• Kitaplarım
  • Söyleşiler
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    İlericilik Din Karşıtlığı mıdır?

    Din ve Aydınlanma Konusuna Nasıl Yaklaşmalı?

    İbn Haldun hakkında yazdığımız yazıya bazı itirazlar geldi. Bu itirazlardan biri, İbn Haldun’u Rönesans ve Aydınlanma filozoflarının öncüsü olarak görmemize itirazdı. İkinci itiraz ise İbn Haldun’un yazılarındaki din, Kur’an-ayetleri ve Tanrı referansına rağmen onu Aydınlanmacı, akılcı ve bilimden yana göstermemize yönelikti. Bu arkadaşlara göre yazılarında sürekli ayetlerden örnekler veren, Tanrıya ve peygambere atıfta bulunan birinin (İbn Haldun) akılcı, Aydınlanmacı ve bilimden yana görülemeyeceği ve hatta sol geleneğe hiç yakışmayacağıdır. Bu görüşe göre din ve Tanrıyı referans veren İbn Haldun gericidir. Peki bu doğru mu?

    Dini Referans Vermek Her Zaman Gericilik mi?

    Birinci şıktaki eleştiriyi ileriki haftalarda daha kapsamlı olarak ele alacağız, fakat bu görüşü savunan arkadaşlara tavsiyemiz, kendi kitaplarımızdan bahsetme pahasına da olsa, Dünyayı Değiştiren Düşünürler’in 2., 3. ve 4. cildinde yer verdiğimiz Rönesans ve Aydınlanma filozoflarının (Descartes’tan Kant’a ve sonra Hegel’e kadar) yazdıklarını İbn Haldun’un yazdıklarıyla karşılaştırmalarıdır. Söz konusu çalışmalarda Rönesans ve Aydınlanmanın büyük filozoflarının görüşlerine yer veriyoruz. 

    Kısaca bir kez daha tekrar etmekte yarar var, İbn Haldun, Rönesans ve Aydınlanma felsefesinin öncülerinden biridir. Bu görüşümüzü (İbn Haldun’un dini referans alan görüşlerine rağmen) ileriki dönemde daha etraflıca açıklayacağız.

    Şimdi gelelim ikinci şıktaki eleştiriye, yani İbn Haldun’un dini ve Tanrıyı referans almış olması meselesine…

    Başlamadan biz de bir konuda eleştirimizi yapalım: Bazı Atatürkçü-Sol çevrelerdeki (herkesi kastetmiyoruz, lütfen herkes üstüne alınmasın!) bir anlayışa göre Aydınlanma demek, din karşıtlığı ve ateistliktir. Bu anlayış, Aydınlanmanın ruhunu anlamamaktır. Aydınlanma salt dinci gericilikle mücadele değildir.

    Böyle düşünen varsa esasta yanılıyor demektir…

    Bu yanılgı nedeniyledir ki Türkiye 1940’lı yıllardan itibaren yeniden gericiliğin kollarına atılmıştır. Sanıldığı gibi Türkiye, Batı’nın değerlerinden koptuğu için gericiliğin kollarına atılmış veya tarikat ve cemaatlere yol verilmemiştir, tersine emperyalizmin kucağına atıldığı için yeniden tarikatların ve cemaatlerin palazlanmasına, hortlamasına izin verilmiştir. Yani düzeneğin yönüne dikkat edin lütfen, biri neden diğeri sonuçtur yoksa tersi değil.

    Neden?

    Çünkü NATO konseptine göre Türk pazarının Batının sömürüne açık olabilmesi için solun ezilmesi; Sovyetler Birliği’nin güneyden kuşatılması ve “Rus Ayısı”nın Akdeniz’in sıcak sularına inmesinin engellenmesi için sağcı örgütlenmenin ve dinciliğin palazlandırılması gerekiyordu. Bunun için Türkiye’nin sözüm ona komünizme eğilimli kesimlerinin (siz bunu devrimci Kemalistler ve sosyalistler olarak anlayın) önünün kesilmesi ve hatta devletin bütün kademelerinden tasfiye edilmesi gerekiyordu. Bu nedenle Nazım Hikmetler hapislerde süründürüldü, bu nedenle ilerici hocalar üniversitelerden tasfiye edildi, bunun için Köy Enstitüleri kapatıldı ve bunun için ilerici ve sosyalist örgütlenme henüz tohum halindeyken ezildi; bunun için sendikalaşma girişimleri anında yok edildi. Türkiye’nin son 70 yılı, aynı zamanda solun, akıl ve bilimden yana aydınlarının hapse atıldığı, öldürüldüğü ve sürgüne gönderildiği yıllardır…

    Ne yazık ki birçok Atatürkçü aydın, bürokrat, asker ve siyasetçi, yıllarca bu duruma sadece sessiz kalmamış, aynı zamanda hem bütün bunları gerekli görmüş hem de bizzat bunların uygulayıcısı olmuştur. Ne yazık ki söz konusu Atatürkçü-Laikler Batı’nın kuyruğundan ayrılamamışlardır. Boşaltılan yerlere kimlerin getirildiğini bugün görüyoruz. Yılanı koynumuzda büyüttüğümüz bugün açıkça görülüyor ama çok geç…

    Peki bunlar olurken öbür tarafta ne oluyordu?

    NATO ve siyasal iktidarlar tarafından kurdurulan, desteklenen “Komünizmle Mücadele Dernekleri”ne, sağcı ve dinci gazetelere, mecmualara,  yayınevlerine devletten oluk oluk para akıtılıyor, bunların önleri açılıyor ve devlet kademesinde yükselmeleri için her şey yapılıyordu. Bu sayede hem toplum tarikat ve cemaatlerin kucağına atıldı hem de devletin bütün kademeleri bunlarla dolduruldu. Atatürkçüler sandılar ki tarikatlar, cemaatler ve dini vakıflar yasalarla yasaklanınca, Kur’an Türkçeye çevrilince, Diyanet İşleri Başkanlığı devletin denetimine alınınca tehlike savuşturulmuş oldu…

    Ne büyük gaflet…

    Bugünkü AKP iktidarı, son 70 yılda ekilen tohumların boy vermiş halidir. Palazlanmalarının nedeni toplumun din ve Tanrı inancı değil, Batı’yla bütünleşme ve emperyalizmle kucaklaşma programının uygulanmış olmasıdır. Ne zaman ki Ergenekon-Balyoz sürecinde askerler, aydınlar, gazeteciler ve Kemalistler hapse atıldı, işte o zaman Atatürkçülerin bir kısmı uyandı ve artık kurdukları devletin kendilerine ait olmadığını anladılar…

    Gerçi henüz uyanamayanlar da var ya…

    Kısacası Cumhuriyet döneminde yürütülen Aydınlanma, salt dinci gericilikle mücadele olarak kavrandığı için emperyalizme, Batı ile kucaklaşmaya itiraz edilmedi. Emperyalizme karşı durmak salt vatan savunması, bağımsızlık sorunu değildir; emperyalizm aynı zamanda kültürdür, kafamıza sokulan önyargılardır, kapitalizmin üretim, bölüşüm ve tüketim sistemidir vs…

    Aydınlanma Salt Din Karşıtlığı mıdır?

    Daha önceki bir yazımızda belirtmiştik, bazıları için tekrar olabilir; Immanuel Kant Aydınlanmayı, “o günkü iktidarların ve çağ dışı kurum ve anlayışların güdümünden kurtulmak” olarak açıklıyordu.  Aydınlanmayı “irade sahibi olmak, özgürleşmek için eyleme geçmek ve buna cesaret etmek” olarak tarif ediyordu. “Aydınlanma; özgür, başı dik, içinde yaşadığı dünyanın önyargılarından ve alışkanlıklarından kurtulan, aklını kullanmayı bilen insan yaratma” çabasıydı. Kant bu “buyrukları” o gün, yani 18. yüzyılın sonlarında belirtmişti, ama bugün yaşasaydı eskinin davulunu çalmazdı; günümüzün sözüm ona modern iktidarlarına da kafa tutardı. Günümüzün modern mantıksızlıklarına, akılsızlıklarına, hurafelerine ve batıl inancına; kısacası modern alışkanlıklara, önyargılara ve akıldışılıklara da karşı çıkardı.

    Bugünün en büyük batıl inancı, içinde bulunduğumuz kapitalist sistemden kurtulunamayacağı düşüncesi değil midir? Özgürlük, salt yasalar karşısında özgür olmak değildir; özgür olmak ekonomik, kültürel ve siyasi altyapıya da sahip olmaktır. Bunların hangisi var?

    Kısacası Kemalist-Sol çevrelerin Aydınlanmanın günümüzdeki yeni tarifini yapmaları zorunludur. Kant’ın 250 yıl önce söylediklerini tekrar etmek Aydınlanmacı olmak için yetmez. Kant bize her dönemde aklı elden bırakmamayı, sorgulamayı ve eleştirel tutumu devam ettirmeyi önermişti.

    Şimdi diğer soruna geçebiliriz…

    Hayvanlardan Farkımız ve Tanrının Keşfi

    Peki İbn Haldun dini referans gösteriyor diye akılcı olamaz mı? Bu iddiayı çürütmek için sadece bir argüman kâfidir. Eğer sadece dini ve Tanrıyı referans göstermeyenleri, yani Tanrıtanımazları Aydınlanmacı olarak ilan etseydik, o zaman elimizde hiçbir filozof ve Aydınlanmacı kalmazdı.

    Tanrı kavramının zihinlerde ortaya çıkması, insanın topluluk aşamasının ilk dönemlerine kadar götürülebilir. O Tanrı, bizim bildiğimiz “tek-Tanrı” değildi fakat insanın ve doğanın kaderine hükmeden basbayağı bir veya çok Tanrıydı. Büyü, kutsal ruh, yücelik, ulaşılmazlık ve sonra Tanrı ve din olgusu, insanlık tarihinin en eski dönemlerinden itibaren görülmektedir. En eski bulgular, insanın düşünmeye ve soyut şeyler tasavvur etmeye başladığı andan itibaren madde üstü ve her şeyi yöneten-belirleyen bir varlığa inandığını göstermektedir.

    İnsanoğlu ilk başlarda, henüz küçük topluluklar halinde yaşarken, tıpkı hayvanlar gibi, yeni karşılaştığı her ilginç ve nedenini kavrayamadığı şeyin ardında yüce bir ruh aramıştır. Hayvanlar yeni keşfettikleri nesnelerle doğanın bağrında ve onunla iç içe yaşamayı öğrenir, insanoğlu ise yeni keşfettiği her yeni nesneyi ihtiyaçlarına uygun hale getirmeye ve bu nesnelerle sorunlarına çareler üretmeye çalışmıştır. Bu sayede önce doğayı sonra da kendi varlığını keşfetmişti. Ardından da olguların temelindeki nedensellikleri anladıkça onun yüce bir güç tarafından yönetilmediğini anlamış fakat bu kez de o yüce gücün, anlamını çözemediği başka bir olgunun nedeni olduğunu düşünmeye devam etmişti.  Yani nedenini bildiklerinin “Tanrıdan” kaynaklanmadığını ama nedenini bilmediklerini de “Tanrının işi” olduğunu düşünmeye devam etmişti. Bu hep böyle olagelmiştir çünkü insanın en önemli özelliği sırrını çözemediği olaylara ve gelişmelere madde-üste, metafizik anlamlar yükleme yetisidir. İnsan zihni önce şaşırır merak eder, sonra merak ettiği sorunu kafasında çözer fakat doğa ve evrende çözemediği, yani aklının almadığı şeyleri ise kendinden daha “büyük” olan bir varlığa havale eder. İnsan bu sayede düşünmekte, sorgulamakta, sırrın esrarını çözmekte, ufkunu genişletmekte fakat buna rağmen Tanrı düşüncesinden vazgeçmemektedir. Çünkü insanın endişeleri ve korkuları hayvanların bunları algılayışından farklıdır. Hayvan da korkar ve endişe duyar. Fakat çareyi kaçmakta veya kendini savunmakta bulur. İnsan öyle yapmaz. İnsan korkusunu ve endişesini yönetmeye ve yönlendirmeye çalışır. Bunun yaparken de hayattaki tesadüfleri Allahın işi zanneder; olasılıkları iradesiyle yani maddi ve manevi gücüyle yönetebileceğini düşünür; kolaycı ve faydacı düşünerek nedenini çözemediği duygularının yüce bir gücün ona bahşettiği bir mükafatın veya cezanın sonucu olduğunu düşünür.

    İnsanoğlu açısından doğa ve nesne onun ihtiyaçlarına yanıt vermek için vardır. Zihnimiz bize her şeyi araç haline getirmeyi öğretir. İlk insanlar için de bu böyleydi. İlk insanlar ihtiyaçlarına doğrudan yanıt veremeyen, araç haline getiremediği, gücünden korktuğu şeyleri kutsallaştırdı, onları büyü yoluyla denetim altına almaya  çalıştı. İşte bu sürecin sonunda Tanrı kavramı ortaya çıktı. Tanrı kavramını toplumsal düzeni tahkim etmek ve ahlak ilkeleri oluşturmak için kullanmaya başladığında ise din olgusu ortaya çıktı.

    Tanrı kavramını keşfetmek insanoğlu açısından soyutlamanın doruğuydu ve zihinsel bir devrimdi. Bununla sadece denetim altına alamadığı güçleri iradesiyle etkilemeye çalışmadı, aynı zamanda zihninde toplumsal yaşamına norm ve düzen verecek, çalışmasını belli bir disiplin altına alacak, üretkenliğini artıracak, yaşam enerjisini çoğaltacak, yaratıcılığını kışkırtacak, bilimsel merakını tahrik edecek bir idol, doğa üstü bir varlık da yarattı. Sanırız Tanrı kavramını keşfetmemiş olmak, insanoğlunun zihinsel düzeyinde büyük bir gerilik olurdu. Kim bilir belki de bugün hâlâ doğal ortamlardaki hayvanlar gibi gibi yaşıyor olurduk…

    Kısacası Tanrı kavramı ve din olgusu, insanoğlunun toplumlaşallaşabilmesi, uygarlaşabilmesi ve ilerleyebilmesi için zorunluydu. Tarihte devrimci roller oynayan her kavram ve olgu gibi Tanrı ve din kavramı da zamanla sömürü ve baskı düzeninin araçları haline getirildi.

    Bazıları sanıyor ki Tanrı kavramı yaratılmasaydı, insanlık daha özgür ve daha aydınlanmış olacaktı. Bu batıl bir inançtır. İnsanlık bu kavramları daha ileriye atılmak ve gelişmek için keşfetmiştir. Bu soruna diyalektik yaklaşmayanlar, olguları kendi tarihsellikleri içinde görmeyen ve değerlendirmeyenler, ileri olanı gerici, gerici olanı da ilerici yapabiliyorlar.

    Tanrıyı İspat Etmek Mümkün mü?

    Tanrı kavramına sahip olmak salt gerilik değildir; o bu kadar kötü olsaydı, eğer din eksenli düşünmek gerilik olsaydı, tarih hiçbir filozofu ortaya çıkaramazdı. Filozof olabilmek için bile Tanrı kavramı üzerine düşünmek gerekirdi. Tarihsel süreçte, uygarlık tarihi incelendiğinde görülecektir ki, felsefenin gelişmesine, bilimin gelişmesine en büyük katkıyı yapanların arasında birçok Tanrıya inanan düşünürler vardır. Aynı şekilde ateist filozof ve bilim insanlarının katkıları da olmuştur…

    Tanrıyı inkar edenleri dinsizlikle suçlayan, Ateistleri günahkarlar olmakla suçlayan Platon aynı zamanda felsefe tarihine muazzam bir yenilik de getirmiştir. Yine aynısını Aristoteles için de söylemek mümkün değil mi? İnsanlık birçok bilimsel bulgunun ilk tezlerini, nüvelerini Aristoteles’ten öğrenmedi mi? Eğer Platon ve Aristoteles büyük filozof ve Aydınlanmacı oluyorlarsa, İbn Haldun hayli hayli olabilir.

    Büyük filozoflar ve düşün insanlarının birçoğu Tanrının varlığını kabul ederler. Elbette, kabul etmeyenler de var. Ne biri ne de öteki bundan dolayı Aydınlanmacı ve ilerici olmaktan men edilebilir.

    Aslında Tanrı’nın varlığı-yokluğu tartışmasının sonu da yoktur. Bugüne kadar kimse ne Tanrının varlığını ne de yokluğunu kanıtlayabilmiştir. Aklı olan düşün ve siyaset adamları bu tartışmaya doğrudan girmemişlerdir, çünkü bu bir inanç ve vicdan sorunudur…

    Din Siyaset İlişkisi

    Tanrının ve kutsal kitapların baskı ve sömürünün aracı yapılmasına karşı çıkmak ne kadar doğruysa, Tanrıya inanan, iyi bir mümin olan düşünürleri akıl ve bilim dışılıkla suçlamak da o kadar yanlıştır. Tanrı ve dine inanmak, bir kültürel sorundur ve toplumların özgürleşme davasının tali sorunlarındandır. Toplumların özgürleşememesinin esas nedeni dini inançlar değildir, aksine bu kültürel olguları halkı aldatmak için kullanan iktidarların varlığıdır. Din olgusu baskı ve sömürü düzeninin kabul görmesi için ideolojik bir alan yaratır, toplumda tevekkül kültürünün yayılmasına katkıda bulunur, kaderciliği kabul ettirir, fakat bütün bunlar din tarafından değil, dini kullanan iktidarlar tarafından bilinçlice yapılır.

    Devrimciler din olgusunu tartışmak durumunda kalmışlardır. Marx “din halk açısından afyondur, yoksulun teselli bulma aracıdır” demiştir, fakat Tanrısızlığı tartışan metinler kaleme almamıştır. Çünkü din konusu, iktidar sorunun doğrudan konusu değildir. İktidar mücadelesi yürüten devrimciler ki Atatürk bunların başında gelir, dinin toplum hayatını belirlemesine karşı çıkmış; onu olması gereken yere, vicdanlara ve inanç dünyasına hapsetmişlerdir, fakat onun varlığını veya yokluğunu tartışarak gereksiz yere halka yabancılaşmamışlardır.

    Ayrıca, Ortaçağ’da köylülerin katıldığı birçok devrimci ayaklanma, tarikat ve mezheplerin önderliğinde yürütülmüştür. Nizamül Mülk Siyasetnamesi’nde bunların onlarcasından bahseder. Avrupa’nın köylü isyanlarına önderlik eden ve mesleği papazlık olan birçok devrimci (Jan Hüs, Thomas Müntzer) vardır. Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal gibi halk önderleri hem baskı ve sömürü düzenine karşı çıkıyor; bir bakıma halkın aydınlanmasına, bilinçlenmesine ve kendi iradesine sahip çıkmasını sağlıyorlardı hem de Tanrıya inanıyorlardı. Bunları akla ve bilime aykırı olmakla suçlamak ve küçümsemek büyük bir yanlıştır. Aklın zirvesi, ezilenleri, sömürülen yoksulları despot ve sömürücü iktidarlara, dini ve dini kurumları kendi çıkarlarına alet eden iktidarlara karşı isyan ettirmektir.

    Dinler insanlık tarihinin bir olgusudur. Din ve Tanrı kavramı, kökeni on binlerce yıl öncesine dayanan derin kültürel geleneklerden beslenir. Bu köklerden kaynaklanan geriliklere karşı verilen mücadeleyi başarıya ulaştırmak salt din ve Tanrı kavramına karşı mücadeleyle değil, toplumların içinde bulundukları ekonomik ve siyasi koşulları değiştirmekle mümkündür.

    Günümüzde hortlatılan dinci dalga, sadece Müslüman ülkelerle sınırlı da değildir. Avrupa ve ABD toprakları türlü türlü sözüm ona modern mezhep ve tarikatlarla örülmüştür. İrrasyonalite bütün dünyanın baş belasıdır ki bunun temelinde, umutsuzluk, mutsuzluk, yalnızlık, bezginlik ve hiçbir işe yaramama hissinden kaynaklanan karamsarlık, hınç, öfke ve ölçüsüzlük yatmaktadır. Tabii ki emperyalist merkezler her türden dinci girişimi, tarikatlaşmayı sözüm ona kültürel farklılık adı altında hoşgörüyle karşılamakta ve hatta maddi açıdan desteklemektedir.

    İbn Haldun’u dini ve Tanrıyı referans aldı diye akıldan ve bilimden uzak görenler Aydınlanmanın şahı Kant için ne diyeceklerdir? Kant Tanrının varlığını hiçbir şekilde tartıştırmaz, ona toz kondurmaz; ama din ve toplum işlerinin, inanç ve bilim işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini de her fırsatta ifade eder ki eserleri de bu nedenle ölümünden sonra bile yasaklar listesinde kalmaya devam etti…

    Aynı şey Atatürk için de söz konusu değil midir? Atatürk’ün dinle ilgili kaleme aldığı metinler gözden geçirildiğinde O’nun din ve Tanrı kavramını tarihsel olgu ve toplumsal işlevi açısından değerlendirdiği görülecektir. Atatürk açısından her şey açıktır, toplumların ilerlemesine yararlı olan her şey iyidir, ilerlemeyi köstekleyen her şey de kötü. Atatürk din ve inanç sorununu akılla ele almış ve bu olguları bir inanç ve vicdan sorunu olarak görmüştür. Yapılması gereken bunun denetim altına alınmasını sağlamaktır ki O da bunu yapmıştır.

    Ortaçağ’da yazılan metinler din referanslı olmak zorundaydı, çünkü bu basit bir akılsızlıkla veya aldatma olgusuyla açıklanamaz. O günün insanının bilinci, kültürü, eğitimi ve ufku bunu zorunlu kılıyordu. Özel mülkiyeti ve ekonomik eşitsizliği bir Tanrı buyruğu gibi kabul eden günümüzün “aydınlanmış” insanları, belki de birkaç yüz yıl sonra sırf bunları savundular diye aydınlanmamış olmakla, aklı ve bilimi rehber edinmemekle eleştirileceklerdir. Ama bu da doğru değildir. Her kuşak kendi düşüncesini kendi ideolojik kavramlarıyla, kültürel örgüsüyle, siyasi ufkuyla ve bilimsel kavrayışıyla ifade eder ve ona göre etkin olur.

    Aynı durum İbn Haldun için de geçerlidir.

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    İlgili Makaleler

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Çinli Filozoflar Öğretilerini Neden Sayılara İndirgiyorlar?

    Ütopya’ya Giden Yol… Çin felsefe ve siyaset geleneğinde program ve hedeflerin hep sayılara indirgendiğini görürüz. Örneğin Çin’in ilk Cumhurbaşkanı Sun Yatsen’in “Üç...

    Konfüçyüs’ten Siyaset Dersleri

    Konfüçyüs’e toplumsal sorunlara kafa yoran ve toplumları değiştirmeyi amaçlayan politik insanlara ne yapmaları gerektiği sorulduğunda şöyle buyurmuş. 1. Eğer bir...

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler