• Kitaplarım
  • Söyleşiler
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Siz Zeytinleri Yok Etmeyi Planlarken Bakın Cumhuriyet Kadroları Hangi Ütopyanın Peşindeydi…

    1930’ların ortası…

    Anadolu…

    Doğuda bir gümrük kapısı…

    “Uzakça Doğuda yıllarca bulunduktan, gezdikten, çalıştıktan, epeyce de para kazandıktan sonra yurdumuza dönüyorum…

    Geçmiş yüzyıllarda ellerimizin, oymaklarımızın yürüyüp geçtikleri bu yollarda izlerini göre göre, ellerinin değdiği, üzerlerine gözlerinin ışığı döküldüğü taşları, toprakları, çinileri, tuğlaları seve okşaya görüp geçtikten sonra, şimdi yerleştiğimiz güzel, eşsiz ülkemizin dağlarını uzaktan görünce, doğduğum yerler için içimde uyuyan sevginin uyandığını, tanıdıklarıma kavuşmak isteğinin çırpınmaya başladığını duydum…

    Yalnız bu seferinde, bu komşu ülkenin topraklarına öte yandan girer ve bu sınırdan çıkarken gümrükçüler, polisler hiç güçlük çıkarmadılar…

    İşlerim bu kadar çabuk bitince, artık bütün günümü ve gecemi burada geçirmek yersiz olurdu…

    Otomobilin üzengesine oturup yurdumuza doğru yola çıktım…

    Sınırı geçtiğimizi anladım…

    Biraz sonra gözümün önünde geniş bir ova açıldı. Yeşilli sarılı bir ova. Ağaçlıklar, gök kavşağına doğru uzanıyor. Bundan önceki geçişimde bu ova, sıcak bir yaz gününün gözleri kamaştıran güneşinin altında uzanan çıplak, boş bir ova idi…

    Çok geçmeden yol, bizi bir sırtın arkasına saklanmış bağlar bahçeler içine soktu. Bu yolun eski gidişini değiştirmiş olsalar gerek, yahut uykusuzlukla ben yolu şaşırdım; eski yol üstünde böyle bağlar, güzel bağ evleri yoktu, diye düşündüm. İki yanımızda tarlalar, bağlar arasında pencere kapakları, sac damları kırmızı aşı boyasına, duvarları fildişi akına boyanmış, birer katlı evler görüyordum…

    Yol bizi, kapıları ardına kadar açık bir güzel bağ evine kadar götürdü. Yolun götürümüne bakarsan bu bağ evine girmek gerek. Sağda solda başka yol yok. Durdum. Otodan inince, kapının, sol yanındaki duvar üstüne asılmış, ufak bir karatahta gözüme çarptı. Bu tahtada açık yazı ile “Gümrük-Polis” yazılı idi.

    Biraz sonra da kapının iç yanına girerken solda… Türk bayrağını gördüm…İçimde tapmak isteği duydum. Nasıl da alıcı bir güzelliği var!..

    Yeşil bir çuha üstünde “Gümrük-Polis” yazılı idi; ama ortada gümrükçü de yok polis de!..


    Yaşlı [bir] adam, bakışımdan polis ve gümrükçü aradığımı anladı, sundurmaya açılan kalın billur camlı kapıyı gösterdi…”

    Okuduğumuz bu cümleler, Cumhuriyet döneminin seçkin kadrolarından Memduh Şevket Esendal’a ait. Daha doğrusu, “Ülkeye Dönüş” adlı öyküsünün giriş kısmı…

    Devam edelim…

    “Camlı kapıyı itip girdim. Genişçe, loşça bir aralık… Sanki gelecek gümrükçüyü, yahut polisi bekledim.

    [Masa başında çalışan bir] kız, elindeki dolmakalemin tersi ile masanın karşı kıyısındaki zilin düğmesine bastı.

    Sonra başını çevirdi… Yüzünü yakından gördüm, biraz da şaşırır gibi oldum. Güzel bir kız!

    Ben onu karşımda görünce, içimde bir sevinç duydum. Hemen söyleşip şakalaşacak gibi oldu. Pek az sonra da bu sevinç sönüverdi… Kız karşıma gelince, ben onun bir daktilo, yahut bir katip olmadığını sezdim. O, beni sırıtır görünce “Bu da ne biçim adam!” der gibi süzdü. Bu süzüşü görünce, içimdeki sevinç, üflenmiş mum gibi söndü, yerinde bir kara is kaldı.

    Bana döndü.
”Yolcu musunuz?” diye sordu. “Yolcuyum:

    Pasaportunuzu verir misiniz?“…

    Kız bunları söyledi, sonra da;
”Yabancı paranız var mı?” diye sordu.
”Yabancı para mı? Sonra çıkarabilmek için mi?” “Evet. Kaç paranız var ve ne parası?” “Karışıktır, saymalıyım!

    Peki, sayınız:

    Kız, uzaklaştı. Ben paraları saymak için sıra üstüne oturdum. [Şoförüm] Govalı orada duruyor. Bizim kızla ne görüştüğümüzü anlamadı ise de, benim dalgınlığımın ve dağınıklığımın farkında. Kızın bana yüz vermediğini de görüyor. Ona;

    Sen git” dedim. Çıktı, gitti. Ben paraları saymaya oturdum.

    Belimde kemer. Kemerde altınlar var. Çıktığımız yerlerden altın kaçırıyorum. Kendi kendime bunları o kadar zararlı görmüyorum da başkaları duyarsa diye korkuyorum. Hele otomobili ararlar da sakladığım ipeklileri, kürkleri bulurlarsa, doğrusu utancımdan ölürüm. İçimden istiyorum ki bu kız, hiç olmazsa benim zengin olduğumu bilsin, ama bunun için belimden kemeri sökecek değilim ya!

    Bunlar o kadar özenerek, o kadar gizli saklanmış idi ki, otomobili söküp parçalamadıkça, bulunamazdı…

    Bunları sakladığım gün, tanıdıklarımdan kaçak eşya götüreceğimi bilen birkaç kişiyi çağırmış, “İşte sakladım. Bulun bakalım!” demiştim de bulamamışlardı. Bugün ise, eğer saklı oldukları yerden çıkarmak utancı olmasa, gümrüğünü vermek değil, hepsini atıp kaçacağım. O günkü ben ile bugünkü ben arasında ne derin bir ayrılık var. Bugün bambaşka bir adamım. O gün kendimi kurnaz ve becerikli buluyordum, şimdi ise bir zavallıyım.

    Bu kız… Hangi şeytanın aklına geldi buraya bir kız koymak! Bilseydim buraya böyle mi gelirdim!.. Ben o eski gümrükçüleri, eski polisleri düşünerek gelmiştim. Nerede o eski gümrükçüler, o eski polisler!..

    Arabamı ve eşyamı aramayacaklarmış. Otomobilimi de eski buldukları için gümrük almazlarmış. Neyi değerli buldumsa burada değersiz buldular. Bir otomobilim olmasını çok isterdim; bir otomobil ile yurda dönmeyi yıllarca istemiş idim, burada ona da hiç aldırmadılar. Otomobile baktım, burada ben de beğenmedim!

    Niçin böyle düşünmüşler? Bir bağ içinde bir gümrük! Köylülerden gümrükçüler! Sonra tek başına bir kız! Arama yapmadılar. Bu doğru mu? İstediğini kaçır! Özenip, çalışıp, çabalayıp sakladığım ve kaçırdığım şeyleri hatırladıkça, içim sıkılıyor. Bunları çıkarsam da bir dereye atsam, diyeceğim geliyor. Tarlalar, bahçeler, evler arasından geçiyoruz. Ben görmeyeli yalnız bu gümrük değil, her şey değişmiş…”

    Ve böyle devam eder hikaye…

    Nereden geldi böyle aklımıza bir hikayeden bölümler aktarmak?

    Türkiye’nin doğası can çekişiyor da ondan…

    ÜTOPYALAR YEŞERİRKEN

    Cumhuriyet döneminin bakanları, yöneticileri ve kadroları insan-doğa ilişkisine, bilimsel/kültürel gelişime önem veren insanlardı. Onlar, tarım ve hayvancılığı gelişmiş, doğası bozulmamış, yemyeşil bir ülke kurma hayalininpeşindeydi… Kısacası yeni bir Türkiye ütopyasının peşindeydiler…

    Bu insanlardan biri de ilginç bir şahsiyet olan Memduh Şevket Esendal… Sadece yazar değil aynı zamanda çizer de… Küçük yaşlarda İttihat ve Terakki’nin önemli kadrolarından biri olmuş. Parti müfettişliği yapmış. Partinin sol kanadından… İstanbul’un işgalinden sonra o da kısa bir İtalya döneminin ardından Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısı üzerine Anadolu’ya geçmiş…

    Sonra Mustafa Kemal Paşa onu, “Sizinkilerle en iyi sen anlaşırsın” diyerek ilk andan itibaren Sovyet Rusya’yla yapılan görüşmelerin başına getirmiş. Sovyet Rusya’yla yapılan en gizli görüşmeleri o yürütmüş.

    Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, İzmir Suikastı davası döneminde,o da soruşturma geçirmiş… Suçsuzluğu kanıtlanınca CHP’de çeşitli görevlere getirilmiş.

    Memduh Şevket Esendal

    Sonra Atatürk onu yanına almış ve birlikte Anadolu’da 20’e yakın kenti dolaşmış, halkın içinde bulunduğu durumu incelemiş, yapılacak işleri konuşmuşlar. Esendal milletvekilliği yapmış, CHP’ye genel sekreter de olmuş. İran ve Afganistan elçilikleri görevinde bulunmuş… Bu arada Rusça, İtalyanca, Fransızca, İngilizcenin yanı sıra Farsçayı da öğrenmiş.

    1945’ten sonra politikaya soğumuş, kendisini geri çekmiş ve yazın işlerine ağırlık vermiş. 1952 yılında masasının başında çalışırken bir beyin kanaması sonucunda hayata gözlerini yummuş…

    Toplumsal gerçekçi hikayeleriyle ünlenen Esendal, yazımızın başında küçük bir bölüm aktardığımız hikayesinde bambaşka bir ülkenin hayalini kurmuş. O, nüfusun büyük kentlere yığılmadığı, alabildiğine gelişmiş küçük kentlerden oluşan bir ülke düşlemiş… “Yurda Dönüş” adlı hikayesinde,bölgeler arası gelişmişlik düzeyi dengeli, tarım ve hayvancılığı gelişmiş, halkı aydınlanmış, insanları çalışkan, herkesin birbirini tanıdığı köyler ve küçük kasabalar şekilde örgütlenmiş, doğa-insan ilişkilerinin uyumlu olduğu bir ülkeyi anlatmış.

    Bu ülkede üniversite ve fakülteler kampüslerini, araştırma merkezlerini, dersliklerini Erzurum’a, Bingöl’e, Muş’a ve Erzincan’a taşımışlar. Halkın ihtiyacını esas alan bir bilim ve araştırma politikası uygulanan bu ülkede koperatifçilik desteklenmiş; toplumcu düşüncelerin ışığında dayanışma ve birbirinden öğrenme kültürü yerleşik hale gelmiş…

    En ücra köylere kadar örgütlenmiş bir halk… Halkevleri sayesinde tiyatro, müzik ve koro gibi sanatsal faaliyetlerin yaygınlaştırıldığı; meslek kurslarının açıldığı; okuma- yazma etkinliklerinin alabildiğince teşvik edildiği, eğitim ve öğretime önem veren bir ülke…

    İnsan ilişkileri yumuşak ve dostça. Karşılıklı saygıya dayanan komşuluk ve iş ilişkileri… Sadece çocukların değil, büyüklerin de hayatlarının sonuna kadar birbirinden öğrendikleri bir eğitim sistemi…

    Ne çalışma hayatında ne de günlük yaşamda telaşın olmadığı, herkesin eğlenerek ve tatildeymiş gibi çalıştığı ve yaşadığı, mutlu olduğu bir ülke…

    Herkesin her şeye sahip olduğu, dolayısıyla tüketim hastalığının da olmadığı; kimsenin kimseyi kıskanmadığı, mala-mülke tamah edilmeyen, paranın hüküm sürmediği; bilime, kültüre ve yeni olan her şeye merakın olduğu bir ülke…

    Yeşil Ütopya

    Yeniden hikayeye dönelim…

    Yurdun büyük değişim gösterdiği zamanlarda yurtdışında bulunan; işlerine dalıp gazete dahi okumayan, olan bitenden habersiz hikaye kahramanının yurda döndüğünde karşılaştığı manzarayı seyredelim.

    Kendisine “Bu değişim niçin, nasıl oldu?” sorusunu soran Tarakçıoğlu bunun gençler arasında söylenen bir “yeni yaşayış” sözü ile başladığını sanıyor. Sorularına yanıt aradıkça bu değişimin birtakım kooperatifler kurularak başladığını öğreniyor. İlkin göze çarpmayan bu kooparatiflere hükümet yardım etmeye başlayınca herkes özenmiş…

    Kahramanın gezip dolaştığı, gözlem yaptığı bölgenin adı Uygurluk. Van’dan başlayıp Muş’a, oradan Bingöl’e kadar uzanan bu bölgenin merkezi ise Ahlat. Hekimlik fakültesi orada, laboratuvarlar da orada. Baytar fakültesi ve devlet ekin kurumları ise Muş ovası içine, Murat suyu boyuna yapılmış. Bu bölgenin büyük doğumevi de Nemrut dağının Van Gölü’ne uzanan eteklerinde. Teknik okulların hemen hepsi Van’da kümelenmiş. Muradiye’de neft temizleyen fabrikalar bütün ovayı kaplamış…

    İdeal Köyler…

    Bu dağlar, kırlar güzel. Uzaktan evler, bahçeler görünüyor. Tarlaların arasına yapılmış evler küçük bir köy niteliği taşıyor. Ara sıra, yolun iki yanına dizilmiş dükkanlar arasından geçiyorsunuz. Adamın biri evinin bahçesini açmış, masalar koymuş; gelen geçene, isteyen olursa, yemek veriyor. Buralarda karın doyuracak temiz tereyağı, yumurta, soğuk etler buluyorsunuz. Bunların hepsi güzel de sonunda adam bir şehre gitmek istiyor ama gidilecek bilindik anlamda bir şehir de yok…

    Hikayenin gerisini kahramanın ağzından dinleyelim: “Bir konferans salonuna, bir mektebe, bir hastane odasına girince kendinizi büyük, milyonluk bir şehirde sanırsınız. Dışarı çıkınca kendinizi ağaçlı yahut ağaçsız bir bahçe ortasında buluyorsunuz. Şehir sayılan yerlerde uzun uzun sokaklar. Geniş, sessiz, ağaçlıklı yollar. Yaya kaldırımı kenarında öküz papatyaları çıkmış. Çarşı gibi yerlere varınca biraz kalabalıklaşan sokakların uzunluğu gözü bıktırıyor. Denilebilir ki bu sokaklar, bu şehir gibi yerler kırlardan, tarla aralarından daha tenha! Ben buralarda, bu evlerde yaşayacağımı düşündükçe, boğuluyorum…

    Yemekten sonra, yeni kurulan üniversite binalarını gezdik. Bu modern tesis karşısında şaşırdım. Akşam da gönlüm ferah olarak rahatça uyudum.”

    MAL MÜLK HIRSININ DEĞİL YAŞAMIN DEĞERLİ OLDUĞU DÜNYALAR; ÜTOPYALAR

    Kuşkusuz Memduh Şevket Esendal’dan önce de vardı ütopyalar…

    Ziya Paşa’nın, Namık Kemal’in, İsmail Gaspıralı’nın, Hüseyin Cahit Yalçın’ın, Halide Edip’in, Mufide Tek’in, Y. Kadri Karaosmanoğlu’nun ve başkalarının da ütopyaları vardı. Ancak Esendal, toplumsal örgütlenmeyi tarım ve hayvancılığa dayandıran, insanların doğayla barışık olduğu ütopyalar düşleyen Ethem Nejat’ın izinden gider.

    Esendal’ı da Şevket Süreyya Aydemir takip eder ki onun Toprak Uyanırsa romanı hakkındaki yazımızı hatırlatmakla yetiniyoruz.

    Şimdi… Bir Cumhuriyet’in kadrolarına, bir de her şeyi “mangıra” çevirmeye çalışan şu AKP’li kadrolara ve yöneticilere bakalım…

    Atatürk’ün İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi

    AK PARA KARA PARA

    Günlerdir Türkiye’nin sanatçıları; tarım, doğa ve çevre konusunda duyarlı kesimleri,oylaması bir hafta ertelenen Zeytin Yasası’yla ilgili çalışmalar yapıyor.

    Türkiye; zeytin ağacı varlığı sıralamasında dünyanın ilk beş ülkesinden biri…  Ancak, denizleri, sahilleri, kıyıları, ormanları, yeşilliği, bitki örtüsü, doğa harikaları, dereleri, yaylaları, su kaynakları ve tarım arazileri günden güne çeşitli gerekçelerle tahrip edilen, yerli-yabancı şirketlere peşkeş çekilen Türkiye’de sıra zeytin ağaçlarına geldi…

    Her fırsatta ülke, vatan, millet, toprak nutukları atan AKP hükümeti, Cumhuriyete, Cumhuriyetin kadrolarına, devrimlerine ve kültürel birikimine saldırıp durmakta…

    AKP hükümetinin Bilim, Sanayi ve Teknoloji bakanı Faruk Özlü, “Türkiye’nin büyümesi gerekir” dedikten sonra şunları söylüyor: “Türkiye’de bir yasa var. Bu yasa ‘Zeytin ağaçlarına 3 kilometreden itibaren yaklaşma’ diyor. Bu yasanın çıktığı tarih 1939. Yasa 1995 yılında revize edilmiş ve halen gündemde. 1939 yılındaki teknolojilerle şimdiki teknolojiler bir değil… ‘Zeytin ağaçlarına 3 kilometre yaklaşmayın’ demek bugünkü teknolojilere bakıldığında pek anlamlı değil.”

    Bir hükümet var ki ülkesinin derelerini, yaylarını, ormanlık arazilerini peşkeş çekiyor; kentlerin soluk almasını sağlayan alanlarını ve parklarını AVM yapmak için uğraşıyor…

    Bu nasıl iştir…

    Artık zeytinler değil; bahtımız kararıyor…

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    İlgili Makaleler

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Çinli Filozoflar Öğretilerini Neden Sayılara İndirgiyorlar?

    Ütopya’ya Giden Yol… Çin felsefe ve siyaset geleneğinde program ve hedeflerin hep sayılara indirgendiğini görürüz. Örneğin Çin’in ilk Cumhurbaşkanı Sun Yatsen’in “Üç...

    Konfüçyüs’ten Siyaset Dersleri

    Konfüçyüs’e toplumsal sorunlara kafa yoran ve toplumları değiştirmeyi amaçlayan politik insanlara ne yapmaları gerektiği sorulduğunda şöyle buyurmuş. 1. Eğer bir...

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler