• Kitaplarım
  • Söyleşiler
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    “Devrimler, Toplumsal Koşulların Zorunlu Sonucudur”

    Veysi Dündar araştırmacı Sadık Usta ile görüştü: “Felsefenin yapılabilmesi için “her şeyi sorgulayan“, olgular arasındaki ilişkilerde “nedensellikler arayan“ insan tipinin varlığı gereklidir. Bunun coğrafyanın yapısıyla, DNA’larımızla, karakterimizle, inancımızla ilgisi yoktur. Toplumsal koşulların o aşamada olması gerekiyor. Olayları sorgulamak, neden-sonuç ilişkilerine kafa yormak, fenomenler arasında mantıksal sistemler oluşturmak, toplumsal gelişmişliğin sonucunda ortaya çıkar. ”

    Veysi Dündar araştırmacı Sadık Usta ile görüştü: “Büyük devrimleri, toplumsal hadiseleri tetikleyen toplumsal koşullardır”

    Yakın dostum, sevdiğim, saydığım kıymetli Sadık Usta, felsefe üzerine olan kitaplarını güncelleyerek tekrar okurların istifadesine sundu. Hemen hemen her hafta buluşur, dertleşir, karşılıklı istifade ederiz. Kitapların yeniden yayınlanmasını fırsat bilerek, siz değerli okurların felsefeyi, tarihi süreçlerini öğrenmenizi, dolayısıyla bilgilenmenizi istediğim için bu söyleşiyi gerçekleştirdik. İstifadelerinize sunuyorum. İyi okumalar…

    Veysi Dündar, Sadık Usta ile…
    Sadık Usta kimdir?

    1960 yılında Kahramanmaraş’ta doğan Sadık Usta, 16 yıl Almanya’da yaşadı. Stuttgart
    Üniversitesi ve Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde (Tarih ve Siyasal Bilimler) okudu.
    2003 yılında Londra’da İngilizce öğrenmek üzere 9 ay kaldı. 2012’de Goethe
    Üniversitesi’nde “Ütopya ve Devrim, Türkiye’de Modernleşme Hamleleri” (1908-1938)
    başlıklı yüksek lisans tezini verdi.
    Can ve Marvin’in babasıdır.

    Yazdığı ve Çevirdiği Bazı Kitaplar
    Yazdıkları: Türk Ütopyaları-Cumhuriyet’ten Tanzimat’a Ütopya ve Devrim; İlkçağ
    Ütopyaları-Mükemmel Toplum ve İlk Devlet Teorileri; Fıçılarda Yaşamak-Sıradışı Devrimci
    Hayatlar; Ütopya ve Masalbilim.
    Çevirdikleri: Thomas More, Ütopya; Tomasso Campanella, Güneş Ülkesi; Georg Fülberth,
    Kapitalizmin Kısa Tarihi; Hans Heinz Holz, Devrimin Cebiri, Felsefenin Aşılması ve
    Gerçekleşmesi; Haidar Bammate, İslamın İnsanlık Kültüre Katkısı; Karl Marx-Friedrich
    Engels, Komünist Partisi Manifestosu

    Tarihe isimleri kazınmış düşünürler

    Veysi Dündar (VD): Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı dört kitabınız çıktı. Felsefenin Şafağı: Hint, Çin, Yunan, Roma ve Rönesans Avrupa’sı Ve Rönesans’tan Aydınlanma’ya Yeni Bir Çağın Doğuşu, Avrupa’da Devrimler, Ekonomi Politik, Alman İdealizmi, Marksizm ve Rus Halkçılığı içerikli… Kitaplarınıza atıfla; “Dünyayı Değiştiren Düşünür” ya da düşünce ve eylemleriyle insanlık tarihine yön veren en önemli kişi/ler sizce kimdir? Ya da mihenk taşı olarak kimi baz almak lazım? Bütün düşünürlerin kendince bir etki alanları ve açılımları mı söz konusu?

    Sadık Usta (SU): Kitap serimiz bir felsefe veya uygarlık tarihi olarak da değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu seride yer alacak şahıslarla ilgili kıstasımız şudur: Düşünceleriyle, ortaya attığı tezle, önermelerle ve örnek hayatıyla uygarlık ve insanlık tarihine önemli oranda katkı sunmuş, değiştirmiş olması gerekir. Bu bazen herhangi bir filozof olabildiği gibi bazen de bir bilim adamı veya her iki özelliği birden şahsında toplamış biri de olabilmektedir.
    Örnek vermek gerekirse bu türden bir insan Çin’de büyük filozof Konfüçyüs olabilir. O bir bilgedir; din adamı ve filozoftur. Bilime ilişkin, eğer müzik konusundaki risalesini saymazsak, önemli bir katkısı olmamıştır. Ancak bugün hala Çin’in toplumsal dokusunda, düşünce tarzında, inancında, devlet yönetme ve ahlak anlayışında onun düşünceleri ve önermeleri etkilidir.
    Bir diğer örnekse Polonya kökenli Kopernik’tir. Onun felsefeye ilişkin (eğer dünya ve evrene ilişkin görüşlerini saymazsak) tezleri yoktur, ancak bilim dünyasını, bilimsel bakış açımızı kökten değiştirmiştir. Bugün hala “olaylara Kopernik bakış açısıyla yaklaşmak“ diyoruz. Ne demektir bu? Bir şeye kendi perspektifimizden değil, kendi dünyamıza o şeyin perspektifinden yaklaşmaktır. Herkes dünyadan evrene bakmıştır ve “dünya evrenin merkezidir” demiştir. O ise dünyaya evrenden bakmayı önermiş ve kanıtlarını da sunarak, dünyanın evrende bir zerre kadar yer kaplamadığını ileri sürmüştür ki, tezlerinde haklı çıkmıştır.
    Bu çalışmaya aldığımız düşünürlerin kuşkusuz belli bir dönemde, coğrafyada ve tarihte etkili olması çok önemli. Dar bir alana sıkışmış önemli insanlar da vardır kuşkusuz, ancak onları bu seçkiye alamazdık, çünkü yoksa kitap hiç bitmezdi. Düşünürlerimiz hem seçkin olmalı hem de temsili özelliği olmalıydı.

    VD: Her ne kadar kitabınızın arka yüzünde yazan soruda olsa da dersine çalışan bir gazeteci olarak yine de sormak istiyorum: Felsefe ne zaman ortaya çıktı ve hangi tarihsel süreçlerin ürünü oldu?

    SU: Felsefenin ortaya çıkabilmesi için birkaç temel faktörün yan yana gelmesi gerekiyor. Birincisi, toplumsal üretim öyle bir yüksek seviyede olmalı ki bazı insanların çalışmadan yaşayabilmeleri ve bunu yaparken de evren, dünya ve varlık üzerine kafa yorabilmeleri mümkün olmalıdır. Bunu çalışmamda devletleşme ve toplumun sınıflara ayrışmış olması olarak nitelendiriyorum.
    İkincisi her devlet ve sınıflaşmış toplumda felsefe kendiliğinden çıkmıyor. Örneğin Sümerler, Babil uygarlıkları felsefeye ilişkin önemli metinler ortaya çıkaramamışlar veya bunlar henüz bulunamamıştır. Felsefenin yapılabilmesi için “her şeyi sorgulayan“, olgular arasındaki ilişkilerde “nedensellikler arayan“ insan tipinin varlığı gereklidir. Bunun coğrafyanın yapısıyla, DNA’larımızla, karakterimizle, inancımızla ilgisi yoktur. Toplumsal koşulların o aşamada olması gerekiyor. Olayları sorgulamak, neden-sonuç ilişkilerine kafa yormak, fenomenler arasında mantıksal sistemler oluşturmak, toplumsal gelişmişliğin sonucunda ortaya çıkar. Bu da kalıplar içinde düşünmeyen, önüne konanı düşünmeden kaşıklayan insandan farklı, özgür düşünen insan tipi demektir. Dikkat edilirse felsefenin ortaya çıktığı coğrafyalar, küçük devletlerin, hatta kent devletlerinin olduğu ve bu devletlerin de birbiriyle kıyasıya yarıştığı-çarpıştığı coğrafyalardır. Çin’de böyle olmuş. Savaşan Devletler Dönemi var örneğin Çin’de. Hindistan’da da böyle, kadim Yunanda da böyleydi. Tabii ticaretin, mal değiş-tokuşunun ileri derecede olması gerekiyor, çünkü mübadele sadece mal alış-verişi değil, fikir, düşünce, felsefe, inanç, teknoloji, yöntem alış-verişidir de.

    İdealizm ve materyalizm

    VD: İdealizm ve materyalizm olarak adlandırılan felsefi akımların hangisi daha önce ortaya çıktı?

    SU: Bu iki felsefi akımından hiçbiri diğerinden öncelikli veya imtiyazlı değildir. Aynı döl yatağında gelişen ikizler gibi birlikte ortaya çıkmışlar, hem birbirinden beslenmişler hem de birbiriyle kıyasıya mücadele etmişler. Bazen biri öne çıkmış, diğeri gerilemiş bazen de öbürü öne çıkmış diğer gerilemiş, ancak her ikisi de hep varlıklarını devam ettirmişlerdir. Örneğin Platon idealizmin üstadıdır ve idealar dünyasıyla felsefeye çağ atlatmıştır, ancak ondan önceki dönem, doğa-materyalist filozofların çağıdır. Onlar olmasaydı Platon meydana gelmezdi. Çünkü Platon onların somut hayata fazla gömüldüğünü, evreni, düşünce sistemlerini çok fazla önemsemediklerini fark etmişti. Aynı şey Aristoteles için de söylenebilir. O Platon’un öğrencisidir, ancak işe hocasını eleştirerek başlamıştır. Bir bakıma Platon’un reddidir, ancak reddi derken kesin reddetmek anlamında söylemiyorum, çünkü her reddetme aynı zamanda karşıtını içermektir. Bunlar hem birliktedirler hem de ayrışmaktadırlar.

    VD: Tarihten günümüze değişmeyen felsefi bir çizgi var mı?

    SU: Hayır yok. Olamaz da çünkü nasıl ki insan düşüncesi daimi bir değişim içindeyse, yani Heraklit’in ifadesiyle “aynı suda iki kez yıkanılamazsa”, felsefe de aynı şekilde sürekli kendini yenileyerek, aşarak ve gelişme kaydederek ilerler. Felsefe tarihini bir ırmağa benzetirsek o her dönemde kendine bir başka coğrafya bulurken, o bölgenin de ikliminden, arazinin yapısından beslenir, bazen kar sularıyla gürleşir, bazen de çorak bölgelerde yer altına çekilerek derinden akışını devam ettirir. Ama onun akışı daimidir. Kesintiye uğramaz, fakat yenilenerek bir başka coğrafyada yeniden ortaya çıkar.

    VD: Bir felsefi akımın varlığı diğerinin varlık nedeni midir? Yoksa her felsefi akım ve çizgi belli bazı süreçlerden geçerek, karşıtıyla çatışarak ve arınarak mı oluşmuştur?

    SU: Durum tam da sorudaki gibidir. Her akım bir diğerinin varlık nedenidir. Kavramlar da öyle değil midir? Gece, eğer gündüz varsa vardır. Soğuk, eğer sıcak varsa vardır. Nem, eğer kuruluk varsa vardır. Her kavram karşıtıyla birlikte vardır, aksi taktirde varlık gösteremez. İyilik varsa kötülük de vardır. Bu karşıtlığı hiç kimse, hiçbir irade durduramaz. Çünkü yaşam dediğimiz şey, birbirine zıt iki kutup arasında gidip gelmektir. Yaşam dümdüz ilerleyen bir şey değildir. Kaya bile her an aşınmakta ve başka bir şey olmaktadır.
    Yeniden felsefi akımlara dönersek: Bir akımı bitirdiğinizde -ki aslında bitiremezsiniz- diğerini de yok etmiş olursunuz. Yani materyalist felsefeyi yasaklıyorum dediğinizde aslında idealist felsefeyi de kötürüm hale sokarsınız. Bunlar tarih içinde birbiriyle güreşirler, birbirini yere yıkarlar, fakat galip gelemezler; yani karşıtının sırtını tam yere getiremezler. Hiçbir zaman durmayacak bir güreştir felsefi akımların mücadelesi. Biri bir süre sonra yorgun düşer ve yere çakılır ama onun sırtı hiçbir zaman yere gelmez. Tam sırtının yere geldiğini düşündüğümüz anda bir bakmışız ki o üste çıkmış, diğeri altta soluk soluğa kalmış.
    Örneğin 15. ve 16. yüzyılda idealist felsefe düşünce dünyasında baskındır, ancak 17. yüzyılın başından itibaren materyalist felsefe yeniden Bruno, Galileo vd. şahsında kafa kaldırır ve gelecek yüzyılları belirler. Fakat her yeni durumda, ister idealist ister materyalist felsefe olsun, yenilenerek, yani arınarak çıkarken, karşıtından bir şeyler almış olarak, yani ondan beslenmiş ve eski bazı ilkelerinden de vazgeçmiş olarak (yenilenmiş) ortaya çıkar.

    Dünyayı Değiştiren Düşünürler…

    VD: Kitaplarınız her ne kadar yukarıda bahsini ettiğimiz konulara ışık tutsa da; kadim Hindistan ve Çin’den başlayarak uygarlığın ayak izlerini takip ediyor.
    Felsefenin Hint, Çin, Antik Yunan-Roma ve Rönesans Avrupa’sında ortaya çıkışının tarihsel ve toplumsal koşullarına baktığınızda neler kırılma noktası olmuştur tarihsel evrede?

    SU: Uygarlık, belli bazı tarihsel koşulların oluşmasıyla meydana gelir ve varlığını da bu koşullar var oldukça hatta daha ileri koşullarda sürdürmeye devam eder. Ancak bu koşullar ortadan kalktığında ya da o koşullardan daha ileri koşullar bir başka yerde ortaya çıktığında felsefe ve uygarlık insanın gözünün yaşına bakmaz, o coğrafyayı bir karpuzu yere fırlatır gibi yere fırlatır ve yoluna bir başka coğrafyada devam eder. Felsefe ve uygarlığın bizden bağımsız bir vefa borcu yoktur. Felsefe ve uygarlık kaprislidir. Onu sürekli hoş tutacaksınız. Hoyratlaşınca, kabalaşınca, kıymetini bilmeyince arkasına bakmadan çekip gider. Sizi bütün kabalığınızla, barbarlığınızla geride bırakır.
    Örneğin Çin ve Hint uygarlıkları, muazzam ürünler vermişler ama sonra tarihsel kayıtlara geçemeyecek kadar izleri kaybolmuş. Yine aynı şey diğer uygarlıklar için de söz konusudur. Kim bugün Ortadoğu’nun, bir zamanlar dünyanın en zengin, en canlı, en kültürlü insanlarının yaşadığı yerler olduğunu düşünebilir? Kim bir zamanlar Müslümanların dünyaya uygarlık götürdüklerini düşünebilir? Ama öyleydi! Müslümanların yaşadığı coğrafya uygarlığın beşiğiyse, dünyanın geri kalanı (Çin’i saymazsak) barbardı.
    O dönemde neredeyse dünyanın büyük bir çoğunluğu (Avrupa, Asya’nın büyük bir bölümü, Afrika ki Amerika’yı saymıyorum) barbar halkların ayakları altında ezilirken, Bağdat’ta Şam’da, Kufe’de, Nişabur’da, Kahire ve İskenderiye’de muazzam kütüphaneler, bilim ocakları, hastaneler, rasathaneler, hamamlar, kervansaraylar, üretim atölyeleri, su kanalları vs. bulunuyordu. Kölelik de vardı, kötülük de vardı, sömürü de vardı ama o gün dünyanın en ileri yerleriydi. Bağdat ve Kahire’nin kütüphaneleri olmasaydı bugün insanlık birkaç çağ daha geriden geliyor olacaktı. Ama durum bugün nedir? Felaket! Sanki uygarlık hiç Müslüman ülkelere (Türkiye’yi ve birkaç istisna teşkil edecek yerleri buna katmıyorum) uğramamış gibi bir yoksulluk, sefalet, cahillik ve batıl inançla bunalıyor. Bunlar toplumların kırılma noktalarıdır ki amacımız da bu kitaplar üzerinden bu durumu insanımızın bilinçlerine çıkarmaktır.

    Din ve felsefe ilişkisiVD: “Felsefenin temelinde büyü ve Tanrı fikrinin bulunduğu düşünce pratiği bilimin, felsefenin ve dinin ortaya çıkmasını sağlamıştır” diyorsunuz.
    Size göre dinler bir felsefeden ibaret midir? Din ve felsefe ilişkisini paylaşır mısınız? Dinlerin batışında ve doğuşundaki etkisi nedir?

    SU: Dinler felsefeden, felsefe de dinden ibaret değildir. Din ve felsefe ilk evrelerde iç içeydi. Teoloji ve felsefe sonraki gelişme evresinde birbirinden ayrıştı. Aynı şekilde teoloji ve bilimin ayrışması, felsefe ve bilimin ayrışması gibi zuhur etti. Felsefenin ilk şafağında düşünce, sorgulama vs. tamamen büyü ve dinsel düşünceyle birlikte ortaya çıkmıştır. Düşünün şimdi, etrafınızda olaylar olmakta (gece ve gündüz, güneşin ısıtıcı ve kavurucu sıcağı, ayın yüzen gülü, şimşek, yağmur, fırtına, ağaçları kökünden söken yer yarılmaları, yanardağ patlaması, kuraklık veya buzul çağ vs.) ve siz bunların nedenlerini bir türlü çözemiyorsunuz. İnsanlar bunun nedenlerini düşündüler ancak düşünmek olayların nedenlerini çözmeye yetmemektedir. Çünkü olayların nedenlerini çözmek için araçlara sahip olacaksınız. Nasıl ki kan tahlili için mikroskop gerekiyorsa, denizde yol alabilmek için pusula gerekiyorsa, aynı şey olayların nedenlerini çözmek için de gereklidir.
    Bilmeyi kolaylaştıran aracınız yoksa, hiçbir şey çözemezsiniz. Haliyle insanlık önce her şeyin kökeninde bir Tanrı aradı. Kayalık, dağ, güneş, rüzgar, kartal, ırmak vs. her biri bir başka Tanrıydı, insan açısından. Nasıl ki çeşit çeşit insan ve hayvan varsa, o kadar Tanrı var sanıldı. Görünmez ve ruhlarıyla şefkat dağıtıyor veya öfkeleriyle felaket getiriyorlardı bu Tanrılar… Ama sonra deneyim ve yaratılan araçlar sayesinde neden-sonuç ilişkisini kavramaya, kendilerini doğadan soyutlamaya başladılar ve sonra da tek Tanrılı dinlere ulaşmaları mümkün oldu. Bunu birinci cildin giriş kısmında etraflıca anlatıyorum.
    Tanrı fikri büyük bir düşünsel devrimdir. Tanrı fikri, insanoğlunun en soyut düzlemde düşünmesidir. Olmayan, varlığını somut kanıtlayamayacağın, fakat olabileceğini düşündüğün, olmasını istediğin bir varlık yaratıyorsun düşüncende… Bu aynı zamanda insanın insanlaşma serüvenidir; çünkü Tanrı örnek alınması, onun düzeyine erişilmesi, ona layık olunması, onun sahip olduğu hikmete sahip olunması gereken ideal varlıktır. İdeal varlık varsa, düşünceniz de patlama yapar; çünkü ne olmak istediğiniz netleşir. Kafanızda bir ideal tip yaratamamışsanız, o zaman kendi benliğinizi kavrayamazsınız. Bu eksende felsefe ile din ayrışarak yer yer karşı karşıya da gelmiştir.
    Din en sonunda bir inanç olgusudur. Onu mantıkla açıklayamazsınız, çünkü mucize ve “olağanüstülüklerle” örülüdür. Felsefe ise sorgular, nedenler arar, mantıklı sistemler kurarak düşünce sistemleri geliştirir. Bu açıdan din ve felsefe birbirilerine zıtlardır. Mantık yoksa, felsefe de olmaz. Dinde mantık olabilir ama şart değildir ve hatta mantığı da dışlayabilir. Dinde ve inançta kabul vardır. Ancak felsefede bunu yapamazsınız. Felsefede göstermeniz, kanıtlamanız veya kanıtlayabilmenin yolunu göstermelisiniz.
    Bu açıdan felsefe, dinlerin de temelini ve varlığını sorgular, onun bir insan düşüncesinin ürünü olup olmadığını tartışır. Bu konuda kafa patlatmış çok sayıda filozof ve onların yazdığı metin vardır.
    Felsefe bir yaşam ilkesidir. Onun olmadığı yerde din gürül gürül yeşerir, çünkü sorgulama ve mantık aramak gereksizdir, çünkü iman kafidir. Felsefenin gürül gürül aktığı yerdeyse din varlığını devam ettirir, ancak hayat alanı daralır. Bu açıdan hem ikizdirler hem birbirinin içinden çıkmışlardır ama aynı zamanda birbirinin hayat alanını daraltmak için de kıyasıya bir mücadele içindedirler. Şimdi bazı dindarlar şunu düşünebilir: “mademki felsefenin yeşerdiği yerde dinin yaşam alanı daralıyor, o zaman felsefeyi yasaklayalım, onu kovalım ondan vazgeçelim.” Bu mümkündür, ancak felsefe aynı zamanda bilimin ve uygarlığın de şakulüdür. Felsefeyi yok ederseniz, ışığınızı, pusulanızı kaybedersiniz. Şakulünüz yoksa düzgün bir duvar öremezsiniz. Ha, bir duvar örersiniz, fakat onun üstüne düzgün bir bina inşa edemezsiniz. Çünkü o felsefeyi kılavuz almadığı için ilk darbede yıkılır. Felsefe bilime de yol gösterir. Yöntem üzerine kafa yormanızı sağlar, işinizi kolaylaştırır, yani yaşamak için zaruridir. Felsefe düşünsel dinginlik de verir. İnsana olgunluk katar, tevazu telkin eder.

    VD: Felsefede “Öte Dünya” kavramı ne kadar etkindir? Felsefede mantık ne zaman devreye girmiştir?

    SU: “Öte dünya” kavramı felsefede “Tanrısal hikmete” ulaşmak için kullanılmaktadır. “Öte dünyanın” varlığını sorgulama ve onu eleştiriye tabi tutmayı gerekli görenler olduğu gibi bunu felsefenin ilkelerine ve ruhuna aykırı bulmayanlar da vardır. Her iki görüş için de düşünsel alan mevcuttur. Mantık, felsefenin vazgeçilmez temel aracıdır ve daha baştan itibaren devreye girer. “Öte dünya” kavramı inançla kabul edilecek bir olgudur, çünkü normal, insani mantığa uymuyor. Çünkü oradan gelip haber veren olmamıştır. Mantık bunu sorgular ve o olmadan felsefe yapılamaz.

    Felsefe ve devrim

    VD: Tarihte çığır açan felsefi açılımların çoğunlukla büyük beyinler ve dehâlar sayesinde olduğu düşünülür. Bu gerçekten böyle midir? Bize felsefenin toplumsal devrimle ilişkisini anlatır mısınız?

    SU: Felsefe kuşkusuz sonuçta büyük beyinlerin üründür, fakat salt düşünsel bir çabanın ürünü olarak ortaya çıkmaz. Felsefe bilimsel buluşlara, keşiflere, sistemlere, yasalara yaslanır. Bilim zihinleri aydınlattıkça bundan en çok felsefe yararlanır. Kopernik, oradan değil, buradan bakınca yüzyılların sorunsalına ışık tutmuştu. O günden beri “Kopernik bakış açısı” diyoruz. Bir anda bilimsel bakış felsefenin önünü açtı. Ancak Kopernik’in bunu diyebilmesi için kilisenin birçok önermesinin yanlışlanması gerekiyordu. İtirazların yükselmesi, başka bir şeyin mümkün olabileceği düşüncesinin yeşermesi gerekiyordu.
    Dolayısıyla felsefe olmadan bilimde de çığır açmak mümkün değildir. Felsefenin sıçrama dönemlerine bakarsak, bunlara hep önceden toplumsal mücadelelerin öncülük ettiğini, bir bakıma filozofun yürüyeceği yolun tozunu, toprağını, taşını temizlediğini görürüz. Toplumsal devrimler aynı zamanda yeni bir felsefi bakışın edinilmesini sağlar. Bir bakıma doğum gibidir. Devrimler toplumsal sistemleri ve koşulları değiştirir, eski köhnemiş anlayış ve gelenekleri, yani düşünceyi kötürümleştiren sistemleri kökten değişikliğe uğratır. Bir bakıma tıkanmış damarların açılmasını sağlar. Devrimler, toplumsal sistemlere yapılan anjiyodur. Çünkü eski toplumsal yapılar hükmü geçmiş, tarihsel koşullara uyum sağlayamayan ilke ve anlayışlara dayanırlar. Bununla gelişmenin önünde ayak bağı olurlar. Devrimler gelişmenin önündeki bu ayak bağlarını kesip atar ve düşünceyi özgürleştirirler. Bundan da en çok felsefe yararlanır.

    VD: Okurlarımızı bilgilendirmek ve müjdelemek adına; 9. yüzyıldan başlayarak 15. yüzyıla kadar uzanan, yani Farabi’nin ve Al-Maarri’nin başlattığı, sonra da İbn Rüşd’le doruğa ulaşan ve İbn Haldun’la sahneyi terk eden İslami kökenli felsefi metinlere neden yer vermediniz?

    SU: Bunun için kapsamlı bir araştırma yapmak icap ediyordu. Kısa bir süre içinde bunu yapmam olanaklı değildi. Çin, Hint, Antikçağ ve Avrupa felsefesi kısmen elimin altında olan, önemli oranda vakıf olduğum alanlardı. İslam felsefesi ve düşünürleri alanı ise büyük bir dikkat gerektiyor, çünkü bu konu Türkiye’de çok tartışmalı bir alan. Etraflıca araştırmadan, geniş bir kaynakça taramasına girişmeden ortaya atılacak tezler, verilen hükümler yanlış olabilir. Amacım bu çalışmayla, yani serinin 5. cildiyle birlikte bir tartışma açmaktır. Sanıyorum bu çalışma -ki gelecek yılın ortasında biter- hem sağ-dindar hem de Atatürkçü-sol kesim açısından yeni bir tartışma alanı yaratacak. Bahsi geçen düşünürlerin metinleri çok sınırlı bir uzman kesimin dışında pek bilinmiyor. İnsanlar kendi tarihlerini, felsefe tarihlerini bilmiyor. Amacım bu metinleri okurların dikkatine sunmak ve ayrıca metinlerin ön kısmına yazacağım sunuşlarla farklı bir bakış açısı getirmektir.

    Aydınlanma düşüncesi

    VD: Felsefe açısından yeniden doğuş olarak da isimlendirilen Rönesans ve Hümanizmle başlayan ve daha sonra düşünce tarihinde muazzam bir etkide bulunarak insanlık tarihini adeta köklü bir şekilde dönüşüme uğratan Aydınlanma döneminin; ana
    hamlelerini ya da ana başlıklarını nasıl sıralarsınız?

    SU: Aydınlanmanın iki ana hedefi vardı. Bunlardan biri krallıklardı, hanedanlardı ki yüzyıllardır halkı sömürüyor ve onları geri bir bilince ve yaşam koşullarına mahkum bırakıyorlardı; ikincisi ise Katolik kilisesiydi ki kilise, monarşilere ideolojik-meşruiyet temeli sağlıyordu. Kant’ın sözleriyle ifade edersek, Aydınlanma kısaca insanın “aklını kullanmaya cesaret etmesidir!” Halk kitleleri, baskı altında tutulurken aynı zamanda akıllarını kullanmaları da yasaklanıyordu ki bunlar hurafelerle, batıl inançla, tabularla engelleniyordu.
    İnsanlar özgürce düşünemiyor ve kendi hayatları üzerinde söz sahibi değillerdi. Halk aşağıdan yukarıya doğru, bir yanda kilise, diğer yanda ise toprak ağalarına ve kraliyet rejimine kesin kes itaat etmek durumundaydı. Aydınlanma, zihinleri batıl inançtan, hurafelerden ve yanlışlığı on kez kanıtlanmış tabulardan arındırdı. Tabii batıl inanç sadece dinlerle alakalı değildir, aynı zamanda kulluk sisteminin zihinlerde kabul edilmesidir ki Aydınlanma zihinleri teslim alan her şeyi parçalayıp bir kenara atmıştır.

    VD: Rönesanstan Aydınlanma çağına kadarki dönem, yığınların etkin bir şekilde katıldığı devrimler çağıdır  aslında. Toplumsal koşullar mı Rönesans ve Aydınlanma’ya yol açmıştır? Bu bir mecburi istikamet miydi? Neyin tezahürüdür?

    SU: Büyük devrimleri veya büyük toplumsal hadiseleri tetikleyen şey toplumsal koşullardır. Rönesans’tan önceki durumu göz önüne getirirsek: Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra neredeyse Avrupa’nın tamamı önce küçük devletlere ve beyliklere bölünmüştü, sonra ise halklar Hıristiyanlaştırılmıştı. Sanki hiç varlık göstermemiş gibi Roma’nın ihtişamından hiçbir şey kalmamıştı.
    Üretim alanı çoraklaşmış, insanlar kırsala sığınmış (çünkü en güvenli yerler oralardı) ve sadece doğal üretim, küçük çapta ürün değiş-tokuşunun olduğu, ticaretin durma noktasına geldiği, paranın ortadan kalktığı, merkezi otoritelerin dağıldığı bir durumdan Katolik Kilisesi durumdan kendine vazife çıkarmış ve neredeyse Avrupa’yı yeniden dizayn etmişti.
    Ticaret, eğitim, yönetim, bilim, bürokrasi, diplomasi namına ne varsa onun tekelindeydi. Umberto Eco’nun Gülün Adı romanını düşünün, durum aynen öyleydi. Devletleri de kilise belirliyor, hanedanları o tayin ediyor, evlilikler tertipliyor vs. 13. yüzyıldan sonra İslam uygarlığının da çöküşüyle birlikte bırakılan boşluk önce İtalyan kent devleti -ki bunların başında Ceneviz ve Venedik gelir- adım adım önce ticareti canlandırma, sonra kentlerin inşası, kültür ve sanat hayatının hareketlenmesi ve ardından insanın kendini keşfi geldi. Yani kilisenin iddia ettiği gibi insanın lanetli olmadığı, önünde yaşaması gereken muhteşem bir hayatının olduğunun keşfi. Bu hümanizmdi. Ardından bilim, kültür ve sanatın diğer alanları geldi ve o güne kadar kilisenin ileri sürdüğü birçok şeyin gerçek olmadığı anlaşıldı. En başta evren modeli, sonra bu dünyanın anlamı, öbür dünyanın varlığının sorgulanması vs… Kilisenin kurduğu düzen orasından burasından çatırdayınca, kurduğu surlarda gedikler açıldıkça, insanlar dışarıya bakıp “dünya sizin tarif ettiğiniz gibi değilmiş” diyerek uyandı ve böylece Rönesans başlamış oldu.
    Bu gelişmeyle birlikte İslam kültürü üzerinden tanışılan Yunan edebiyatı, siyaset bilimi ve felsefe -ki bunların büyük bir kısmı aynı zamanda İbn Sina, Er-Razi, İbn Rüşd’ün eserleriydi- “dünyanın anlatıldığı gibi olmadığını” gösterdi. Üstyapı dediğimiz, siyaset, kültür, bilim, sanat alanında, yani aydınların uğraş alanında başlayan tartışma ve sorgulama altlarda da, yani köylerde de başlamıştı. Köyler kilise papazlarının yanı sıra beylerin ve toprak ağalarının denetimindeydi. Feodal düzen, ağır koşullarda sürdürülen insan sömürüsüne dayanıyordu. Önce bu sorgulandı, yaşam koşullarının Tanrının bir buyruğu olmadığı, anlatılan ve korunması gereken mevcut düzenin, kilise ve beylerin-toprak ağalarının rahat yaşamları için uydurulduğu dillendirildi ve bu gelişme itirazlara, büyük isyanlara, onlarca yıl sürecek olan köylü isyanlarına neden oldu. Tarih 1530’du.
    Aynı tarihlerde bilim, felsefe ve kültür hayatında da değişiklik talepleri dillendirildi ki bunun başını Kopernik, Bruno, Kepler, Luther, Thomas More, Erasmus, Galileo, Bacon ve diğerleri çekti. Artık düzen savunulamaz hale gelmişti. İsyanları, yönetim değişiklikleri takip etti ve ardından da yeni siyasi talepler geldi. Maddenin hareketinin ne olduğunu araştıran ve sorgulayan bakış açısı, zamanla bilime, toplumsal hayata ve siyasi yönetimlere de sirayet etti. Yeni insan tipi, yeni devlet ve yönetim anlayışı, yeni inanç sistemi, yeni yaşam tarzı, yeni ticaret kuralları, yeni bilimsel yöntem vs..
    Bütün bunları sonradan Aydınlanma düşüncesi takip etti ki bunu az önce açıklamıştık: Ey insan, aklının kullanmaya cesaret et! Sakın başkası tarafından güdülme! Her şeyi aklın süzgecinden geçir ve sana anlatılanlara inanma!”

    Felsefe ve bilim

    VD: Felsefe ne işe yarar? Bilim, siyaset, kültür ve sanat hayatında nelere dokunmuştur?

    SU:Felsefe, sanıldığı gibi sadece büyük dâhilerin kendi aralarında anlaşılmaz kavramlarla yürüttükleri tartışmalar değildir. Felsefe, bizim gibi ölümlü insanların kendi hayatlarını düzenledikleri, kolaylaştırdıkları bir düşünce sistematiğidir. Sistematiği derken de bir tarz, yöntem ve metottan bahsediyorum. Bunu herkes öğrenebilir, ancak bunun yapılabilmesi için hayatımızın anlamının, meşgul olduğumuz işin, yaptığımız ve el attığımız çalışmaların, insani ilişkilerimizin ve içinde yaşadığımız toplumun esastan sorgulanmasına hazır olmak gerekir. Ön-kabullerden hareket etmeden, hayatın nasıl olabileceğini ve olması gerektiğini düşünmek. Buradan hareketle de neyin nasıl yapılması, neyin öncelikli olması gerektiğini kavramak ve hayatı bir bakıma kolaylaştırmaktır.
    Felsefe hayatın kolaylaştırılması, planlanması, anlamlandırılmasını sağlar.
    Tüketim toplumu bize sürekli tüketmeyi ve tüketerek mutlu olmayı, mutluluğu tüketimde bulmayı dayatıyor. Eğitim alanında böyle, evde böyle, iş hayatımızda ve insan ilişkilerimizde de böyle. Teknolojinin yarattığı yeni olanaklar her şeyin hızla üretilmesine, dağıtılmasına ve tüketilmesine imkan tanıyor. Bu doğal olarak insan ilişkilerine de yansıyor. Sürekli nedensiz bir şekilde yenilik ve değişiklik arıyoruz, çünkü kısa bir süre sonra her şeyden sıkılıyoruz. Kesinlikle yenilik ve değişikliğe karşı değilim. Bunlar iyidir, ancak “ne için yenilik ve değişiklik?” diye sormamız lazım. Bize reklamlar, eğitim, gelenek, alışkanlıklar, televizyon ve sosyal medya üzerinden dayatılan, herkesin düşünmeden benimsediği, olmazsa olmaz bulduğu, adeta sürü psikolojiyle benimsenen anlayış ve yaşam tarzını benimseyecek miyiz, yoksa aklımızı kullanıp, dayatılanı sorgulayıp, analitik düşünüp kendi yöntemimizi, tarzımızı mı bulacağız? Bunun nasıl yapılması gerektiğini bize felsefe öğretir. Aynı zamanda felsefe sanıldığı gibi anlaşılmaz, insanı yoran bir uğraş da değildir. Aksine eğlenceli, düşündüren ama başarıların yakalanmasıyla birlikte insanı motive eden bir uğraştır. Felsefeyle haşır neşir olunca, olgular arasındaki derin bağları, anlamları kavradıkça, yaşam koçuna ihtiyaç da duymuyorsunuz. Felsefe size, her fırsatta önünüze sürülen kişisel gelişim kitaplarının da anlamsızlığını, yüzeyselliğini ve sıradanlığını, oradan buradan aşırma manasız söz yığını olduğunu da kavratır.
    Bu açıdan felsefeyi herkese tavsiye ederim.
    Felsefe oradan oraya savrulmanızı önler, size hayat kılavuzu olur.

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    İlgili Makaleler

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Minnettarım…

    MİNNETTARIM...Değerli Arkadaşlar,son 5. ciltle birlikte Dünyayı Değiştiren Düşünürler serisi tamamlanmış oldu. Kuşkusuz bu seri içinde en özgün ve en çok emek gerektiren...

    TÜYAP İmza Günü 9 Kasım Cumartesi

    Dünyayı Değiştiren Düşünürler tamamlandı...5. cildi eksik olanlar ya da tamamını imzalatmak isteyen okurları beklerim...Kafka Kitap standı, 3. Salon, Stand no: 3104.

    Son Taş da Yerine Oturdu Dünyayı Değiştiren Düşünürler Serisi Tamamlandı

    Bu kitapla birlikte 5 cilt olarak tasarlanan “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” serimizi de tamamlamış oluyoruz. “Felsefenin şafağı” olarak adlandırdığımız ilk anlardan başlayarak uygarlık...

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler