• Yazılarım
  • Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Ortaçağ Kavramı Nasıl Üretildi?

    Yeniden merhaba…

    Neredeyse bir buçuk yıla yakın bir zamandır yazmakta olduğum Dünyayı Değiştiren Düşünürler’in 5. kitabı, Odatv yazılarına ara vermemi zorunlu kılmıştı. Şimdi yeniden kaldığımız yerden yazılara devam edebiliriz…

    Tabu ve Önyargıların Direnci

    Çağdaş bilimsel yöntemin babası Francis Bacon’ın trajik bir hayatı var. Başbakanlıktan azledilmesinin sebebi bir rüşvet olayıdır. Yargılanır ve ölüme mahkum edilir. Ama sonra kral tarafından affedilerek sürgüne gönderilir. Sürgünde boş durmaz Bacon, modern bilimin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin ilkeler belirler: Gözlem ve deney.

    Bacon, Novum Organum Scientiarum (Yeni Bilimin Araçları) kısa adıyla Novum Organum adlı eserinde toplumun kılcal damarlarına nüfuz etmiş önyargılara, yani onun deyimiyle tabulara, karşı mücadele etmenin toplumsal gelişme açısından ne kadar zorunlu olduğunu döne döne vurgular.

    Bacon’a göre bilimsel olgulardan hareket etmeyen bağnaz tartışmalar, hayattan kopuk olmaları nedeniyle havanda su dövme işine benzerler. Bunu anlatmak için de Ortaçağ’da sıklıkla başvurulan boş bir tartışmaya, yani şu ünlü “atın ağzındaki dişlerin sayısına ilişkin tartışmaya” dikkat çekermiş. (Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.2, s.79.)

    Bacon, bilimle uğraşanlara daima “önce doğru soruyu sormalısınız” diye tavsiyelerde bulunduktan sonra herkesi gafil avlayan tabuları şöyle sınıflandırmaktadır:

    – Görünüşün, gerçekle karıştırılması

    – Yüzyıllardır işlene işlene zihinleri dumura uğratan önyargılar

    – Olgularla ilgisi olmayan yanlış kavramlar

    – Bilim camiasında yerleşik olan ve akademisyenlerin zihinlerini bozan “Teatral tabular”

    Bu konuya sık sık değineceğiz fakat bugün esas amacımız, bilim dünyasında çok köklü bir şekilde yerleşik olan “Ortaçağın karanlık çağ olduğu” önyargısına dikkat çekmektir.

    “Önyargıları yıkmanın atomu parçalamaktan daha zor olduğunu” Einstein mı söylemişti? Kanımca doğru söylemiş. Hele bir de bu önyargılar, ilericilik adına kabul ediliyorsa!

    Yüzyıllardır Ortaçağ dönemi karanlığın, cehaletin, kötülüğün, barbarlığın, bağnazlığın ve şiddetin yayıldığı dönem olarak kabul görür. Kuşkusuz sayılan bu kötülükler, her dönemde olduğu gibi Ortaçağ’da da vardı. Ancak bunların sadece Ortaçağ’a has olgular olduğunu düşünmek derin bir önyargıdır. Bunun neden bir önyargı olduğunu ilerleyen haftalarda ara ara kaleme alacağım yazılarda açıklamaya çalışacağım. Bu kısa makaleyi Ortaçağ konusuna bir giriş yazısı olarak kabul edelim…

    Ortaçağ Kavramı Nasıl Üretildi

    Kavram ilk kez 16. ve 17. yüzyılda hümanist tarihçi ve dilbilimcilerce “Latince”nin gelişimini tanımlamak için kullanılır. Dilbilimciler Latinceyi “Eski Latince”, “Orta Latince” ve “Yeni Latince” diye üçe ayırırlar. Bu tasnif bir kez yapılınca bunu işlevsel bulan tarihçiler de aynı yolu takip ederek tarihi aşamalara bölerler.

    Sonra Alman tarihçi Christoph Keller, 1702’de, Üç Parçalı Tarih ya da Historia Universalis (Dünya Tarihi) adlı 3 ciltlik kitabında bu kavramı ilk kez tarih alanında kullanır. Böylece bu kavram, tarih biliminin kuralı haline gelir. Fakat o dönemde Ortaçağ kavramına henüz olumsuz bir anlam yüklenmemiştir.

    Nihayet bu kavram, Aydınlanma düşünürlerinin 18. yüzyılda çok severek kullandıkları kavram haline gelecektir. Çünkü onlara göre mücadele ettikleri eski rejim (Ancien Regime), yani Ortaçağ, insanlık tarihinin “en karanlık çağ”ıdır.

    Nitekim büyük İtalyan tarihçisi ve düşünürü Giambattista Vico, 1725’te Principj di Scienza Nuova d’intorno alla commune Natura delle Nazioni (Türkçede Yeni Bilim) adlı kitabıyla bu kavramı tarih biliminde yerleşik hale getirir. Tarihi “halkların sonsuz döngüsü” olarak tarif eden Vico, Yeni Bilim adlı eserinde üç aşamalı tarih kavrayışının çağlar önce Mısırlılar tarafından bulunduğunu yazar. Vico kitabında: “Dünya uluslarının içinden geçtiği üç süreci bize kadar ulaştıran Mısırlıların yaptığı üç çağ bölümlenmesinin içinden geçen [kavimler], eşit bir şekilde ve değişmeden devam eden [boyların] doğal hukukun bir sistemini kurarlar.” (s.43) Bu üç süreç şöyle ifade edilir:

    – Birinci çağ, “Tanrılar Çağıdır” ki bu çağda boylar, kendilerinin ilahi yönetimler altında yaşadıklarına inandılar.

    – İkinci çağ, “Kahramanlar Çağıdır” ve bu dönemde yönetimi ellerinde bulunduran aristokratlar kendilerini halktan üstün gördüler.

    – “Üçüncü çağ” ise, bütün insanların kendilerini eşit gördükleri “İnsanlar Çağ”ıdır. Bu çağda insanlar, halkın yönetimde etkin olduğu ilk [demokratik] yönetimleri inşa ederek monarşileri kurmuşlar.

    İnsanlık tarihini ilk kez üç aşamaya bölenlerin Mısırlılar olduklarını kaydettikten sonra Vico, bunu sonradan Marcus Terentius Varro’nun İlahi ve İnsani Kurumların İlk Çağları adlı kayıp kitabında bir kez daha kayda geçtiğini belirtir. Bu arada Vico, Yunanların birçok felsefi ve siyasi kavramı Mısırlılardan aldıklarını saptamaktadır ki bu konu da başka bir yazının konusudur.

    Vico’nun İbn Haldun’u ne kadar bildiğini saptayamıyoruz fakat İbn Haldun’da da “tarihin sonsuz döngü” içinde ilerlediğine ilişkin bir kavrayışı görüyoruz. İbn Haldun, kavimlerin gelişimini üç aşamada ele alır. Asaletle bezenmiş Bedevi kavimler (kahramanlık çağı), kentler kurarak medenileşirler. Yağma ve ganimetle palazlanan bu kavimler, medeniyetin getirdiği sefahat ve rahatlıkla birlikte kendi içlerinde bozularak çözülmeye başlarlar. Sonuç? Bu kavimler ya kendi içlerinde yıkıma uğrarlar ya da başka bir kavim saltanatlarına son vererek onların yerini alır. İbn Haldun’a göre bu süreç insanlık aleminin sonsuz döngüsüdür.

    Buradan aşamalı tarih şemasının yeniçağın bir buluşu olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim buna benzer şemalara ilkçağ yazarlarında da rastlıyoruz. Homeros’un çağdaşı Hesiodos (MÖ. 8 yy), insanlığın ahlaken bozulmasının kahramanlık çağından sonra baş gösterdiğini; kutsal alın teri ve el emeğinin yerini aristokratların doğumdan gelen avantajlarının aldığını söyler. Hesiodos, bu süreci “altınçağ”dan uzaklaşma olarak ifade eder. Hesiodos’a göre insanlık tarihi dört aşamadan oluşur: Altınçağ, Gümüşçağ, Tunççağ ve Demirçağ (Bkz. İlkçağ Ütopyaları, s.242 vd.). Hesiodos’a göre Altınçağın sona ermesiyle birlikte Pandora’nın Kutusu açılmış, kötülükler etrafa saçılmıştır.

    Ortaçağ mı Feodalizm mi?

    Yeniden Ortaçağ kavramına dönersek… Alman tarihçi Keller, Ortaçağ’ı İmparator Konstantin’in iktidara geldiği 4. yüzyılla başlatır ve İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesiyle, yani Doğu Roma’nın yıkılmasıyla sona erdirir. Sonraki tarihçiler kesin tarihler de ilan ederler: 476-1492. Yani Batı Roma’nın yıkışıyla başlayan Ortaçağ, Kristof Kolomb’un Amerika’ya ayak basmasıyla son bulur.

    Marksist kuramsa insanlık tarihini kronolojik olarak tarihlendirmekten ziyade, toplumsal ve üretim ilişkileri bağlamında aşamalara ayırmayı benimser. Marksist öğreti, sınıfların ortaya çıkışından önce ve sonra olmak üzere insanlık tarihini kaba hatlarıyla iki aşamaya ayırır. Uygarlık, yani gerçek tarih sınıfların ortaya çıkışıyla başlar. Sonra uygarlık olarak ifade edilen sınıfsal süreç, “köleci, feodal (Doğu despotizmi kavramını da ekleyerek), kapitalist”; sınıfların yok olma sürecinin başlangıcı olan “sosyalizm” ve sınıfların tamamen ortadan kalktığı “komünizm aşaması” olarak ifade edilir. Erken feodalizm ve geç feodalizm ya da erken ve geç Ortaçağ…

    Marx, feodalizm dönemini, klasik tarihçi öğretiden farklı olarak “iktisadi olmayan ve zora dayanan bir sistem” olarak görür. Lenin feodalizmi “angarya Sistemi” olarak tarif eder. Samir Amin’se bu dönemi “Haraççı Sistem” olarak nitelendirir. Marx’a göre feodalizm, zora dayanan ve gayrı-iktisadi bir sistemdir fakat burjuvaziyi eleştirirken Komünist Manifesto’da şunları vurgular: “İktidara geldiği yerlerde burjuvazi, bütün feodal, ataerkil ve romantik-huzurlu ilişkilere son vermiştir. İnsanlar arasındaki doğal ilişkilerin bir görüntüsü olan renkli feodal ilişkileri vicdansızca parçalamış ve insanlar arasında çıplak çıkarlardan başka bir şey olmayan duygusuz ‘nakit ödeme’den gayrı herhangi bir ilişki bırakmamıştır. O, müminin coşkun kutsallığını, şövalye heyecanını, küçük burjuvanın nostaljik hüznünü bencil çıkarların buzlu sularında boğmuştur.”

    Klasik tarihçilerin Ortaçağ olarak ifade ettikleri 1000 yıllık feodalizm döneminde hem Asya ve Ortadoğu’da hem de Afrika ve Avrupa’da birbirinden farklı toplumsal ilişkiler söz konusudur. Bu dönem aynı zamanda kırsal yaşamın toplumda belirleyici olduğu; köy ve tarım üretiminin ekonomik gelişmeyi belirlediği; toprak ağalarının, kral-aristokrat ve dinsel kurumların ortaklaşa bir şekilde halk üzerinde egemenlik kurdukları bir dönemdir. Bu dönemde feodal imparatorluklar ve beylikler önce yükselişe geçmiş fakat sonra sistemsel sınırlılıkları nedeniyle tıkanarak 17. yüzyılda adım adım dağılmıştır. Ulusal devletlerin kuruluşuna önderlik eden Aydınlanmacılar bu dönemi, “karanlık çağ” “barbarlık, bilgisizlik ve bağnazlık çağı” olarak nitelendirmişti. Faşizmin yükselişe geçtiği 1930’lu yılların tarihçileri ise bu dönemi “kahramanlık ve şövalyelik dönemi” olarak idealize edeceklerdir.

    Ortaçağ ne idealize edilecek “kahramanlık ve şövalyelik” ne de “karanlık ve bağnazlık” çağıdır. Ortaçağ felsefe ve bilimiyle, müziği ve aşk romansıyla ama aynı zamanda engizisyon mahkemeleri ve bağnazlığıyla da hâlâ keşfedilmeyi bekleyen ilginç bir çağdır. Ancak bunlar bir başka yazının konusudur.

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    İlgili Makaleler

    2,147BeğenenlerBeğen
    4,781TakipçilerTakip Et
    43,456TakipçilerTakip Et
    320AboneAbone Ol

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Turkuaz TV Toronto Söyleşi

    Gazeteci Hüsna Sarı, Sadık Usta ile COVID döneminde nelerin değiştiğini, ve sonrasında Dünyayı nelerin beklediğini oldukça farklı bir noktadan ele alarak...

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Etkinliğinde Felsefe Gözünden Hayata Bakış Söyleşisi. Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Bölüm 1

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler