• Yazılarım
  • Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Batıl İnançlar Hangi Aşamada Ortaya Çıkar? (1)

    En başta sadece içgüdü vardı.

    Sonra ölüm korkusu başladı.

    Ve ardından basit ve heyecan verici bir bilme merakı sökün etti.

    Devamında hayatın dayattığı bilgiye ve sonra da ruhlara başvurma ihtiyacı ortaya çıktı.

    Totem icat oldu, tabular inşa edildi. Büyü ve sihir keşfedildi.

    Sonra insan, kendine yabancılaşarak tanrı fikrini keşfetti.

    Ardından kudretinin bir kısmını kendi zihinsel ürünü olan tanrılara devrederek “yükünü hafifletti” ve topluluk oldu.

    Toplumlaşabilmek için dinleri yarattı ve sonra yarattığı şeyleri kendine baş tacı etti.

    Bütün bu zorunlu süreçler, toplumların ideolojik biçimlenmesinin ve örgütlenmesinin zorunlu bir ifadesiydi.

    İstisnasız bütün bu tarihsel uğraklar, insanlığı daha ileriye ve daha örgütlü duruma taşıdı. Tıpkı ailenin, özel mülkiyetin, devletin, siyasetin, felsefenin, bilimin ve sanatın keşfedilmesi gibi… Bu süreçler aynı zamanda tarihsel zorunluluktan kaynaklanan ileri hamlelerdi.

    Yüzyıllardır temelinde totem kültürünün bulunduğu sihir ve büyünün, tanrı inancının ve dinlerin nasıl ve hangi tarihsel koşulların ürünü oldukları merak konusu olmuş ve bu konular, birçok düşünürü, filozofu ve ilahiyatçıyı araştırmaya sevk etmiştir.

    İnsan neden doğa üstü güçlerin varlığına inandı? Ya da insanlık neden inanç ve dinlere sarılma gereği duydu?

    Totem, tabu, batıl inanç, sihir, büyü, mitoloji, Şaman kültürü, tanrı fikri, din ve inanç sistemleri, ne zaman ve hangi toplumsal koşullarda oluştu ve hangi gelişmenin ürünü olarak ortaya çıktı? Veya dinler ilk ortaya çıktıklarında halkların tarihinde nasıl bir rol oynadı ve günümüzde nasıl bir rol oynamaktadırlar?

    Düşüncenin Kökeni

    Bu ve buna benzer sorular, tartışma ve araştırmalar, insanlığın en eski çağlarından bu yana ve özellikle de yazılı kültürün başladığı andan itibaren kesintisiz olarak devam etmektedir.

    İlahiyat (din bilim), sanıldığı gibi düşüncenin doğal gelişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmadı, yani dinin ne olduğunu merak etmekten veya dinler tarihini bilmek istemekten dolayı ortaya çıkmadı. Daha çok toplumların belli bir gelişme evresinde, temelinde sınıf çatışmasının bulunduğu felsefi, siyasi ve ideolojik tartışmaların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Kuşkusuz inanışın ve özellikle de dinsel düşünüşün kökeni, felsefeden daha eskidir. (Bkz. Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.1, Sunuş bölümü) Fakat düşüncenin belli bir gelişme evresinde, toplumsal sorunlarla inançtan kaynaklanan sorunların birbiriyle olan ilişkisini kavramak zorunlu olmuştu. Bu ilişkinin bilinmesi şarttı çünkü düşüncenin özgürleşebilmesi için bilimin dinden, felsefenin de ilahiyattan ayrışması gerekiyordu.

    Yine bu çerçevede sıklıkla insan bilincinin ne olduğu da sorgulanmakta ve tartışılmaktaydı. Kanımızca bilinç, insanın içinde bulunduğu somut-mevcut durumu kavraması ve içinde bulunduğu durumu aşma iradesidir. Dolayısıyla bilincine varılan her olgu ve durum, aynı zamanda araçsallaştırılarak (dönüştürülerek) aşılmaktaydı. Tıpkı insanın doğadan edindiği herhangi bir nesnenin bilincine vardığı anda onu kendi yaşamsal amaçları için dönüştürerek aşması gibi. Dolasıyla dinlerin bilincine varılmasını da onun aşılması olarak ifade edebiliriz. Fakat önce inancın, tanrı fikrinin ve dinlerin ortaya çıkış sürecine bakalım.

    Totem ve Tabunun İnşa Edilmesi

    İnsanın kendine yabancılaşması, ilk soyutlama örnekleriyle başlar. İnsanın kendisinin hem doğanın bir parçası hem de doğadan farklılaşan bir varlık olduğunu anlaması, onun kendine yabancılaşmasının ilk ifadesidir. Bunun doğal sonucu ise insanın doğayı bilinçle ve belirli bir amaç doğrultusunda dönüştürmesidir. Daha doğrusu bu dönüştürme etkinliğini önce zihninde planlamasıdır. Bu aynı zamanda henüz doğada mevcut olmayan bir durumun önce zihinlerde yaratılmasıdır. Bunun kökeni ise insanın ütopik bilincinde yatar. İnsan, mevcut durumu onu önceden zihninde farklılaştırarak değiştirmiş olur. Yani insan, doğayı ve doğayla birlikte kendi varlığını önce zihninde tasarlayarak bir anlamda dönüştürmüş olur. Bunu da zihinsel eşgüdüm (koordinasyon) ve bedensel örgütlenmeyle başarır. Bilinçsizlik, bir yönüyle zihindeki eşgüdüm ve bedensel örgütlenme eksikliğidir. Bu yüzden insanın hayvanlardan temel farkı, maddi dünyanın ve somut alanın ötesine geçme ve mevcut olmayan durumları zihinde koordine (tasarı) etmesidir. Buna inanç ve yüce varlık bilinci de dahildir.

    Neticede totem ve tabunun keşfi bunun ilk ifadesidir.

    İnsanoğlunun ölüm bilincine varması, onun yaşamış olduğu ilk ağır ruhsal travmadır. Var olan her şeyin bütünüyle ve bir daha gelmemek üzere son bulacağı düşüncesi, insanın madde ötesi arayışını dizginsizce kamçılamıştır. Ölmek üzere olan bir canlının can havliyle yaşama tutunması ne kadar güçlüyse, ölümden sonrasını bilme merakı da o kadar güçlü olmalıdır. Bilme merakı, sonsuz bir arayışın da başlangıcıdır. İnsan zihni, bilme merakını somut verilerle, somut bilgilerle doyurmaya programlanmıştır. Bu merakı doyuramadığı andan itibaren de madde ötesi imgelere, işaret ve anlamlara yönelir.

    Somut olan bilgiyle hayali olan; gerçek olan bilgiyle gerçek ötesi olan bir sarmaşık gibi birbirilerine dolanarak zihinsel enerjimizin tükenmez yakıtını oluştururlar. Maddi hayatın yetersiz kaldığı anda hayali imgeler, işaretler ve anlamlar mevcut zihinsel boşluğu doldurmaktadır. Birçok insanın hatalı bir şekilde düşündüğü gibi zihindeki hayali olan veya gerçek ötesi olan, insan zihnine “yararsız” ve hatta “zararlı” unsur değildir; aksine insanın doğayı ve kendini anlama ve dönüştürme faaliyetinin ilk adımıdır. Bunu hayvanlar aleminden kopmak olarak da anlayabiliriz. “Hantal” düşünceyi yerinden oynatan, onu havalandıran unsur, henüz varlık olmayan, dolayısıyla henüz hayali ve madde ötesi olan ve hatta kısmen “ilahi” olandır.

    İnsan zihni, her zaman saptadıklarının ve bildiklerinin deposuna bilinmeyenleri de katmak ister. Bunu salt meraktan değil, yaşamsal ihtiyaçtan (yaşamın örgütlenmesinin zorunluluğundan) dolayı da yapar. Bu mekanizma, ilerlemenin yegâne motorudur. İlk insanın keşfettiği ilk bilinmeyense, her şeye yön verdiğini düşündüğü “ilahi” güçlerdir.

    İnsanların tek tek zihinlerinde yarattıkları “ilahi” güçler, onların kendi hayatlarını örgütlemesinin bir ifadesidir. Yaşamasını, açlık hissetmesini, nefes almasını, avlanmasını, üretim faaliyetinde bulunmasını, cinsel arzusunu, neşelenmesini ve tabii ki hüzünlenmesini, kederlenmesini, avını kaçırmasını ve açlık çekmesini de ona borçlu olduğunu düşünerek yaşar. İnsanların tek tek zihninde beliren söz konusu “ilahi” güçler, toplumlaşan insanların zihninde bütünleştirici bir rol oynayan toteme dönüşür.

    Totem, insanların toplumsallaşırken (birlikte hareket etmek, yazılı olmayan yasalar ilan etmek) keşfettikleri ortak saygı objesidir. Totem onların ortak atalarıdır. Bu bazen bir hayvan, bazen bir bitki veya cansız bir nesnedir. Toplumlaşan insan, bir totem etrafında örgütlenirken bunu ortak yaşam anlayışını ifade eden yasalar ve tabularla yapar. Batıl inançlar da bu aşamada ortaya çıkarlar.

    Modern insan, zihinde beliren “ilahi” güçlere, toplulukların keşfettikleri toteme çoğunlukla olumsuz ve zararlı bir etki atfetmeye eğilimlidir. Modern insan, şu anki bilinç düzeyini ilkel insana atfederek totemi, yani “ilahi” güçleri, tanrıları ve dinleri insanlık tarihinde bir arıza, bir gerilik ve uygarlaşmayı geciktiren bir sapma olarak görme eğilimindedir. Modern insan; totemi, “ilahi” güçleri, tanrıları ve dinleri sadece korkunun, endişenin, çaresizliğin, bilgisizliğin, kaygının, geriliğin, umutsuzluğun ve mutsuzluğun kaynağı ve ürünü olarak görme eğilimindedir. Halbuki bunlar yeniliği keşfetmenin, planlamanın, alet geliştirmenin, ortak avlanmanın, üretimi düzenlemenin, ürünü bölüşmenin, üreyerek çoğalmanın, başarmanın ve başarının hazzını ortaklaşa tatmanın, ortak sevincin, halay ve dansın, şiir ve türkünün kaynağıydılar.

    Peki tanrı bilinci ne zaman ortaya çıktı? Dinlerin ortaya çıkışı neyi ifade etmekteydi ve hurafelerin günümüzdeki işlevi neydi?

    Bu soruyu da gelecek haftadan itibaren değerlendireceğiz.

    Sadık Usta

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    2 YORUMLAR

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    İlgili Makaleler

    2,163BeğenenlerBeğen
    4,774TakipçilerTakip Et
    45,000TakipçilerTakip Et
    320AboneAbone Ol

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Turkuaz TV Toronto Söyleşi

    Gazeteci Hüsna Sarı, Sadık Usta ile COVID döneminde nelerin değiştiğini, ve sonrasında Dünyayı nelerin beklediğini oldukça farklı bir noktadan ele alarak...

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Etkinliğinde Felsefe Gözünden Hayata Bakış Söyleşisi. Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Bölüm 1

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler