Ülke ve Uluslar Neden Çöküş Yaşar?

Ülke ve Uluslar Neden Çöküş Yaşar?

Adam Smith (1723-1790)
Ülke ve Uluslar Neden Çöküş Yaşar?
 
Sorumuz şu: Aralarında günümüz Türkiye’sinin de bulunduğu Müslüman ülkeler neden çöküş süreci yaşıyor?
İbn Haldun’un vurguladığı „malzeme yorgunluğunun” önemli bir etkisi olmalıdır. Ama en önemli neden, bilimin ve üretimin kazanımlarını değerlendiremeyen, elindeki birikimi har vurup harman savurarak tüketen, artı değer yaratmadan, göz boyamayı esas alan, bölüşüm ilişkilerindeki dengesizlikle toplumsal barışı ve huzuru bozan yönetimlerin varlığı olmalıdır.
Bir önceki yazımızda „Müslüman Toplumlar Neden Yeni Ibn Tufeyl’ler Çıkaramıyor“ diye sormuştuk. Bunun üzerine birçok okurdan „ peki Müslüman toplumlar neden bu kadar geri“ şeklinde sorular aldık.
 
Adam Smith’e Göre Uygarlıkların Yükselişi
Büyük İngiliz düşünürü Adam Smith, kısaca Ulusların Zenginliği (ilk kez 1776’de yayımlanmıştı) adıyla bilinen eserinde, milletlerin (devletlerin) hangi koşullarda yükselişe geçerek refah ve mutluluğa eriştiklerini ekonomi politiğin kavram ve araçlarını kullanarak inceler.
Adam Smith’in insanlığın geleceğine ilişkin ümitlerinin, tasarılarının ve özlemlerinin neler olduğu sorununa, daha sonraki yazılarımızda eğileceğiz. Özellikle de onunla ilgili „modern hurafeler“in neler olduğuna…
Fakat şu anda bizi ilgilendiren Adam Smith’in milletlerin refahının, yükselişinin ve mutluluğunun nasıl gerçekleşeceğine dair düşünceleridir.
Smith söz konusu eserinde ulusların yükselişini ve sahip oldukları zenginliği devam ettirmelerini, onların “toplumsal işbölümüne dayanan üretim ve bölüşüm ilişkilerindeki uyumda; devlet yöneticilerinin uygulayageldikleri politikaların doğal koşullara uygunluğunda“ görür. Ona göre bu sürecin en iyi şekilde gerçekleşebilmesi „ulusların doğal koşullarının“, „ulusu meydana getiren toplumların gelenek, alışkanlık, yetenek ve becerilerinin“ ve “siyasetin yöneldiği doğrultunun birbirini bütünleyen şekilde düzenlenmesine” bağlıdır. Bütün bu faktörleri optimum dengede birleştiren toplumlar başarılı olurken, bu kuralları dikkate almayanlarsa tökezleyerek durağanlaşmakta ama sonra da çürümeye doğru yol almaktadırlar. Bu bir kader değildir ve Çin örneğinde olduğu gibi tersyüz edilebilir; (Smith’in Çin’e yönelik öngörüsünü başka bir yazıda dile getireceğiz), ama bunun gereğinin yerine getirilmesi şarttır.
 
İbn Haldun ve Uygarlık Dersleri
Adam Smith’ten tam 400 yıl önce İbn Haldun da uygarlıkların (siz buna kavim, halk ve devlet deyin) nasıl yükseldiklerini ve sonra nasıl çöküşe geçtiklerini öğretici eserinde (Mukaddime) anlatır.
İbn Haldun eserinde, uygarlıkların yükseliş sürecinin sadece üç kuşakla sınırlı kaldığını dile getirmektedir. Hatta ona göre „her devlet, üç kuşak sonra asabiyet açısından çürümeye uğrar ve başka devletlerin boyunduruğu altına girer.“ Birinci kuşak kuruluş sürecinin coşkusunu üstlenir, ikinci kuşak üretimin ve zenginliğin (birikimin) kaymağını yer (bizce kültür ve sanat da en çok bu dönemde ortaya çıkar) üçüncü kuşaksa bozulma ve çürümenin canlı timsali olur.
Hatta İbn Haldun, bir teşbihte bulunarak uygarlıkları ırmağa benzetir, yatağı hiçbir zaman kurumayan bir ırmağa. Bu ırmak bazen çölden, bazen de kırsal kesimden kaynaklanır ama illa ki denize doğru akar. Akarken tepelere rastlar, zorluklar yaşar ve boynunu büker, eğilir, kıvrılır ve zorlanır ama sonra bütün bu süreçlerin üstesinden gelir ve yeniden gürül gürül, adeta koştururcasına denize akın eder. Yani, uygarlıklar da kimi zaman durağanlaşırlar ve hatta çürüme belirtileri gösterebilirler.
Son bir örnek daha; ünlü hocalarımızdan Hilmi Ziya Ülken’in çok öğretici bir eseri var, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü… Artık bu türden eserleri kaç kişi okuyor, onu da bilmiyoruz…
Bu eserinde Ziya Ülken Hoca iki şey anlatır: birincisi; her yükselişe geçen uygarlık (devlet) atılım yaparken kendisinden önceki uygarlıkların bilimsel, edebi ve siyasi birikiminden yararlanır; ikincisi ise; nasıl ki İslam uygarlığı yükselişe geçerken Antikçağ’ın yarattığı felsefi, bilimsel ve sanatsal birimini özümsemişse, Rönesans’la birlikte yükselişe geçen Batı uygarlığı da Doğu’nun 9.-13. yüzyıllar arasında yarattığı birikimden oldukça faydalanmıştır.
Sahi aynısı Cumhuriyet’in başlarında da görülmemiş miydi Cumhuriyet döneminin başlarındaki ekonomik, bilimsel ve toplumsal atılımı kısmen Doğu ve Batı uygarlıklarının birikimini yansıtan eserlerin tercümelerine borçlu değil miyiz?
İnsanlık ve uygarlık tarihi, bir ölçüde kavimlerin, halkların ve ulusların (devletlerin de diyebiliriz) yükseliş ve yıkılış tarihidir. Tarih ana çok kaprislidir; yükselişe geçen, çalışkan ve üretici halk ve ulusları kutsarcasına koca memeleriyle beslerken, gereğini yerine getirmeyenleri ise onlara acımasızca sırtını dönerek ölüme terk eder. Hatta onlara bir anlık bakışını bile reva görmez. Çürümeye başladıkları anda onlardan sütünün bir damlasını bile esirger ve yok olup gitmelerini teşvik eder, çünkü sütünün her damlası yükselişe geçen bir başka uygarlık için gereklidir.
 
Çöküşü Kaçınılmaz Kılan Süreçler
Muazzam ürünler vermiş olan İslam uygarlığının nasıl duraksayarak çöküşe geçtiğini ve hatta içinde bulunduğumuz bugünkü acıklı tablonun nasıl ortaya çıktığını merak eden birçok insan var. Buna ilişkin görüşlerimizi daha önceki birkaç makalemizde ortaya koymuştuk.
Peki, aralarında günümüz Türkiye’sinin de bulunduğu Müslüman toplumlar neden geriledi ve çöküş neden yaşandı
İbn Haldun’un da bahsettiği „malzeme yorgunluğunun” önemli bir etkisi olmalıdır. Ancak sanırız bu çöküşün en önemli nedeni, bilimin ve üretimin kazanımlarını verimli açıdan değerlendirmeyen; eğitimde ara vermeden çağdaş metotları uygulayarak yeni kuşakları korkusuzca bilimle tanıştırmayı ihmal eden ve hatta eğitimi günden güne yavanlaştıran; ülke coğrafyasının doğal koşullarına, insan yapısına, topraktan, hayvancılıktan ve yer altı kaynaklarından elde ettiği ürünlerin çeşitlerine göre fabrikalar kuran, çırak-kalfa ve usta yetiştiren meslek okullarıyla üretici insan ihtiyacını düşünmeden plansız bir ekonomik politika uygulayan; ilk elde yaratılan birikimi adeta har vurup harman savuran, elinde ne var ne yok hepsini tüketen; ürettiklerini çeşitlendirmeyen, onların kalitesini her gün yeni metotlarda artırmayan, yeni bir artı değer yaratmadan göz boyamayı esas alan; bölüşüm ilişkilerindeki dengesizliği aşırıya vardıran; köy-kent dengesini gözetmeden nüfusun, çarpık yapılaşmayla, kültürel bozulmayla harap olmuş mega kentlere yığılmasına yol açan; toplumsal barışı ve huzuru din, etnik ve bölgeci siyasetle sürekli tahrip eden yönetimlerin varlığı olmalıdır.
İslam uygarlığının yıkılmasının nedenlerinden (başka dört beş nedenin daha olduğunu birçok yazımızda belirmiştik, bu yazıda sadece bu kısmını öne çıkarmayı gerekli gördük) en önemlisi, 10.-13. yüzyıl aynı zamanda büyük isyanların patlak verdiği ve Müslüman alemin kendi içinde kırk parçaya bölündüğü dönemdir de. Avrupa da kendi içinde çatışmalar yaşamıştır, fakat bundan güçlenerek çıkması bilmiştir, Müslüman ülkelerse çatışmaların sonucunda hem toplum hem ekonomik olanaklar hem de coğrafi yapı harap olup gitmiştir. Yani akılsızlığın bini bin para… Tabii bilime düşman olan, bilimsel araştırmayı sevmeyen, hurafelere bayılarak kulak kabartan kuşakların yetişmesini önemseyen ideolojik-kültürel hegemonya; siyasi baskı ve yasaklar, Müslüman toplumların çöküşünü kaçınılmaz kılmıştır. Moğol istilasının yarattığı tahribatların (Adnan Adıvar Tarih Boyunca İlim ve Din adlı eserinde bu teze pek önem atfetmez) da kuşkusuz büyük etkisi vardır, ancak üretimden koparak sadece fethedilen toprakların birikimlerinin üzerine oturan iktidarların aymazlıklarının ve tahribatlarının da çok büyük bir etkisi olmuştur.Sanıyoruz Türkiye, yukarıda saydığımız koşullara benzer bir bunalım sürecinden geçmektedir. TÜBİTAK’ın 90’lı yıllarda yayınladığı birçok bilimsel eser (fizik, kimya, biyoloji, evrim, uzay-bilim vs. gibi konuları içeren ve birçoğu Nobel ödüllü yazarlara ait eserler), AKP döneminden bu yana hem yayınlanmamaktadır hem de bunların telif haklarının başka yayınevleri tarafından kullanılmaları engellenmektedir. Bir de not düşelim. Pek yakında AKP hükümeti İbn Haldun’un Mukaddime’sini yasaklarsa hiç şaşırmam, çünkü pek toz kondurmadıkları ecdatları (Osmanlı’nın çürüme döneminin padişahlarından olan II. Abdülhamit) eserin basılmasını ve okunmasını yasaklamışlardı (bkz. İslam Ansiklopedisi, c.5/2, s.741)…
Bilimsel uğraşlar yerine cinlerle, meleklerin cinsiyetiyle, Müslümanın cinsel münasebetinin nasıl icra edilmesiyle, tuvalete hangi ayakla girileceği, yemekte hangi elin kullanılacağı, sabah uyandığımızda önce hangi ayağın yere basması gerektiği gibi saçma sapan konularla ilgilenen doktora ve doçentlik tezleri desteklenmekte ve bizi sadece gülünç duruma düşüren işlere kafa yormaktadırlar.
Bunlar yetmezmiş gibi şimdi de bir de eğitim müfredatından Cumhuriyet Devrimimize hem de bilimsel kuramlara dair ne varsa sökülüp atılmaktadır…
Çöküş olmasın da daha ne olsun!
Peki çözüm? Bu ise başka bir yazının konusudur…

1 Yanıt “Ülke ve Uluslar Neden Çöküş Yaşar?”

  1. Sanırım İslam Coğrafyası bilimin sürekliliğini maliyetini karşılayacak sistemleri kurup geliştiremedi. Çünkü bilimsel çalışma çok maliyetli işler. Bilim kendi çalışmalarını pratiğe dökerek paraya tahvil edebilseydi kendi finansmanını yaratabilirdi. Bunun içinde kitlesel uyum gerekir. Mesela Cabir Bin Hayyan Kral Suyu, Klorik asit, Asetik asit gibi bazı önemli asitleri bulmuş. Bu buluşların pratiğe aktarıldığını üretimde kullanıldığını biliyor muyuz.Demek ki İslamda Bilimsel gelişmeler kitlesellik kazanamamış. Parasız hiç bir şey yapılamaz.Eldeki değerleri de bugünküler gibi savurdukları açık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir