Hepimiz Böyle Zombileşiyoruz!

Şüphenin Tarihi
Aralık 7, 2021
Vicdanımız Neden Var?
Mart 16, 2022

Momo’yu yeniden hatırlamak ya da öldüren sosyal medya

Geçenlerde bir yemek davetindeydik. Sarıyer’in nezih lokantalarının birindeyiz. Çaprazımızdaki masada genç bir aile oturmakta.

Anlaşılan genç karı koca, biricik çocuklarıyla birlikte dışarıda yemek yemeyi tercih etmişler. Birkaç dakika sonra da masamdaki sohbete etkin bir şekilde katılmaktansa aileye dikkat kesilmeyi tercih ettim.

Tabii ki masamdaki sohbetin sıkıcı olmasından değil, bilakis çok ilginç konulardan bahsediyorduk, fakat genç ailedaha önemli geldi. Çünkü bir sosyal bir deneyle karşı karşıyaydım.

Topu topu üç kişiden oluşan genç aile, birbirileriyle neredeyse hiç konuşmadan, yani en zorunlu birkaç kelimeyi bile sarf etmeden bir saate yakın oturdu. Herkesin önünde bir akıllı telefon (İngilizcesi Smartphone) vardı ve masadan kalkana kadar datelefonlarıyla meşgul oldular.

Herkes şık giyinmişti, sözüm ona toplumsallaşmak için dışarıya çıkılmıştı, ama nerde…

Suratları asık demeyelim ama donuktu…

Sosyal Medyanın Yarattığı Asosyal Birey

Toplumsallaşmamızı sağlaması gereken sosyal medyanın ve akıllı telefonların aslında sosyal ilişkilerimizi donuklaştırdığı, hatta bütünüyle kopardığına dair haberler okuruz ve insanların sıkça bu durumdan şikâyet ettiklerine şahit oluruz.

Hakikaten öyle mi?Henüz bizde karşılığı yok, ama pek yakında lügatimize de girecek olan bir terim var.“KopfUnten” veya “HeadDown” kuşağı…

Türkçesi “gözleri yerde”, “başı aşağıda” demek. Bu arada uluslararası ansiklopedi Vikipedi’de bile bulunmayan bir terim daha icat edilmiş: “Smombie”. “Smartphone”+”Zombi”= “Smombie”, yani “akıllı telefon” ile ”zombi”nin bileşiminden türetilmiş bir terim. Akıllı telefona bakmaktan zombileşmiş, yani ölmeden hortlak olmuş ölümlüler…

Avrupa’nın altı başkentinde (Amsterdam, Berlin, Brüksel, Paris, Roma ve Stockholm) yapılan bir araştırmaya göre akıllı telefon kullananların yüzde 17’si karşıdan karşıya geçerken telefonuna bakmaktan vazgeçmiyormuş. Buna otomobil kullanırken akıllı telefon kullananları da ekleyin ve sonra da yarattığı trafik canavarını düşünün…

Eskiden otobüslerde cep telefonu kullanmak yasaktı, dolayısıyla şoförler de kullanamazlardı. Bunlar sözüm ona elektronik aksamı bozuyor ve kazaya sebebiyet veriyordu. Sonra bu kalktı, ama bu kez de “konuşmak dikkati dağıtıyor, bunları kullanmayalım” denildi.

Ama şimdi adamın sadece kulağı değil, gözü de telefonda.

Yine Avrupa’da bir araştırma kapsamında 14 bin kişi gözlemlenmiş ve gençlerin (35 yaşın altında) yüzde 22’sinin yola bakmadan karşıdan karşıya geçtiği saptanmış. Bu nedenle de akıllı telefonlar insanların ahmaklığı yüzünden kazalara neden oluyormuş. Artık birçok büyük kentte tramvayların geçtiği yollarda yerler ışıklandırılmış. Gözü aşağıya doğru olanlar tramvay yolunun geçtiğini görsün diye…

İnsanları ne kadar uyarsanız da, uyarılara kulak asan yok!

Sosyal medya bizi toplumsallaştırmalıydı, akıllı telefon ise hem bizi yakınlarımıza yakınlaştırmalı hem de bize zaman kazandırmalıydı… Peki, gerçekte bu böyle mi?

Momo’yu Yeniden Hatırlamak

Şu sıralar Youtube’ta bir video dolaşıyor: “LookUp!”, yani “Önüne Bak!” ya da “BaşınıKaldır!” diye de çevirebiliriz. Tam 59 milyon kişi izlemiş. Sosyal medyanın daha doğrusu akıllı telefonların bizi nasıl yalnızlaştırdığını, vurgulu ifadelerle eleştiriyor.

İngiliz oyuncu Gary Turk’un hazırladığı bu videonun sloganı ise şu: “422 arkadaşım var ama yalnızım.” Ne kadar dokunaklı değil mi? Bazılarının binlerce Facebook, on binlerce Twitter arkadaşı var ama hâlâ yalnızlıktan şikâyet ediyor!

Şu ilginçliğe bakar mısınız, binlerce arkadaşınız var siz ıpıssız bir yerdeymişsiniz gibi yalnızsınız! İsterseniz deneyin! Şakası yok, ne kadar az sosyal medya arkadaşınız varsa o kadar toplumsallaşırsınız, tersi de doğru, yani ne kadar çok sosyal medya arkadaşınız varsa o kadar yalnızsınız!

Gözünü sevdiğimin diyalektiğin cilvesidir bu.Bu bir paradoks ama aynı zamanda bir gerçek! Zira zaman kazandırması gereken sosyal medya ve akıllı telefonlar, aslında zamanımızı çalan kollu kumar makinelerine dönüşmüş durumda.Eskiler mutlaka Momo’yu bilirler. Michael Ende’nin muhteşem romanı. Filmi de yapıldı. O da muhteşemdi. Romanını okuyacak “zamanı olmayanlar”, filmini de izleyebilirler. Ama Momo’yu çocuklarımıza mutlaka okutmalıyız. Tabii Momo’yu en çok da anne ve babalar okumalı ve filmini de izlemeliler.

Konusu basit, ama bir o kadar da etkileyici. Zaman Çalma Şirketi’nin gri suratlı ve Bond çantalı menajerleri, insanların harıl harıl zamanını çalmaktadırlar. Çalınan zamanımız ise puroya sarılarak havaya tüttürülmektedir. Tüttürenler ise gri suratlı ajanlardır. Bunlar, bizim zamanımızı çalarak hayat bulmaktadırlar.İçecekleri puro bulamadıklarında cehennemi boylamaktadırlar. Kitap müthiş bir kapitalizm eleştirisi içeriyor.Zamanı çalınanlar ise artık kimseyle ilgilenmez, eğlenmez, konuşmazlar olurlar…

Ama ölesiye çalışırlar. Gri adamların uğradığı diyarlar çoraklaşır hatta renkler bile soluklaşır…

Bugün baktığımızda sosyal medya ve akıllı telefonlar aynı işlevi görmektedirler. Hepimizin “yüzlerce” arkadaşı var ama yalnızlıktan yakınıyoruz.Yüzlerce “arkadaşımız” var ama iki laf edeceğimiz bir dostumuz bile yok.

Kapitalist Çark ve Sosyal Medya

Kapitalizmin modern esirleri durumundayız…

Yüzyıllar öncesinde kölelik vardı, ölesiye çalıştırılırdı insanlar.

Peki, kölelik bitti mi? Tabii ki hayır. Yalnızca yöntemleri ve aktörleri değişti, adına da “modern” kölelik denildi.Kapitalizm bizi akıllı telefonlara bağımlı kılarak ömrümüzü cebe indirmektedir. Çünkü sosyal medyada kaybettiğimiz her dakika, onlar açısından çarkın dönmesi anlamına geliyor. Facebook ve benzerlerinin borsadaki işlem hacmi 10 milyarlarca doları buluyor.

Biz kullanıcılar para ödemiyoruz, ama buna rağmen milyarlarca para dönüyor ortalıkta, neden acaba? Biz kullandıkça işliyor bu çarklar ve bugünün kapitalizmi de böyle çalışıyor.

Çok eskilerde kaldı; fabrikada demir dövmek, yeraltından maden çıkarmak, bantların üzerinde çamaşır makinesi üretmek…

Bugün bizden istenen çok basit, zamanın çoğunu sosyal medyada geçirmek.

Sosyal medyanın yalnızlaştırıcı etkisini hepimiz bir şekilde fark ediyoruz, ama şikâyet etmekten başka hiçbir şey de yapmıyoruz. Bu da ayrı bir paradoks tabii…Geçenlerde özel bir üniversitede doçent olan bir arkadaşımla konuştum bu konuyu. Söyledikleri dudak uçuklatıcı…

Eskiden dersliklerde telefonlar cepte dururmuş. Adı da zaten cep telefonu değil mi? Sonra “cepler” masanın üstüne konulmaya başlanmış, ama sınavlardaysa çantada dururmuş. Şimdi sınavlarda da masanın üstünde durur olmuş. Çünkü öğrenciler, telefonların çantaya konulmasını öneren hocaya şu tepkiyi veriyormuş:“Ama hocam, siz telefonumu çantaya koydurarak beni strese sokuyorsunuz. Ya acil bir durum nedeniyle aranırsam?!!!”

Gerçekten de inanılmaz, değil mi?

Araçları Amaç Haline Getirmek

Sosyal medyanın bir başka hastalığına daha değinmeden geçemeyeceğim.

Bu noktada özellikle twitçilere dokundurmam lazım. Takipçin ne kadar fazlaysa o kadar iyisin. Takipçileri memnun etmek için sürekli twit atmak lazım. Yoksa “deliğe süpürülüyorsun”.

Düşünebiliyor musunuz, koca koca akademisyenlerin, yazarların ve sanatçıların bazıları sürekli twit atıyor, sırf “gözden ırak” olmamak için!

Tabii bunun tuzakları da var. Twitter insanı sürekli herhangi bir konuda “ilk twit atan” olmaya zorluyor. Bu da erken analiz, erken teşhis vs. demektir. Analizin tutarsa ne âlâ, tutmazsa da silersin twitini. Bu kadar kolay yani.

Herkesin yeleği temiz olmalı, değil mi? Kimse lekeli kalmak istemiyor. Yani sosyal medya belası sadece zamanımızı çalmıyor, aynı zamanda bizi en erken, en hızlı yorum yapmaya veya paylaşımda bulunmaya iterek analizlerimizi de “zehirliyor”.

Bu da işin bir başka cilvesi…

Anlayacağınız, işin cılkı çıkmış vaziyette.

Her zamanki tartışma yeniden gündemde: Bilim ve teknolojiyi nasıl değerlendireceğiz.

Ve sosyal medyanın, siyasi ve toplumsal açıdan ne kadar etkin olduğu sorunu ise bir başka incelemenin ve yazının konusudur…

Sadık Usta
Sadık Usta
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır. / Isaac Newton

Bu konu başlığı ile ilgili düşüncelerinizi benimle ve diğer site ziyaretçileriyle paylaşmaktan çekinmeyin.

Araç çubuğuna atla