• Kitaplarım
  • Söyleşiler
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Uygarlığı Fikir ve Düşünceler mi Yaratır? İslam Uygarlığı Kur’andan mı Çıktı?

    Bazı arkadaşlar toplumların, fikir ve akıl yoluyla uygarlık aşamasına ulaştıklarını düşünmektedir. Hatta birçok insan, bugünden geriye bakarak, yani aydınlanmış ve bilgiyle donanmış bir insanın bakış açısıyla geçmişi yargılayarak toplumların ancak çağdaş olduğu düşünülen fikirler ve bu fikirleri topluma kabul ettilen liderlerin sayesinde ulaşıldığını düşünüyorlar.

    Sonra aynı şekilde, İslam uygarlığının Kur’andan kaynaklanmadığını, bunun dış kaynaklardan Roma, Hint, Acem ve Kadim Yunan’ın birikiminden kaynaklandığı düşünücesidirler…

    Peki bu böyle mi?

    Ne yazık ki bu görüşler kısmen doğrudur. Şöyle ki bu görüşler, başta İlhan Arsel hocamız olmak üzere birçok laik düşünürün görüşleridir. Uygarlıkların nasıl ortaya çıktıklarını, hangi ekonomik, kültürel ve siyasi koşulların ürünü olduklarını Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı kitabımın 1. cildinin sunuşunda etraflıca açıklamıştım.  Orada düşüncelerin, felsefi akımlarının, uygarlığı var eden fikirlerin nasıl geliştiğini düşünürler ve onların fikir ve felsefeleri üzerinden anlatmayı denedim.

    Aslında en yanlış düşünce, uygarlığı fikirlerin ve felsefenin yarattığını veya bunların insanlığı belli bir uygarlık seviyesine ulaştırdığını sanmaktır.

    Neden? Her varlıkta olduğu gibi düşünceler de anne rahminde gelişip büyüyen ceninler gibidir. Ceninin oluşmasının bir nedeni vardır: AŞK, yani insanın kendi geleceğini güvence altına alma arzusu. İnsan akılla donandıkça da bu dürtü ve cinsel arzu, bilinçli bir AŞK’a dönüşmektedir fakat başlarda bu içgüdüseldir. Bu AŞK’ın topluma nasıl sirayet ettiğini birazdan açıklayacağım. Cenin’in doğabilmesi için insan evladının katlanabileceği derecede acı veren bir şiddete maruz kalması gerekiyor. Her ikisi açısından da yani hem anne hem de cenin açısından da böyledir, çünkü onlar hayatlarının en yoğun şiddetini yaşayarak yeni bir can [UYGARLIK] meydana getirmektedirler. Yani yeni bir şeyin ortaya çıkması için sadece hayal edilen, zihinlerde şekillenen dölleme veya döllenme arzusu yetmiyor, bunun icraata dökülmesi ve sonra da bunun büyük acı ve şiddete maruz kalarak ortaya çıkması gerekiyor.

    Hangi şiddet? Bedende kasılmaları yaratacak ve normal koşullarda çıkması mümkün olmayan bir nesneyi ve bedeni mikrop gibi mini minnacık bir varlığın bile girmesinin mümkün olmadığı daracık bir cinsel organdan çıkaran ŞİDDET. Yaşanan şiddet, her iki taraf açısından da dayanılmaz bir acıdır, belki bir travmadır da fakat doğumdan sonra her ikisi de bambaşka insan olarak yeni bir sürece gireceklerdir. Doğum yapan kadınla, dünyaya gözünü açan cenin, doğması beklenen cenin ile hamile kadından çok farklıdır; ikisi de bu tecrübeden başka insanlar olarak çıkmışlardır. Biri kadın iken anne (artık farklı bilinç ve sorumlulukları olan bir insan) ve diğeri ise kayıtsız bir cenin iken artık istekleri olan bir bebek olmuştur. Böylece iki farklı kavram da ortaya çıkmış oldu. Şimdi bu uzun girizgahı şunun için yaptım. Her düşünce, felsefe ve fikir, eğer icraatla, yani eylemle; kılıçla, topla, tüfekle; veya devlet erki ve yasalarla; veya bağırmak, öfkelenmek, yürüyüş yapmakla veya kitlelerin birleşerek bir noktaya yüklenmesiyle ve mücadeleleriyle destek bulmazsa o düşüncelerden hiçbir şey çıkmaz. Tarih, hayata geçememiş fikir ve düşüncelerle; uygarlık yaratamamış filozof ve düşünürlerle doludur…

    Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı seride bu süreci, insanlık tarihinin ilk anlarından itibaren, çağlar boyunca nasıl gelişerek devam ettiğini anlattım. Devrimler olmadan veya toplumsal şiddet ve zorun gücü olmadan hiçbir fikir ve düşünce uygarlık yaratamaz. Bu Rönesans veya Aydınlanma için de geçerlidir.

    Peki Rönesans ve Aydınlanma nedir? Aydınların kafa tutması, yeni düşünceler ortaya atması, bunun kitleleri harekete geçirmesi ve sonra da milyonların canı ve kanı pahasına kazanılan haklardır. Büyülü terimler gibi herkesin ağzındadır Rönesans ve Aydınlanma terimleri. Sanırsınız ki bunlar bir şiirden alınma iki sözcüklerdir. Bu terimlerden biri olan Rönesans, yoksulların toplu isyanlarından, büyük köylü ayaklanmalarından, mezhep savaşları görünümünde ortaya çıkan büyük şiddet hareketlerinden (bunları tek tek hangi koşulların ürünü olduklarını anlattım, Hollanda, İngiltere, Fransa, Almanya, Çekoslavakya, İtalya ve Orta Avrupa başgösteren köylü ayaklanmaları, bilim adamlarının canları pahasına verdikleri mücadeleler) sonra kendini kabul ettirebilmiştir; veya Aydınlanma; eğer büyük Fransız, Amerikan; bunlardan önce İngiliz (1640-1688), Hollanda (1588) ve  Alman burjuva devrimleri (1525-1535) olmasaydı Aydınlanmanın esamesi okunmazdı. Uzatmayayım, İslam uygarlığı da önce sözle, sonra direniş ve eylemle, ardından da kılıç ve fetihlerle kuruldu.

    Peki Roma, Yunan, Hint uygarlıklarının ya da Mısır ve Fenike (Babil) uygarlıklıklarının birikimleri nasıl yaratıldı? Aynı şekilde! Ayrıca bu uygarlıkların temelinde İslam ve Kur’anda yazılan ve sonra uygulanması istenen fikir ve kurallardan daha geri fikir, anlayış ve kurallar vardı. Bu uygarlıkları yaratan pagan kültürlerin, çok tanrılı kültürlerin insanlara uyguladıkları vahşeti, secdeye vardıkları Tanrıları için insanlara, farklı düşünenlere ve rakiplerine neleri yaptıklarını anlatsam dudaklarımız uçuklar. Bunları uzun uzun yazmayayım.  Çünkü yerimiz dar. Bu uygarlıkların da nasıl kurulduğunu ve sürdürüldüğüne de tek tek örnekleriyle anlatmıştım.

    Aristoteles, bütün “dünyayı” kılıç zoruyla ele geçiren, milyonlarca insanı köleleştiren Büyük İskender’in akıl hocasıydı ve bazı seferlerinde ona refakat ediyordu. Aynı Aristoteles Yunan olmayan insanların “doğal köle” olduğuna hükmediyordu. Platon, Sirakuza’da fikirlerini gerçekleştirmek için saray darbesi planlamıştı ve bu esnada az daha kellesinden oluyordu. Platon’un Devlet adlı eserinde kölelik, tarımda çalışmakla yükümlü insanların varlığı sadece gerekli değil, ona göre bu uygulama o insanlara müstahaktır da. Neyse…

    İkinci konuya gelince: “İslam uygarlığı Kur’andan çıkmadı” tezine. Tabii ki İslamın önderleri, söz konusu uygarlığı, önce Şam üzerinden aldıkları Roma-Bizans devlet birikimini ve sonra da Yunan, Hint, İran’ın uygarlık, felsefe ve bilimsel birikimini sentezleyerek yaratmışlardı. Zaten uygarlık da bu demektir. Uygarlık bir ırmak gibidir; aktığı coğrafyaları suyuyla besler ama aynı zamanda suladığı coğrafyaların dereciklerinden da beslenerek yoluna bir başka coğrafyada devam eder. Uygarlık ırmağı çok kaprislidir. Eğer onu iyilikle, bilimle, felsefeyle, insanı geliştiren düşün ve eylemle beslemezseniz yüzünü anında çizden çevirir ve sizin çölleşip yok olmanıza neden olacak kadar da sizden suyunu esirger. Sonra gider onun kıymetini bilecek başka bir yeri sulayarak orayı bir cennete dönüştürür. Uygarlık birikimi 7. yüzyıldan başlayarak 13. yüzyıla kadar İslam coğrafyasını “şımartmıştır”, çünkü dünyanın geri kalanı akıldan yoksundu. O dönemin coğrafyalarına (Çin, Hindistan, Orta Asya, Afrika, Avrupa, İngiltere) bakın, tam bir çoraklaşma, akıl açısından yoksullaşma, devlet ve nizamın dağılması ve çapulculuk, bilim ve fikir namına da tam bir cehalet ve barbarlık hüküm sürmekteydi. Bu olguları da yeni kitabımda (Dünyayı Değiştiren Düşünürler c. 5) ülke ve coğrafyaları birbiriyle kıyaslayarak ortaya koyacağım. Kısacası İslam, bütün geçmiş tarihsel-uygarlık birikimini sentezleyebildiği için uygarlığın bu topraklarda canlanmasını sağlayabilmiştir. Bu onun büyük maharetidir. İslam’ın dokunmadı yerler, örneğin Afrika’da birkaç yüzyıl boyunca barbarlık içinde kalmaya devam etmiştir. Bugünden bakıp, ama İslamın uğradığı yerlerde de pek bir şey yok demeyin, çünkü aradan neredeyse 1000 yıl geçti. Kapitalizm ve emperyalizm söz konusu toprakları sömürerek gericiliğin kalıcılaşmasını sağlamıştır.

    Birçok aydın, “ne yapmışlar ki oradan buradan alıp birleştirmişler” demektedir. Neticede siz de aynısını diyorsunuz. Peki, bilim nasıl gelişmektedir? Az önce betimlediğin devrimler ve uygarlıkların gelişmesi şeklinde değil mi? İlk başlarda İngiltere, İtalya’yı, Hollanda’yı ve Fransa’yı taklit ederek gelişti. Amerika, İngiltere’den öğrendi de gelişti. Almanya ve Fransa sonraki bir yüzyılda hem İngiltere hem de Amerika’dan öğrenerek gelişti. Japonya da Batıdan öğrenerek gelişti. Yani her yeni atılım eski atılımı sentezlemeyi bilirse yeni bir atak yapabilmektedir. Uygarlık atılımı da zaten budur. Yoksa bir şeyi yoktan var etmek değildir.

    Peki bütün bu birikim Kur’andan mı kaynaklanıyor? Tabii ki hayır! Fakat Kur’an bütün bu atılımın ideolojik temelidir. Bu atılımın motivasyonudur, insan gücü ve enerjisinin düşünsel kaynağıdır. Rönesans ve hümanizm fikri yeni bir dünya yaratmanın, arzusunun motivasyonuydu. Aydınlanma fikri, modern çağın ideolojisi, yani insan eyleminin motivasyonu veya programıydı. İnsanlar yaratmak istedikleri dünyayı kafalarında tasarlayarak (bu durumda Kur’an) harekete geçerler. Fikirler toprakla, yani insanlarla buluşunca can buluyorlar fakat insanları motive eden şey bu fikirlerde ifade edilen “ulvi” özlerdir. Hz. Muhammed bunu İslam ve Kur’anla başardı; Rousseau, Voltaire, Holbach ve sonrakilerse bunu “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” idealiyle yapmayı planlamışlardı. Onlar bunu düşündü fakat ömürleri gerçekleştirmeye yetmedi, fakat St-Just, Marat ve Robespierreler onların kendi kutsal kitaplarında yazdıklarını (Aydınlanma) gerçekleştirdiler. Peki Fransız devriminden sonra özgürlük ve eşitlik geldi mi? Tabii ki hayır fakat bu idealler kitleleri harekete geçirecek motivasyonu sağladı.  Ama sonra bu idealler, yeni iktidarlar tarafından içi boşaltılmış ve halkı baskı altına almanın araçlarına dönüşmüşlerdir. Bunu fark eden başka devrimciler (örn. Babeuf, St. Simon vb.) de yeni ideallerle, başka bir motivasyon kaynağı yaratarak, örneğin komünizm, sosyalizm, yollarına devam etmişlerdir. Yani Kur’anı Kerim bütün bu uygarlığın fikri altyapısını sağlayan bir ideolojik temel olmuştur. Arif Tekin dostumuz kitaplarında Hz. Muhammed’in uygulamalarını alt alta sıralayarak, “Hz. Muhammed ne yapmış ki çeşitli dinlerin ve kavimlerin uygulayageldikleri 32 kuralı birleştirerek hayata geçirmiştir” demektedir. Evet Hz. Muhammed tam da bunu yapmıştır ama devrim de budur zaten. Devrim, kafalarda yeni fikirler yaratarak bunları hayata geçirmek değildir, aksine birkaç kuşak önce düşünülen veya orada burada uygulanan fikir ve uygulamaları bir potada eriterek halkın ihtiyaçlarına yanıt verir hale getirmektir. Atatürk de bunu yapmıştır. Atatürk Cumhuriyet fikriyle ve sonraki Cumhuriyet devrimleriyle, Namık Kemal, Ziya Paşa, İsmail Gaspıralı, Abdullah Cevdet gibi büyük adamların yazı, fikir ve ideallerini (ki onlar da bunu başkalarından görüp almışlardır) en uygun zamanında hayata geçirmiştir. Nasıl yapmıştır? Sadece söz ve yasayla mı, hayır! Önemli ölçüde şiddet ve kılıç zoruyla. “Bunları kabul edeceksiniz yoksa kelleler uçacaktır” demiştir Kastamonu’da. Uzatmayayım, çünkü bunları uzun uzun yazacağım.

    Dinler çıktıkları anda büyük toplumsal (tabii ki o dönemin toplumlarına) devrimlere fikir zemini yaratırlar fakat sonra bu dinler veya uygulamalar, çeşitli iktidarların baskı ve sömürü aracı haline getirilirler. Bu İslam içinde geçerlidir. Bunları tek tek ortaya koymamayım, çünkü yerimiz yok. Sadece şu kadarını söyleyeyim, neredeyse Kur’an’daki her ayet, belli bir olay üzerine “iner” ve O GÜN AÇISINDAN büyük devrimci bir adım olarak toplumun hayatını değiştirir. Bunları da yazacağım yeni kitapta. Ama eğer herhangi bir iktidar 1400 yıl önceki uygulamaları olduğu gibi bugün uygulamaya kalkarsa, o zaman toplumda bir felakete neden olur. Alınması gereken tutum, İslamın tarihte (bir zamanlar) oynadığı devrimci rolü görmek fakat onun bugün aynı şekilde uygulanmasına da karşı çıkmaktır, çünkü o kurallar ve uygulamalar bugünkü uygarlık birikimi ve toplumsal hayatımızla çatışma içindedir.

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    İlgili Makaleler

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Çinli Filozoflar Öğretilerini Neden Sayılara İndirgiyorlar?

    Ütopya’ya Giden Yol… Çin felsefe ve siyaset geleneğinde program ve hedeflerin hep sayılara indirgendiğini görürüz. Örneğin Çin’in ilk Cumhurbaşkanı Sun Yatsen’in “Üç...

    Konfüçyüs’ten Siyaset Dersleri

    Konfüçyüs’e toplumsal sorunlara kafa yoran ve toplumları değiştirmeyi amaçlayan politik insanlara ne yapmaları gerektiği sorulduğunda şöyle buyurmuş. 1. Eğer bir...

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler