Ş. Süreyya Aydemir’den Bilgelik Dersleri… Toprak Uyanırsa 2

Ş. Süreyya Aydemir’den Bilgelik Dersleri… Toprak Uyanırsa 2

Şevket Süreyya Aydemir’den Bilgelik Dersleri… 2

 
Ethem Nejat hakkındaki yazımızda (https://sadikusta.com.tr/2019/01/28/turkculer-en-buyuk-vatanseverlerden-olan-ethem-nejati-neden-bilmiyor/) Çiftlik Müdürü adlı kitapçığından bahsederken “Bu öykünün neredeyse birebir Şevket Süreyya Aydemir’in Toprak Uyanırsa adlı romanında kullanıldığını görürüz…” demiştik.
Şevket Süreyya’nın Toprak Uyanırsa adlı kitabını bundan tam 24 yıl önce okumuştuk. Kitap, bilincimizde derin bir iz bıraktığı için de hemen bir yazı kaleme almış ve Teori dergisinin Mayıs 1995 tarihli sayısında yayımlamıştık. Noktalama işaretleri dışında hiçbir değişiklik yapmadan bu yazıyı (https://sadikusta.com.tr/2019/01/29/yeni-insan-nasil-yaratilir-toprak-uyanirsa-1/)yeniden yayımlamayı gerekli görmüştük.
Ama kitap yakamızı bir türlü bırakmadı ve onu yeniden okumamız gerekti… 
Her ne kadar Şevket Süreyya Aydemir, eserinin bir ütopya olmadığını belirtse de, Toprak Uyanırsa romanı-ütopyası bize Türk ütopyacılığı hakkındaki düşüncelerimizi açıklama fırsatı vermiş oldu.
 
Ütopyaların Düşünsel Kaynakları
Ülkemizde ütopyalar üzerine yapılan tartışmalar önemli bir önyargıyla yapılmaktadır. Birçok insan ütopist olmakla ütopya metinleri kaleme alma veya ütopik metinlerin düşünsel kaynakları üzerine incelemede bulunma arasındaki farkı görememekte ya da her ikisini özdeşleştirmektir. Halbuki bunlar birbirinden farklı şeylerdir.
Bir yazın türü olarak ütopya ya da ütopik düşünce tarzı, düşünsel dünyamızın olmazsa olmazlarındandır. İnsanoğlunun, hayvanlar aleminden ütopyaları sayesinde kurtulduğunu söylersek hiç de yanlış olmaz…
Ütopya, sadece henüz maddi zemini ortaya çıkmamış geleceği öngörmek-tasarlamak değildir, o aynı zamanda geleceği bugünden yaratmaktır da. Geleceği bugünden tasarlamak ve yaratmaksa insani enerji üretmek demektir ki bu da sadece insana mahsus bir özelliktir. Bu nedenle insan, yani “siyasal hayvan”, toplumsal geleceğini ayağı yere basmayan düşler üzerinden değil, mevcut düzeni eleştiren ve mevcudun antitezi olan (hem var hem de yok) ütopyaları üzerinden tasarlar ve yaratır.
Ütopyacı özelliğimizin hem insan olmaktan (antropolojik) hem de toplumsal-siyasal varlık olmaktan kaynaklanan iki önemli kökeni vardır. Nitekim ütopya tasarlama özelliğini ortadan kaldırdığınız anda insanı makineleştirmiş olursunuz. Her siyasal programın ve hedefin içinde ütopik bir yan (gelecekteki hedefiniz) bulunur ki yaratma enerjimizi de buna borçluyuz.
Ütopyacı olmaksa felsefi-siyasal bir konumlanmadır; gerçeklerden ziyade, maddenin zorunluluklarından azade, toplumsal tasarıların gerçekleşmesini ummaktır; bunun üzerinden insanlığın kurtuluşunu düşünmektir…
Türkiye’de ütopya ve ütopya yazını ne yazık ki “siyaset makineleri” tarafından küçümsenir. Onlar için önemli olan, gündeme ilişkin katı “program” ve siyasetlerdir… Bunlar insanoğlunun en büyük enerji kaynağının, bugün mevcut olmasa bile, gelecekte istenilen, dolayısıyla henüz belirsiz ve şekilsiz olan tasarılar olduğundan bihaberdirler…
Devrimci enerjimizin gürül gürül akmasını sağlayan, toplumsal yaşantımızı yeniden düzenleyen, renklendiren, çeşitlendiren; ruhumuzu coşturan, hayal dünyamızı kanatlandıran ve dolayısıyla insanı, olmayanın peşine düşüren işte bu devrimci heyecandır…
Günümüzün mevcut katı gerçekliğini herkes bilir, ama toplumların hayatın akışkanlığı içinde nereye doğru yol aldığını ve akması gerektiğini bilmek ve onu işaret etmek herkesin harcı değildir. Ancak bunu başarabilenler kitleleri birleştirebilir ve harekete geçirebilirler…
Sümer’in Urukagina’sı, Sparta’nın Likurgos’u, Bergama’nın Aristonikos’u, Arabistan’ın Hz. Muhammed’i, İngiltere’nin Robert Owen’ı, Rusya’nın Lenin’i, Türkiye’nin Atatürk’ü, Hindistan’ın Gandi’si, Çin’in Mao’su onlardan sadece bazılarıdır…
Türk ütopya geleneğinin kökleri Dede Korkut Hikâyeleri’ne, Binbir Gece Masalları’na kadar gider. Tarihi, kadim Anadolu uygarlıklarının tarihi kadar eskidir. Modern ütopyalar ise Ziya Paşa’larla, Namık Kemal’lerle başlar ve İsmail Gaspıralı’ya, Tevfik Fikret’e, Ethem Nejat’a, Müfide Tek’e, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Şevket Süreyya’lara kadar uzanır.
Geçmişi 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanan ütopyalarımız, Cumhuriyet devrimleriyle önemli bir aşama kat etmiştir. Ancak ütopya bir yere çakılıp kalamaz, hayat devam ettikçe ütopya geleneği de devam edecektir; çünkü ancak ütopyası olanlar yeni bir toplum kurabilirler.
 
20 Yıl Sonra Yeniden Toprak Uyanırsa…
Toprak Uyanırsa romanını 24 yıl sonra yeniden okumak bizim için bir başka mutluluk kaynağı oldu…
Fakat şunu söylemeliyiz ki 440 sayfayı bulan bu kitap hakkında yalnız bir metin kaleme almak insanı doyurmuyor. Bu kitap hakkında birbirini takip eden 20 inceleme yazılabilir, yazılmalıdır da…
Kitabın en önemli özelliği, bugüne, yani içinde bulunduğumuz sorunlara güçlü bir ışık tutmasıdır.
Ayrıca, bu kitaptan muazzam bir film de çıkar, keşke yetkin birileri konuya el atabilse…
Şevket Süreyya’nın en önemli özelliği, onun kendisinden önceki Türk ütopyalarıyla, Anadolu tarihiyle, Türk halkının kültürel birikimiyle, Avrupa Aydınlanma’sının ürünü olan materyalist felsefeyle, çağdaş eğitim-öğretimle ve tabii ki bilinen ütopik metinlerle haşır neşir olmasıdır.
Bunu kitabın her sayfasında hisseder ve görürsünüz…
Toprak Uyanırsa, insanoğlunun yarattığı ilk ütopyadan başlayarak ve her bir metinde soluklanarak okuru 1950’li yılların Türkiye’sine kadar getirir…
Bazı kitaplar vardır, okur ve unutursunuz; bazılarını ise asla unutamazsınız… Çünkü onlar sizi derinden etkiler, dehşet bir haz alırsınız ama tamamını keşfedemezsiniz, çünkü birikiminiz buna yetmez. Ama o kitap aklınızdan da çıkmaz. İleriki yıllarda okuduğunuz her kitap, size o kitabı yeniden ve yeniden hatırlatır ve “Okuduğum bu şey onda da var mıydı” diye kendi kendinize sorarsınız.
 
Bir Bilgenin İzinde…
Siz okumayı sürdürdükçe o kitap yakanızı bırakmaz; çünkü o unutulmaz kitap, okuduğunuz her kitaptan azami ölçüde yararlanmanızın altyapısını oluşturmuştur. Ayrıca size ne kadar az bildiğinizi ve ne kadar çok ıvır zıvır okuyarak zaman öldürdüğünüzü, boş yere oyalandığınızı da hatırlatmıştır.
İşte, Toprak Uyanırsa böyle bir kitaptır…
Yeniden elinize alıp okumaya başladığınızda çok büyük bir keyif alırsınız. Her cümlesinin, kelimesinin ve harfinin usta-bilge bir yazarın zihninden-kaleminden damıtıldığını hissedersiniz. Toprak Uyanırsa, fikir ve esin vermenin yanı sıra; içeriği, kullanılan dil ve kavramlar açısından da gürül gürüldür.
Yıllardır ütopik metinlerle haşır neşir olmama rağmen, kitabı 1995’te ilk okuduğumuzda Şevket Süreyya’nın Müfide Ferit Tek’in unutulmaz ütopyası Aydemir’in roman kahramanından esinlenerek Aydemir soyadını aldığını bilmiyordum. Aynı şekilde Toprak Uyanırsa romanın, Ethem Nejat’ın Çiftlik Müdürü ve Mesut Köy’ünden esinlendiğini de bilmiyordum. Şevket Süreyya’nın komünist bir geçmişe sahip olduğunu biliyordum, ancak onun Bakü’deki Doğu Halkları Kurultayı’na katıldığını ve orada Ethem Nejat’la tanışmış olduğunu bilmiyordum.
Kitaba 1963’te kısa bir sunuş yazan Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Şevket Süreyya’nın ortak siyasi bir geçmişe sahip olduklarını; 30’lu yılların Türkiye’sinin önemli bir felsefi-siyasi-entelektüel akımı olan ve bize “keşke sonu getirilmeseydi de bugüne güçlü bir etkide bulunsaydı” dedirten Kadro hareketinin teorisyenlerinden olduklarını biliyordum, ancak Toprak Uyanırsa romanının bir bakıma Yaban romanının, eğer Hegel’den aldığımız bir kavramla ifade etmek gerekirse “yadsıyarak aşma” olduğunu da bilmiyordum.
Karaosmanoğlu’nun bundan 53 yıl önce yazdığı o kısa sunuş bile insana kapsamlı bir makale yazdırabilir. Kitabı okumak sadece kültürel ve edebi bir tat vermekle kalmıyor, aynı zamanda okuru felsefe dünyasının dehlizlerinde dolaştırıyor. Bu açıdan da çok öğretici…
Romanın örgüsüne yedirilmiş felsefe, günlük siyasi kaygılar, kültürel izler; hem kitabın bir solukta okunmasını sağlıyor hem de okurun aralarda molalar vererek atıfta bulunulan tarihsel, kültürel ve felsefi kavramlara başvurmasının yolunu açıyor.
Yazar baştan itibaren çeşitli örnekler üzerinden öncü-kitle, aydın-halk, tekil-genel, parça/kısım ve bütünün diyalektiği üzerinden toplumların, doğa ile insanoğlunun nasıl uyumlu hale getirilebileceğini tartıştırıyor ve okuru düşünmeye sevk ediyor.
 
Tıkanan İnsanlık, Uyanan Anadolu…
Kitabın yazarı yalnızca genel felsefi kavramlarla içli dışlı değil, aynı zamanda sosyalist kuramı ve özellikle tarihsel materyalist felsefeyi de çok iyi biliyor.
Kitabın temel mesajı Üçgözler adlı su kaynağı üzerinden verilmektedir…
Bataklığın ortasında bulunan, üstü örtülmüş, önü molozlarla kapanmış berrak bir suyun ısrarla akmaya devam etmesi…
Aslında bataklık Anadolu’dur, Türk halkıdır…
Su kaynağı ise, halkta üstü kapatılmış, köreltilmiş ve hatta onun düşmanı haline getirilmiş tarihsel bilinç, birikim, gelenek, yetenek ve enerjidir…
Keltepe’nin doğası ve bataklığa saplanmış Keltepeliler… İşte bu Anadolu’nun ta kendisidir…
Yılların Keklikpınarı, olmuş sivrisinek yuvası; başını zar zor kaldıran bodur bitkiler, izleri silinmiş patikalar, başları önlerine düşmüş kadınlar, avurtları çökmüş köylüler, kaburgaları görünen sığırlar, suları çekilmiş ırmaklar, toprağı akan yamaçlar, uçsuz bucaksız kıraç tepeler, suyu kurumuş pınar ve dereler…
Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen yaşayan ve can suyunu tüketmeyen Üçgözler var…
O bir umuttur, sönmeyen közdür, cevherdir. İşte o ütopyadır…
 
Dönüştürenin Dönüşmesi İlkesi…
Marx’ın ünlü Feuerbach Üzerine Tezler’i vardır. Birçok insan bu tezleri ele alırken en çok “11. Tez” üzerinde durur. Hani şu “Sadece dünyayı farklı yorumlamak değil, önemli olan değiştirmek” diyen tez…
Toprak Uyanırsa’yı bir kez daha okuyunca Şevket Süreyya’ya hayranlığım ve saygım bir kat daha arttı. Çünkü o, eserinin tamamında 11. Tez’i değil, 3. Tez’i öne çıkartmaktadır, yani “Dünyayı değiştirenin kendisinin de değiştiği” tezini…
Feuerbach Üzerine Tezler’in 3.sünün ipine sarılan, halkla buluşmaktadır. 11. Tez, bireyin etkinliğini ve bilincini öne çıkarır. 3. Tez ise sıradan kitleleri, uyuşturulmuş ve kendisine yabancılaştırılmış halkın değiştiriciliğini ve sadece bu sayede değişebilirliğini esas alır. 3. Tez halkın yaratıcı ve dönüştürücü enerjisinin esas alınmasını öğütler…
Doğanın araçları ve yöntemleri, insanoğlunun araç ve yöntemlerinden farklıdır, hatta esasta zıtlıklar da içerir. Bunlar hem birbirlerinden vazgeçemeyecek kadar iç içedirler hem de var olabilmek için, birbirlerini yok eder ve birbirlerine dönüşürler. İnsanoğlu doğayı dönüştürerek, yani onda kendi yöntemlerine göre araçlar yaratarak hem onu dönüştürür hem de kendisini dönüştürerek insanlaştırır. İnsanoğlunun zorlu ve zorunlu; ama keyifli ve ütopik mücadelesi budur; eğer durulursa, dumura uğrarsa öznenin kendisi açısından bir eziyete ve yılgınlığa, yani doğanın üstün gelmesine yol açabilir.
Keltepe’de durum budur. Kullanılmayan, işlevselleştirilmeyen, işlenmeyen, yeniden kazanılmayan ve bilinçte varlık haline getirilmeyen doğa, gürleşir ama insanoğluna da yabancılaşır, ona düşman olur ve umudunu tüketir. Doğanın küçüldüğü bir evrende ise insan devleşir. Yapılamayacakların ve halledilemeyeceklerin bir anda önümüze serildiği bir dönem açılır. İşte bu eserde Keltepe’nin (Ekmeksizköy) öğretmeni halkla birlikte doğanın yasalarını dize getirir. Daha doğrusu o yasalara uymayı öğrenir.
Kitap bu dönüşümün ve galibiyetin destanıdır.
Toprak Uyanırsa, iki ana bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölüm bir ağıttır; çaresizliğin, unutulmuşluğun, ölümün ağıtıdır…
Bir bakıma insanoğlunun tarih öncesidir…
İkinci bölüm ise bir destandır. Yaratımın, toprağın uyanışının destanı… İnsanlığın uygarlık çağı…
Bu andan itibaren yazarın kullandığı kavram ve isimlerde bile bir canlanış görülür…
 
Keşfetmenin Diyalektiği…
Sizin de başınıza mutlaka gelmiştir. Bir şey keşfedersiniz ve o keşfettiğiniz şey sizi, keşfettiğinizi düşündüğünüz eski bir şeyi yeniden keşfe yönlendirir…
Hareketli kurgunun akışı içinde ayrıntılarını kaçırdığınız heyecan dolu bir filmde olduğu gibi…
İşte benim başıma da böyle bir şey geldi…
Beni Ethem Nejat’a yönlendiren bir bakıma Toprak Uyanırsa adlı roman oldu; Ethem Nejat’ı keşfettikçe de Şevket Süreyya’ya yeniden yönelmem gerektiğini de anlamış oldum. İnsanın esas kaynağa dönmek zorunda kalması gibi, ben de Ethem Nejat’ta keşfettiğimi kavrayabilmek için yeniden Toprak Uyanırsa’yı ele almanın gerekliliğini gördüm.
Nitekim Ethem Nejat’la ilgili araştırma yaparken, Toprak Uyanırsa’nın ruhumdaki etkileri sürekli depreşip durdu ve kitabı yeniden okumam gerektiğini hatırlattı. İtiraf etmeliyim ki Şevket Süreyya’nın Ethem Nejat’tan bu derece etkilendiğini ben de kitabı ikinci kez okuduğumda anladım.
Eğitim felsefesi, öğretmenlik mesleği, öğretme ve öğrenme yöntemleri, eğitim-iktisat, halk-aydın, halk-din, eğitim-din, halk-devlet ilişkisi vs…. Kitaptaki önerilerin neredeyse tamamı Ethem Nejat’tan alınmadır. Şevket Süreyya Aydemir’in kitabının, kendisine Ethem Nejat’ı örnek alan İsmail Hakkı Tonguç’a ithaf edildiğini de bu arada belirtelim.
Bu kitabı yalnız felsefeye, nitelikli edebiyata, tarihe meraklı olanlar değil, en çok da siyasetle haşır neşir olanlar; örgütlenmek, siyasi mücadeleyi topluma yaymak, halkı bir davaya ikna etmek ve bir amaç uğrunda seferber etmek, kitleleri ayağa kaldırmak isteyenler okumalıdır.
Yazarın İnkılap ve Kadro adlı çalışmasındaki bütün birikimi (devrim, kadro, örgütlenme), Toprak Uyanırsa adlı kitabının ruhuna sinmiş…
Keşke bu kitabı mahalleleri, köyleri, kasabaları, kentleri yönetenler de okusa…
İktidardakiler de okusa diyeceğiz ama… Ne yazık ki bu arzumuz, bugün açısından ümitsiz bir temenniden öteye gidemiyor…
Ya bir de hakikaten Toprak Uyanırsa… İşte seyreyle o zaman dünyanın cümbüşünü…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir