• Yazılarım
  • Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Tarihte Büyü, Din ve Tanrı İnancı Toplumsal Gerilik miydi?

    Tarihte Büyü, Din ve Tanrı İnancı Toplumsal Geriliğin İfadesi Olarak mı Ortaya Çıktı?

    Aylardır din ve İslam hakkında yazılmış kitaplar okuyor ve notlar alıyorum…

    Neredeyse bütün bu yerli ve yabancı yazarlarda (adlarını yazmayayım, ister dindar ister ateist olsun) din ve Tanrı inancı konusunda temel bir yanlış düşünce hakim. Her iki kesim de din ve Tanrı inancını tarihselliğinden (insanın ve toplumların gelişmesinin aracı olması) koparıyor. Buna Marksist olduğunu söyleyenler de dahildir. Gerçi marksist olduğunu söyleyen yazarlar, genel anlamda din ve Tanrı inancının tarihselliğini kabul edip, bunların “çıkış anlarında olumlu roller oynadıklarını ancak sonraki süreçte egemen sınıflar tarafından istismar edilerek, baskı, sömürü ve gericileşmenin araçlarına dönüştürüldüklerini” belirtiyorlar. İk anda “doğru” gibi gözüken bu sözler bile aslında metafizik, yani gerçekliği-tarihselliği sonuna kadar düşünülmeden öylesine gelenekten öyle öğrenildiği için ortaya atılan laflardır.

    Düşünürler…

    Dinci çevre, Tanrıyı her şey olarak görür, alemi onun meydana getirdiğini, insanı ise kendi suretinden yaratarak yeryüzünü onun hizmetine verdiğini tartışmadan kabul eder. Tanrı insanlara, ahlaklı, erdemli ve vicdanlı olsunlar diye dini, daha doğrusu kutsal kabul edilen kitaplar göndermiştir. Evrenin ve dünyanın yaratılışı, yaşları, dinlerin usullerinin ve ilkelerinin neden belli tarihsel dönemlerle sınırlı olduğu; mucizelerin bilimle uyuşmazlığı, her aklı başında insanın kolaylıkla itiraz edebileceği veya çürütebileceği örneklere ve olaylara başvurulması gibi tartışmalar onları ilgilendirmiyor. Hatta son yıllarda bilimsel gelişmeyi Kuran’la açıklama yoluna giderek bilimi dinle uzlaştırmayı amaçlayan çabalar vardır fakat temelde onlar da birçok soruya bilimsel yanıt vermekten uzaktırlar. Ayrıca bunlar bilime, akla ve sorgulama yöntemlerine başvuran toplum ve devletlerin neden yükseldiğini, din ve gelenek vurgusu yapan devlet ve toplumların neden gerilediklerini bir türlü anlayamıyorlar. 

    Ateistler ise dinleri hep baştan itibaren kötü görür, adeta din=şeytan diye kestirmeden bir kanaate varır insan aklının kötürümleşmesinin, dinle ortaya çıktığını söyleyip dururlar.

    Dinlerin artık günümüzde baskı ve sömürünün aracı haline getirilmiş olmasını tartışmıyoruz. 7. yüzyılın geleneklerini 21. yüzyıla taşımanın yaratacağı felaketi tartışmıyoruz, amacımız din ve inancın nasıl ve hangi amaçla ortaya çıktığını araştırmak ve bunu yaparken de bilimselliği elden bırakmamaktır.

    Şimdi soruyu bir de tersten soralım. Büyücülük, totemcilik, din ve Tanrı inancı, acaba çıktıkları anda gerçekten insanoğlunun çaresizliğinin, yetmezliğinin, bilim dışılığının, geriliğinin, ezikliğinin bir ifadesi miydi?

    Örneğin secdeye varmak eylemi.

    Sanıldığı gibi bu, sadece tevekkül, itaat, teslimiyet, çaresizlik, edilgenlik midir? İlk çıkış anlarında bu, doğadan verim almak, toprağı, avı, üretim faaliyetini bereketli kılmak için insanın bir irade beyanı, umudu diri tutarak enerjiyi gücü ve yetenekleri bir noktada toplama tavrı olarak görülemez mi?

    Ya da tapınak inşa etme eylemini alalım: Tapınakların ilk anda insanların boş işlerle meşgul edilmesi, düşüncenin köleleştirilmesi, fiziksel eziyetin uygulanması, insanların sömürülmesinin ve aldatılmasının ilk eylemi olarak değerlendirilebilir.

    Peki bunu bir başka şekilde yorumlamak mümkün değil mi? Örneğin dağınık toplulukların (hort) belli bir merkezde ve yerleşim yerinde yoğunlaşması, ortak bir noktada irade ortaya koyması, üretimin örgütlenmesi, belli bir nizam ve faaliyet ekseninde insanın tasarım alanında yetkinleşmesi (inşa etmek ustalaşmaktır) ortak bir amaç uğruna hiyerarşik düzene girmesi, yaşamına nizam vererek doğa ve çeşitli saldırılar karşısında gücünü birleştirmesi ve bilimsel beceriler kazanmasının bir ifadesi olamaz mı?

    Ya da yıldızlar burcuna gelelim: Yıldızlar ilk tapılan Tanrılardandır. Irmağın taştığı anda göklerde beliren yıldızın taşıma yıldızı, sapan sürme esnasında görülen yıldızların boğa veya öküz yıldızı, aslanların çölleri terk ederek sulak bölgelere geldikleri dönemde göklerde beliren yıldızların aslan yıldızı, kuzu ve oğlakların doğdukları dönemlerde göklerde görülen yıldızların oğlak yıldızı olmaları, insanoğlunun bilimde ilerlemesi, tarımsal üretimde mevsimsel döngüleri kavraması, hayvancılıkta, avcılıkta, denizcilikte, ruhsal durumların düzenlenmesinde, bilincin sıçramasında tayin edici bir işlev görmüş olamaz mı? Bu düşüncenin rüzgarın, ırmağın, ayın ve güneşin tanrılaştırılmasında da aynı işlevi görmüyor mu?

    Bu örnekler çoğaltılabilir.

    Şimdi Tanrı nedir? Kusursuz, her şeye gücü yeten, en yetkin, mutlak varlık değil midir? Ona tapınmak aynı zamanda insanın kendisine çeki düzen vermesi, onun gücüne, yetkinliğine, mutlak bilgisine ulaşmak için enerji yaratması, ne olmak istediğini belirleyen ideal tip, figür değil midir? Bugün bile herkes birilerini örnek alarak hayatına yön vermez mi?

    Yetkinliğimizi birinin yetkinliğiyle kıyaslayarak gelişmemizi düzenlemez ve örgütlemez miyiz?

    Bu ilk imge, figür, ideal tip Tanrı değil midir?

    Kuşkusuz bunların ortaya çıkışı birden bire olmadı. Bunlar zaman içinde, kuşaktan kuşağa aktarılan fikri sıçramalarla oluştu. Dolayısıyla insanlık bu düşünsel zinciri, düşünsel geleneği takip ederek hayvanlar aleminden koptu ve adım adım insanlaştı. İnsan sadece el-emek faaliyetiyle mi insanlaştı?

    İnsan aynı zamanda ve özellikle de düşünsel, zihinsel gelişimiyle insanlaştı. Büyü, din, Tanrı fikri, ilk anlardan itibaren insanın evreni ve kendi varlığını algılamasının, toplumsallığını kavramasının devrimci zihinsel adımlarıydı.

    Bilim, siyaset, sanat, kültür de buradan doğdu.

    Sanatın, felsefenin, siyasetin dinden ayrışmasının tarihi nedir ki? Topu topu birkaç yüz yıl. Demek ki binlerce yıldır insanoğlu felsefe, bilim, sanat, siyaset uğraşının ana kaynağı olarak zihinlerdeki büyü, din ve Tanrı inancına başvurdu.

    Bu uğraşın, irrasyonel bir doğaya sahip insanın kaderi olduğu, felsefe gibi metafizik alanlarla ilişkisini de hiçbir zaman sonlandırmayacağı kendiliğinden anlaşılmaktadır. Çünkü zihinsel çelişmeler, maddi çelişmelerden daha yoğun ve daha çeşitlidir ve çözülmesi de daha zorludur. Her kuşak, hatta her insan tek tek bir anda ikna edilemeyeceği için de bu çelişki sonsuza kadar devam edecektir.

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    İlgili Makaleler

    2,156BeğenenlerBeğen
    4,791TakipçilerTakip Et
    45,006TakipçilerTakip Et
    320AboneAbone Ol

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler