve hangi amaçla yazıldıklarını bilmeden, söz konusu filozof ve bilim insanlarının hayatlarına ve onları yaratan toplumsal koşullara bakmadan; onların yazı ve eylemlerinin sonraki yüzyıllarda nasıl bir etkide bulunduğunu belirtmeden okura katıksız ekmek sunmak gibi olacaktı. Bu nedenle birinci ciltten itibaren kitaplarda temel bir değişikliğe gittim.
Bu çalışmalarda yer alan düşünürlerin yaşadıkları çağlara, onların hayatlarına, yaptıkları çalışmaların özelliklerine ilişkin kapsamlı sunuşlar hazırladım. Tabii bütün bunlar yıllarımı alan bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkmıştır ki bunu da burada belirtmeden geçmeyeyim. Bazı bölümler bir felsefe ansiklopedisi gibi de okunabilir. Örneğin “Demokritos atomlar konusunda ne demişti” diye bir soru sorarak birinci cilde el atabilirsiniz ya da “Rönesans ve Aydınlanma nasıl ortaya çıkmıştı” gibi bir soruyla ikinci ve üçüncü cilde bakabilirsiniz. Aynı şey dördüncü cilt için de geçerlidir. Siyasal iktisadın temel metinlerinden seçkiler, “Adam Smith ne demiş? Gerçekten o, dizginsiz kapitalizmi mi savunmuş” Bunların yanıtlarını bulabilirsiniz. Alman felsefesi, Kant (Aydınlanma), Hegel (Diyalektik), Feuerbach (Din eleştirisi) ve sonra Marx ve Marksizmin temel metinlerinden seçkiler, yorumlar ve açıklamalar…
 
“AYDINLANMANIN EN BÜYÜK ETEKİSİ AMERİKAN VE FRANSIZ DEVRİMLERİNDE ORTAYA ÇIKMIŞTI”
 
Dönemlere gelince; elimde kaba bir kılavuz eser vardı, fakat o kılavuzu da terk etmek zorunda kaldım. Çünkü hem düşünürlerin hem de bölgelerin ve tarihlerin yeniden belirlenmesi gerekmişti. Kaba taslak olarak kitaplar üç kıtayı kapsıyor; Asya, Avrupa ve Amerika. Dönem, milattan önce 2 binli yıllardan başlıyor ve 19’uncu yüzyılın sonlarında Marx’ı da kapsayarak bitiyor. Birinci cilt Hint ve Çin’den başlayarak Rönesans’ın sonuna kadar geliyor. Sonra ikinci cilt Rönesans’ın sonundan Aydınlanma çağına kadar devam ediyor, yani 17’inci yüzyılın sonlarına kadar. Üçüncü cilt, Aydınlanmayı, özellikle de Fransız radikal Aydınlanmasını merkeze alıyor ve sonra konuyu Amerikan ve Fransız devrimlerine kadar genişliyor. Neden devrimler? Çünkü Aydınlanmanın en büyük etkisi Amerikan ve Fransız Devrimlerinde ortaya çıkmıştı. Dördüncü cilt, siyasal iktisat, yani ekonomi politik. Fransızlardan başlayarak İngiliz ekonomi politiği işleniyor. Sonra Alman idealist felsefesi, yani Kant, Hegel ve Feuerbach. Sonra Rus halkçılığı ki onlar buna Narodnizm diyorlar ve ardından da Marksizmin ilkelerini oluşturan Marx ve Engels geliyor. Şimdi arada bir boşluk var: o da İslam felsefesi ve düşünürleri. Bunu araya sıkıştırmayı, yani konuyu birkaç düşünürle geçiştirmeyi doğru bulmadım ve bu nedenle de İslam felsefesi ve düşünürlerini kapsamlı bir ciltte toplamayı ve incelemeyi gerekli gördüm. Şimdi onun hazırlıklarını sürdürüyorum. Sanırım en özgün çalışma bu olacak ve bazı tartışmalara zemin sunacak.
 
-Kitaplarınızın ilk cildinde ayrıntılı olarak işlemişsiniz ama ben yine de sormak istiyorum. Hint ve Çin felsefeleri ile Yunan ve Roma felsefeleri arasında temel ayrım noktalarını kısaca açıklayabilir misiniz? Coğrafi, kültürel ve sosyoekonomik farkların felsefe üzerinde ne gibi etkileri mevcuttur?
 
Hint ve Çin felsefesi ile Yunan ve Roma felsefesi arasında önemli bir ayrım var. Ancak önce bir konuya açıklık getireyim. Dışardan bakanlar veya konuya vakıf olmayanlar, Çin ve Hindistan gibi iki büyük coğrafyanın, kendi içinde bütünlüklü feodal imparatorluklar olduğu sanıyor. Bu doğru değil, ki sunuşlarımda buna dikkat çektim. Hem Çin’de hem Hindistan’da birbiriyle savaşan onlarca devlet var. Felsefe bu devletlerin birbiriyle rekabeti sürecinde ortaya çıkmış. Toplumlar ve devletler arası çatışma olmadan gelişme de olmuyor tarihte. Felsefenin ortaya çıkabilmesi için devletlerin varlığı yeterli değildir; kentlerin inşası, alabildiğine yoğun bir ticaret ve birbiriyle savaşan devletlerin varlığı zorunludur.
Bu ortam çok önemli, çünkü felsefe, ancak toplumsal çatışmanın yoğun olduğu, fikri tartışma ve düşünsel sorgulamanın kesintisiz devam ettiği ve büyük toplumsal krizlerin kapıda beklediği dönemlerde ortaya çıkmış veya büyük sıçramalar kaydetmiştir. Bu açıdan Çin, Hindistan ve Yunan diyarı birbirine benzer. Fakat Yunan felsefesinin önemli bir avantajı var. O da şudur: Yunan felsefesi çok gelişmiş meta üretiminin, yoğun ticaretin ve birbiriyle kıyasıya çatışan büyük eski uygarlıkların kültürel havzasında ortaya çıkmıştır. Daha doğrusu bu birikimin ürünü olmuştur. Akdeniz ticareti başlı başına bir fenomendir. Bu aynı zamanda yoğun fikri alışverişi demektir. Onlarca kültür bir harmanda buluşmaktadır. Bilim, teknoloji, düşünce, edebiyat, sanat, savaş kuramı ve aklımıza gelen bir dizi maddi ve düşünsel alan, felsefenin yeşermesi için verimli bir zemin yaratmıştır. Bu ortamı kısmen Çin ve Hindistan’da özlüyoruz. Oradaki bilimsel, kültürel, teknolojik, düşünsel alışveriş daha sınırlı. Bu açıdan bunların Yunan’dan bir farkı var. Yunan düşüncesi, sanki daha dizginsiz ve daha yaratıcı. Bunun felsefe üzerindeki izdüşümü de bu açıdan belirgindir. Yunan felsefesinin üslubu ve soruları insana, sanki günümüzün sorunları ele alınıyormuş gibi tanıdık gelir. Çin ve Hint felsefesi ise daha ağır akışkan, daha katı ve daha donuk ilkelere sahiptir. Tabii bir parantez açıp şunu da belirteyim: Hint ve Çin felsefesinin metinleri bize Yunan felsefesinin metinleri gibi kolayca ulaşmamıştır. Bunun birçok tarihsel nedeni vardır ki bunları kısmen birinci cildin başındaki uzun sunuşlarda ifade ettim.
 
-Serinin ikinci cildinde ise Rönesans’tan Aydınlanmaya: Yeni Bir Çağın Doğuşu başlığını görüyoruz. Tarihte Aydınlanma olarak tanımladığımız kırılma nasıl meydana geldi? Aydınlanma felsefesinin ilk çağda bahsettiğiniz felsefelerden ne gibi farkları vardı ve nasıl doğdu?
 
Kanımca Aydınlanma felsefesinin ortaya çıktığı dönem, insanlık tarihinde eşsiz bir dönemdir. İnsanlığın en özgür ve en yaratıcı olduğu dönem bu yüzyıllardır. Bunu kısmen Hümanizm ve Rönesans’ın özgürlükçü iklimine de borçluyuz. “Peki insanlık buraya nasıl geldi?” diye sormak gerekiyor aslında.
 
“BUNLAR KIŞKIRTICI VE ANLAMLI SORULARDIR”
 
Kısaca belirtmek gerekirse; Katolik Kilisesi, Avrupa’da yıkılan Roma İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde şekillenen devletlerin resmi dini olarak ortaya çıkmıştı. Henüz devletler adam akıllı inşa olmadan kilise örgütlenmişti bile. Devletlerin kuruluşu, bir bakıma kilisenin yardımıyla olmuştur da diyebiliriz. Çünkü bürokrasi, bilim, eğitim, ticaret ve sanat namına ne varsa hepsi kilisenin denetimindeydi. İnsan evlenirken kilisede evlenilirdi, doğunca kilisede kayda geçerdi ölünce de kilisedeki kütükten düşerdi.
Manastırlar rahiplerin inzivaya çekildikleri hücreler değildi ve buralarda sadece din eğitimi alınmazdı; aynı zamanda burada ciddi bilim de yapılırdı. Yazmak ve düşünmek ruhban sınıfının işiydi. Bu durumu bir Ortaçağ uzmanı olan Umberto Eco’nun Gülün Adı romanında çok iyi görürüz. Kilisenin dogmaları vardı ve bunlar aynı zamanda o günün devletlerinin de dogmalarıydı. Dogmalar hayatla çatıştıkları için hükümlerini hiçbir zaman uzun süre sürdüremezler. Kilisenin askeri, ticari ve düşünsel diktatörlüğüne önce çeşitli halklar isyan etmiş ki bunlar aynı zamanda büyük köylü ayaklanmalarıdır sonra da düşünür ve aydınlar bayrak açmışlardır.
Rönesans döneminin en önemli şahsiyetleri Luther, Erasmus, Thomas More; sonra Leonardo da Vinci, Galieo, Giordano Bruno vb. Bu isimlere bakınca bunların üç alanda faaliyet gösterdikleri görülür: din, felsefe-siyaset ve bilim. Dünyanın yuvarlak oluşu, evrenin merkezinin dünya olmadığının keşfi, kilisenin bütün dayanaklarını yerle bir etmişti. Üstüne Bruno, Thomas More ve Erasmus’un hem siyaset ve felsefe hem de teoloji alanındaki eleştirileri, kiliseyi adam akıllı güçsüz düşürmüştü. Eğer Dünya, evrenin merkezi değilse o zaman insan da Tanrının özel bir yaratımı olamazdı. Başka dünyalar da olabilirdi. Ve belki de biz çevremizde gördüğümüz diğer canlılar gibi doğanın bir eseriydik… Bunlar kışkırtıcı ve anlamlı sorulardır. Aklı devreye sokmayı öneren sorular…
Sonraki dönemde Katolik kilisesi bölünerek Hıristiyanların en az yarısını oluşturan Protestan kilisesi çıkmıştır. Bundan böyle Avrupa’da monarşiler güç ve otoritelerini Papa’dan değil, bizzat Tanrıdan alacaklardı. Bunu temellendirmek için de Hıristiyanlık öğretilerini kullanacaklardı. Kilise yıkılmamak için monarşilere dayanacak ve imtiyazlar koparacak monarşiler de güçlerini manevi yönden meşru kılmak için kilise ve Tanrıya dayanacaktı. Ekonomik büyüme, sömürgeler, kentleşme, bilimsel gelişmeler, yeni bir sınıf olan burjuvazinin ortaya çıkması, ekonomik ağırlığın kırsal alandan kentlere kayması doğal olarak köylülerin özgürleşmesini zorunlu kılıyordu. Neden? Bunun birkaç nedeni var. Bir ülke düşünün onlarca, hatta yüzlerce beyliklerden oluşuyor ve bir bölgede üretilen ürün, diğer bir bölgenin pazarına taşınırken on kez gümrük vergisiyle karşılaşıyor.
Yani iç pazarı bölen bir sistem var. İkincisi, sürekli birbiriyle savaşan beylikler yüzünden insan hayatı ve emeği heder oluyor. Yine bir yerdeki bilimsel gelişme bir başka yerde kullanılamıyor, bir yerde yapılan eğitim bir başka yerde kabul görmüyor; ağırlık ve ölçü birimleri birbirinden farklı, ortak bir norm yok; medeni yasa farklı, siyasi koşullar farklı. Farklı paralar, farklı gümrük tarifeleri, farklı ticari kurallar vs… Üstüne bir de köylüler toprağa, yani toprak ağalarına bağımlı, yani istedikleri zaman yer değiştiremiyorlar. Ekip biçtiğiniz topraklar, meralar, ormanlar, su kanalları ya size ait değil ya da zorla elinizden alınabiliyor. Nasıl olsa birçok köy ve kasabada sözü geçen tek bir adam var ve hem kolluk kuvvetlerinin patronu hem de din adamını o yiyip içiriyor.
 
“EVREN NİYE OLUŞTU”
 
Köylüler kaçabiliyor ama kaçak yaşamayı göze almalıdır. Dilenirken yakalanırsanız hapsi boyluyorsunuz. Üçüncü kez yakalanırsanız idamlıksınız. Savaşlardan dolayı monarşiler muazzam bir borç altına giriyor ve borçlu oldukları insanlar da ticareti ve üretimi ellerinde tutan burjuvalar. Ama onların siyasi hakları yok, çünkü her şeyi kral ve aristokratlar tayin ediyor. Haliyle ilk itirazlar başlıyor. “Niye buradayız? Biz doğada niye varız? Evren niye oluştu? Varlık nedir, düşüncenin kaynağı nedir” sorusuyla başlayan arayış ve felsefi tartışma din eleştirisine ve oradan da siyasi eleştiriye ve iktidarın sorgulanmasına kadar uzanıyor. Avrupalı aydınlar, Rönesans döneminden beri okuyup hatmettikleri Yunan felsefi ve siyasi metinleri üzerinden yönetim, devlet, demokrasi, siyaset, özgürlük, ekonomi, iktidarın kaynağının ne olduğu vb. tartışmayı yeniden canlandırıyor (Rönesans).
Önce İngiltere’de sonra Amerika ve Fransa’da bunlar köklü kopuşlara neden oluyor. Burjuvalar, emekçiler, “madem biz üretiyoruz o zaman biz yönetelim ve biz neyin nasıl olacağına karar verelim” diyorlar. Neticede devrimler oluyor ve düşünce daha da özgürleşiyor. Ardından Kant’ın “Sapere aude!”, yani düşünmeye cesaret et şiarı geliyor. Kendi aklını kullanmak, aklın süzgecinden geçmeyen hiçbir şeyi kabul etmemek ilke olarak benimsenince, ne kiliseye ne Tanrıya ne de monarşilere yer kalıyor. Bu nedenle de Fransız Devrimi’nin şiarları “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik”tir.
 
– Rus Aydınlanmasının Bolşevik Devrimi’ne giden yolda Avrupa’daki aydınlanma felsefesinden ve düşünürlerden etkilendiğini ve geliştiğini biliyoruz. Avrupa’ya birçok Rus aydının sürgün edilmesiyle birlikte kurulan etkileşimlerin Rusya üzerindeki etkileri nelerdir? Bunu kısaca anlatabilir misiniz
 
Ruslar ilginç bir millettir. 18. ve 19. yüzyılda büyük bir Aydınlanma ve uyanış var. Bunun en önemli nedeni bizim Deli Petro dediğimiz Büyük Petro ve II. Katerina’dır. Her ikisi de ülkelerini modernleştirmek için Avrupa’dan bilim ve fikir adamı “ithal” ediyor. Biraz bizim Osmanlı’nın 19. yüzyıl ortalarında yaptığına benziyor ama biz bu konuda çok güdük kalmışız. Büyük Petro ülkesini modernleştirmek için Avrupa ülkelerini gizlice dolaşıyor. Öğreniyor ve neyi nasıl yapması gerektiğini planlıyor. Ona ünlük Alman filozofu ve bilim adamı Leibniz de yardımcı oluyor. Birkaç kez görüşüyorlar.
 
“TONLARCA ALTIN TEKLİF EDİYOR”
 
Sonra II. Katerina Aydınlanmacıların en iyilerini ülkesine bilim akademileri, kütüphaneler, sanat ve kültür müzeleri kurmak için davet ediyor. Tonlarca altın teklif ediyor onlara. Bunların başında Voltaire, Diderot ve d’Alembert gelir. II. Katerina onların yaratıcılıklarından, birikimlerinden ve ilişkilerinden yararlanıyor. Büyük kütüphaneler, üniversiteler, üretim tesisleri bu dönemde kuruluyor. Rusya bu dönemde coğrafi açıdan da gelişme kaydediyor. Her yere saldırıyor ve toprak kazanıyor. Bütün bunlar olurken köylülerin konumunda tabii ki herhangi bir değişiklik olmuyor aksine kölelik koşullarına karşı ayaklanan köylüler katlediliyor.
Bir doğa yasasıdır bu: Aydınlanmanın etkisiyle modernleşen ülkenin aydınları da aydınlanmacı olur. Nitekim Rusya’nın aydınlanmacıları çıkıyor. Bunların başında Puşkin, Belinski, Çernişevski ve Herzen gelir. Almanların yanı sıra Fransız felsefesinin etkisi de Rusya’da çok güçlüdür. Birçok aydın siyasi baskılar nedeniyle mülteci duruma düşer. Bu nedenle dünyanın her yerinde büyük Rus göçmen kitlesi birikir. Bu aynı zamanda düşünsel açıdan yenilik ve gelişme demektir.
Avrupa’da Fransız Aydınlanması etkinken, Rus aydınlarının da Aydınlanmacı olduğunu görüyoruz; sonra Kant ve Hegel revaçtayken önemli Rus düşünürlerin Hegelci ve sonra Feuerbachçı olduklarını görüyoruz. Marksizm yükselirken de Rus aydınları arasında Marksizm yükselmektedir. 20’inci yüzyılın başına geldiğimizde de Rusya’da dünyada etkin olan bütün felsefi ve siyasi akımları görmek mümkündür. Ancak Rus aydınları da bütün dünyaya halkçılık akımını taşımışlardır. Halkçılık kuşkusuz her halkın düşünsel geleneğinde vardır, fakat Ruslar bu konuda çok belirgin bir etki bırakmışlardır. 4’üncü ciltte bunların iki değerli temsilcisine, Belinski ve Herzen’e kapsamlı yer verdik.
 
-Antik Yunan kültürü, edebiyatı ve felsefesinde Anadolu coğrafyasındaki gelişim de ortadadır. Birçok düşünür veya edebiyatçının Anadolu topraklarında yaşadığını biliyoruz. Bu konu üzerinde yıllarca çalışmalar, çeviriler, incelemeler yapan Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat gibi “Mavi Yolculuk” akımı temsilcileri bu metinleri Yunan-Türk diye bir millete değil, bütün bir coğrafyaya mal edilmesi gerektiğini ve bunun tarihin her döneminde bir ortak payda olduğunu söylüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Kültürel ortak miras kavramını nasıl tanımlarsınız?
 
Bence Halikarnas Balıkçısı’nın, S. Eyüboğlu ve Arza Erhat’ın tavrı doğru. Anadolu hem coğrafya ve üretim hem de öyle kültürel açıdan o kadar verimli bir toprak ki binlerce yıldır yüzlerce kavme ev sahipliği yapmış. Bu toprakların neresini eşerseniz eşin altından tarihsel arkeolojik kalıntılar çıkar. Henüz milletlerin olmadığı, dillerin bile doğru dürüst kimlik kazanmadığı bir tarihte, örneğin 10 bin sene önce ki Troya onun yanında dünkü çocuk kalır, Göbeklitepe’de muazzam bir kültürel yapı, tapınak inşa ediliyor. Bu birkaç sene önce ortaya çıkarıldı. Bundan önce de Çatalhöyük gibi köy yerleşim yerleri ortaya çıkarılmıştı. Şimdi bu kültürler kime ait? Bunlar benimsenmeden, bu konuda ulus-üstü bir bakış açısı edinmeden bunları nasıl sahipleneceksiniz. Ya zorlamayla bunları Türk ilan edeceksiniz ki sizden başka kimse bu görüşü ciddiye almaz ya da bunlar “gavur kalıntısı” deyip üstünü kapatacaksınız ki bu da barbarlık olur. Atatürk bunun üzerine çok düşünmüş ve bütün bu mirası kucaklama tavrı geliştirmişti. Onun için Sümerbank, Etibank gibi kurumlar inşa ettirmişti.
 
“BUNDAN SEVİNÇ DUYMALIYIZ”
 
Dolayısıyla Ege bölgesindeki tarihsel miras, ne Yunan ne de Türk kültürüdür ancak Anadolulu bir kültürdür. Kim yaşıyor burada? Biz! Kim yaşıyor Milet’te, Milas’ta, Bodrum’da, Efesus’ta? Biz. Kayseri’de veya Ankara’da, Urfa’da ya da Antakya’da? Yine biz. Bakın bu saydığım kentlerin hepsinin geçmişi dört bin yıl öncesine kadar gider. Bunları kucaklamadan ve bunların kültürel mirasını benimsemeden bu toprakların sahibi olmanız mümkün değil. Bu nedenle Heraklit, Tales, Demokrit, Hippodamos, Homer aynı zamanda bizim mirasımızdır. Yunanlı arkadaş “bunlar bizim mirasımızdır” derse desin. Bundan sevinç duymalıyız. Ama bizim bu büyük adamların kültürel mirasını, felsefesini, bilimini, düşüncelerini kanımızda dolaşan kültürel mirası olarak kabul etmemiz lazım.
Tabii bunun gereklerini yerine getirmek koşuluyla. Keşke bu bölge belediyelerinin, eski felsefe akademilerini, tartışma forumlarını, derslerini, konferanslar, tiyatro gösterileri, okuma günleri şeklinde sürekli canlı tutsalar. Birkaç insanın kendi başına yürüttüğü çabalar var kuşkusuz fakat bunlar devede kulak sayılır. Bunlar devlet politikası ve belediyecilik anlayışıyla canlandırılabilir veya halkta böyle bir bilinç oluşturularak benimsetilebilir.
 
-Günümüzde ülkemizde ve dünyada yaşayan “dünyayı değiştiren düşünür” olarak tanımlayabileceğimiz kimse var mıdır? Felsefe tarihi sona mı ermiştir?
 
“Günümüzde ‘dünyayı değiştiren düşünür’ var mı” sorusu güzel bir soru. Doğrusu şu anda bununla ilgili herhangi bir saptamada bulunmak zor. Şundan zor: Dünyayı değiştiren düşünürlerin, dünyayı değiştirdiklerini önce görmemiz lazım. Bunun için henüz erken. 20’inci yüzyılın felsefe tarihi yazılabilir ki bu yapılmaktadır, fakat bunların hangisinin dünyayı değiştirdiğini söylemek için henüz erken. Bu bilim alanı için de söz konusu. Ancak illa birkaç isim verelim derseniz, hemen aklıma gelenleri şöyle sıralayabilirim: Einstein ve Marie Curie… Büyük devlet adamları var: Gandi, Lenin, Atatürk, Mao gibi. Bu dört adam dünya nüfusunun yüzde 80’inini bir yerden alıp bir yere taşımışlardır.
 
“FELSEFE HİÇBİR ZAMAN SONA ERMEZ”
 
Felsefenin sona erip ermediği sorusuna gelince… Felsefe hiçbir zaman sona ermez. “Felsefe artık yolun sonuna geldi” diyen kendi sonunu ilan etmiş olur, çünkü felsefenin bitmesi demek düşüncenin bitmesi, sorunların bitmesi, insanın kafa yoracağı meselelerin bitmesi veya insan beyninin bitmesi demektir. Felsefe, insanlığın çözülebilecek veya çözülemeyecek temel sorunlarına yanıt arar. İnsanlığın geldiği aşama, henüz bir bebeğin emekleme evresine denk gelir. Felsefenin bitip bitmediği sorusunun gündeme gelmesi de aslında bir soruna işarettir. O da felsefenin tıkanıklık yaşadığına işarettir. Tarihte bazen tıkanıklıklar baş gösterebilir, kitaplarda buna örnek dönemlerden bahsettim ancak felsefenin o uzun yürüyüşü kesintiye uğrayamaz.
Felsefe ve düşüncenin serüveni bir ırmak gibidir bazen sulak ve karlı bir yerden geçer ve gürül gürül akar, bazen de kuraklık baş gösterir, suyu çekilir, fakat yerin altında akmaya devam eder. Normal bir göz onu göremez. Tam bittiğini sandığınız anda o bir yerden gürül gürül fışkırır ve bütün insanlığı aydınlatıcı suyuyla besler.
 
-Son olarak, güncel yazılarınızda sosyal medya ve teknolojinin yanlış kullanımının olumsuz etkilerinden bahsediyorsunuz. Bunun fikir üretimine felsefeye etkileri nasıl?
 
İnsanlık çok önemli bir dönüm noktasında bulunuyor. Sanayi Devrimi’nin bir çocuk gibi kalacağı bilimsel buluşlar dönemine girdi insanlık. Genetik, iletişim teknolojisi, yapay zekâ… Klasik metallere ihtiyacın olmayacağı bir çağa giriyoruz. Neredeyse her şey karbon bazlı olacak. Bunlar önümüzdeki dönemin en önemli alanlarıdır fakat büyük riskler de beklemektedir insanlığı. Bir asır sonra geriye bakıldığında bugünkü hayatımız o insanlara, bizim bugün Ortaçağ olarak nitelendirdiğimiz dönem gibi gelecek. Bu hızlı gelişmenin yararı var ancak büyük bir zararının olacağını da düşünüyorum.
 
“İNSANLAR ÇILDIRMIŞ VAZİYETTE”
 
Şu anda birçok insanın, bilim insanının, siyasetçinin ayağının yerden kesildiğini görüyorum. Teknolojiye övgü muazzam, insanlığın temel sorunlarını çözüleceği bir yüzyıla girdiğimiz müjdeleniyor. Bunlar boş hevesler ve kuruntulardır. İnsanlar çıldırmış vaziyette, sürekli yeni aletlerle haşır neşir olmak istiyor ve neredeyse bununla orgazm oluyor. İnsanlığın içinde bulunduğu durumu, 1920’li yıllardaki insanın ruh haline benzetiyorum. Çılgınca eğlenmek ve sadece ânı yaşamak istiyor. Bu ruh hali büyük bir felaketin habercisidir. Teknoloji kendi insanını kendi kültürünü yaratıyor. Bir teknolojiyi bir başka kültür için kullanamazsınız. Akıllı telefonları sadece mantıklı ve yararlı haberleşmek için kullanamazsınız, o size sosyal medyada ölümüne aktif olmanızı dayatıyor.
Birkaç insan buna direnebilir ancak milyonlar zombi gibi kimseyi dinlemeden onun peşinden koşuşturuyor… Bu konuda ne yazık ki karamsarım. İnsanlığın her zaman bir çıkış yolu bulacağına inanmakla birlikte, içinde bulunduğumuz bu üretim hızının, sahip olma hızının ve tüketim hızının bütün insani ve kültürel değerlerimizi kökten değiştireceğini düşünüyorum. Bir başka insan tipi geliyor. Her şey yapaylaşma yolunda ilerliyor. Bu zenginle yoksulun, elitlerle yığınların arasındaki açıyı daha fazla açacak. Bir avuç zengin mutsuz ama gerçek bir hayat yaşıyorken yığınlar mutsuz ama sanal alemdeymiş gibi tadı tuzu olmayan bir hayat yaşayacak. Anne, baba, kız, evlat ve sevgili ilişkisi yapaylaşacak ve belki ortadan kalkacak. Dolayısıyla insan ilişkisi, sevgi, aşk da sadece sözlüklerde olacak ve her şey, o anki ihtiyaca yanıt verip vermediğiyle ölçülecek. Normlar ve etik değerler çok değişecek.
Sosyal medya ise tam bir baş belasıdır ve ne yazık ki bundan kaçış da yoktur çünkü başka bir hayatımız yok artık. Onsuz bir yanımız eksik gibi, çünkü hayatımızın büyük bir kısmı artık orada depolu ve orada aktif.
Söyleşi: Gamze Kulak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir