• Yazılarım
  • Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Campanella’nın Ütopyası

    Thomas Campanella: Güneş Ülkesi[1]

     “Üç şeye karşı mücadele etmek için doğdum:

    Zulüm, safsata ve dalkavukluk”

    Campanella

    Thomas Campanella (1568-1639)

    Avrupa’da Heterodoks Hareketler

    Avrupa’da köylü hareketinin ilk işaretleri olarak ortaya çıkan heterodoks (rafızî) hareketlerin ideolojik kökeni, bir yandan barbar Germen halklarının “komüncü” geleneğine, öbür yandan da İlk Hıristiyan tarikatların ‘ortakçı’ uygulamalarına kadar gider. Ama bunlar, esas olarak 9. yüzyıldan itibaren zalimce Hıristiyanlaştırılan Germen kavimlerinin eşitlikçi ve ortakçı geleneklerinden beslenir.

    12. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın çeşitli kentlerinde boy veren ticaret burjuvazisi, dinî-mistik öğretinin örtüsünü kullanarak feodal despotizme ve dinî baskıya karşı mücadele başlattı. Aslında heterodoks hareketlerin özgürlük ve eşitlik arzuları, gelişen burjuvazi için zorunlu olan meta dolaşımının güvencesi ve buna dayanarak, iktidarda söz sahibi olma arzusundan başka bir şey değildi.

    Yurtları zorla işgal edilerek Hıristiyanlaştırılan Germen halklarının el konan servetleri, kiliseye olağanüstü çapta servet kazandırmıştı. Feodal beylerin, yeni gelişen kent burjuvazisinin ve köylü kitlelerinin başlıca amacı ise kiliseye ait bu servetin paylaşılmasını sağlamaktı.

    10. yüzyıldan itibaren görülen ayaklanma işaretleri, ideolojik mücadeleyle de atbaşı gidiyordu. Hem kilisenin bu hareketlerin kökünü kurutamamasından dolayı, hem de heterodoks hareketlerin başarılı olamaması nedeniyle, çatışma kısmen durdu ve ideolojik alana kaydı. Her iki kesim de karşı tarafı alt etmek için yeni bir savunma arayışına yöneldi. İdeolojik tartışmaların kışkırttığı teolojik araştırmalar, kiliseyi ve özellikle de manastırları kendi içinde bölünmeye götürdü. Fransiskenler, Dominikenler ve diğer tarikatlar bu bölünmenin ifadeleriydi.

    Tartışmaların manastır dışına taşması, halkı da tartışmaların tarafı haline getirdi. Böylece ideolojik tartışma, aynı zamanda kitlelerin taraf olduğu siyasî bir mücadeleye dönüştü.

    Kiliseye yönelik dinî, ahlakî ve siyasî eleştirilerin amacı kiliseyi mülksüzleştirmekti. Yığınlar, yoğun bir şekilde yozlaşmış bir kilisenin takdis hakkının da sorgulanması gerektiğini ilan ediyordu; ve hatta daha da ileri giderek, servetin yalnızca kiliseyi yozlaştırmakla kalmadığını, aynı zamanda toplumu da çürüttüğünü ileri sürdüler. Bunun doğal sonucu ise, özel mülkiyet kavramının sorgulanmasıydı.

    Heteredoks hareketler İsviçre (1400), Fransa (1200), Bohemya (1400), Almanya (1525), İngiltere (1300) ve İtalya (1300)’da ardı ardına ayaklanma girişimleri başlattı. Kiliseyi, yönetimi ve özel mülkiyeti sorgulayan Picardlar, Adamitler, Hüsçular, Beghardlar ve Bohemyalı Kardeşler kısa bir süre öncesine kadar Germen halkların yaşadığı ortaklaşa düzenin yeniden kurulmasını istediler. Hatta bu hareketlerin büyük bir kısmı, bu geleneğe çoktan dönüş yapmış ve kendi cemaati içinde özel mülkiyeti kaldırmıştı; hatta bazıları bunu, kadınların ortaklığına kadar da götürmüştü.

    13. ve 14. yüzyılın başkaldırılarını 15. ve 16. yüzyılların şanlı ayaklanmaları takip etti. Bütün Avrupa 30 yıl boyunca köylü ayaklanmalarıyla çalkalandı durdu. Ama bunların tamamı kanla bastırıldı. Tahtlar yıkılmış, komüncü kentler kurulmuştu; kiliseler yerle bir edilmiş, cephelerde kızıl bayraklar görünmüştü. Ne yazık ki, bunların siyasî öğretilerini ifade eden eserler de yok edilmişti. Ancak Thomas More’un Ütopya’sıyla Campanella’nın Güneş Ülkesi, bu hareketlerin yüzyıllardır dile getirdikleri görüşlerin daha sistemli, daha laik, daha siyasî ve felsefî açıdan daha derin dile getirildiği eserler oldular.

    Campanella’nın Yaşamı

    15 Eylül 1568 tarihinde Kalabriya’da dünyaya gelen Thomasso Campanella, babasının tüm itirazlarına rağmen 13 yaşından itibaren Dominiken tarikatına girmiş ve ardından kendisini yoğun tartışmaların ortasında bulmuştu. Henüz çocuk yaştaki Thomasso, Katolik Kilisesi tarafından konuşması yasaklanan papaz Telesio’yla tanışarak, hayatının en önemli safhasına da adım atmıştı. Manastır hayatı onun çok sayıda felsefî ve bilimsel eser okuyarak sıkı bir eğitim almasını sağlamıştı.

    Manastıra girdikten bir kaç yıl sonra kendisi de şerhler yazar ve eserler yayımlar. İlk ciddi kitabını 20 yaşında yayımlayınca kilise saflarında ünlendi.

    Babasının yargıç olma önerisini reddederek, manastır hayatına katılan Campanella’nın en önemli özelliği, sadece derin bir felsefe bilgisine sahip olması değildi; aynı zamanda güçlü bir hatip ve yetenekli bir örgütçüydü de.

    Anayurdu Kalabriya’nın İspanya egemenliği altında tutularak aşağılanması, Campanella’ya büyük bir acı veriyordu. Halkın her gün artan yeni vergilerle belinin bükülmesi dayanılmaz bir noktaya gelmişti. Ayrıca Kalabriya, Engizisyon mahkemelerinin sürgüne gönderdiği muhaliflerin adeta merkezi haline gelmişti ve bu nedenle buradan sürekli olarak aykırı kafalar çıkıyordu.

    İspanya hem yeni felsefî okul ve akademilerin açılmasını yasaklamış, hem de her türden eleştirel yaklaşımı ölümle cezalandıran sert bir rejim kurmuştu. Dönem, Galilei’yi yargılayanların ve ona bilimsel görüşlerini inkâr ettirenlerin dönemiydi. Dönem saygın bir filozof olan Dominiken papazı Telesio’nun sürgüne gönderilerek göz hapsinde tutulduğu dönemdi. Dönem, Giardino Bruno’nun yakıldığı dönemdi.

    Bu üç insan, yani Telesio, Galilei ve Bruno ise, Campanella’nın hayatını değiştiren ve ona yeni bir felsefî bakış açısının kapısını aralayan kişilerdi.

    Felsefî Görüşleri

    Campanella’ya göre Katolik Kilisesi’nin merkezi olan Roma, halkın koynunda beslediği bir yılandı. Kilise’nin yüzyıllardır inşa ettiği dogma yıkılmadan, halkın özgürleşmesi ve kardeşlik dünyasının kurulması olanaksızdı. Kısacası Campanella, eşitlik ve özgürlük dünyasının kuruluşuyla, Katolik Kilisesi ve engizisyon mahkemelerinin dağıtılması arasında sıkı bir ilişki kuruyordu.

    Siyaset ile din ve felsefe ile din arasındaki ilişkiler ona göre çok açıktı. Hatta kilise ancak, felsefî açıdan yıkılarak mülksüzleştirilebilirdi.

    Bu nedenle Campanella yoğun bir arayışa girişti. Hocası Telesio’dan Demokrit’i ve Pitagoras’ı öğrendi. Campanella da Pitagorasçılar gibi sayıların kerametine inanıyordu; önceleri bu görüşlerini Pitagoras’ın doğa felsefesine dayandırıyordu, ama sonra, bir Yahudi hahamıyla tanışarak Kabala mistizmini de öğrendi.

    Kabala öğretisi, her şeyde Tanrı’nın suretini görüyordu; çünkü Tanrı sonsuz bir varlıktı. Onu olmayan-varlık olarak da tarif ediyorlardı. Bu öğretiye göre olmayan-varlık, sanki hiç yokmuş gibi kendisini bilmezdi. Onun ne bilinci, ne gücü, ne de herhangi bir özelliği vardı. Özelliği yoktu, çünkü varlık, özelliğin ortaya çıkışıyla varolabilirdi.

    Olmayan-varlık’ın yaptığı ilk iş kendisini tanımak ve belirsiz durumundan kurtulmaktı; yani maddeleşmekti. Bunun için de kendisini söz ve düşünceyle ortaya koydu.

    Kabala öğretisine göre olamayan-varlık ikiye bölünür ve kendisini yaratarak var ederdi; bunu da baba olan bilgelikle ve ana olan bilinçle yapardı. Bunlardan 32 işaret ve sembol doğardı. Bir bakıma olmayan-varlık maddenin yoğunlaşmış haliydi; evren ve dünya bundan doğardı. Hiçbir şey hiçlik’ten doğmaz, hiçlik de hiçbir şey meydana getiremezdi. Maddenin yoğunlaşmış hali olan olmayan-varlık şekilsizdi, belirsizdi, niteliksizdi; ama yaratma gücünü elinde tutuyordu. Campanella’ya göre, olmayan-varlık ile hiçlik aynı şey değildi. Kabala öğretisine göre her şey olmayan-varlık tan gelir ve genişleme sayesinde yeniden ona dönerdi.

    Dikkat edilirse, bu aynı zamanda “Her şey maddeden gelir ve nedeni de harekettir” diyen Bruno’nun da öğretisidir. Bir bakıma bu, Stoacı felsefe ile “Her şey değişir, değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” diyen Heraklit öğretisinin bir sentezidir.

    Toplam olarak bakıldığında bu, Avrupa’nın en batı kıyısından, Hindistan’ın en ücra köşesine kadar büyük bir coğrafyada mal alıp mal satan Yahudi tacirlerin de öğretisidir. Aslında bu öğreti, metanın evrenselleşme ve Tanrılaşma arzusunun ideolojisidir; ve aynı zamanda içinde evrenselliği savunan Stoacılığı, Heraklit’i, Hallac-ı Mansur’un “Enel Hak” öğretisini, Brahmanların ruh göçünü vs. barındırır.

    Bu öğretinin Campanella’daki ifadesi ise şudur:

    “Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden

    Neden gelmesin ki yeniden?

    Nasıl olsa varolan her şey

    Yeniden kaynağına geri dönerek,

    Yörüngeyi tamamlar.

    Düşündüğüm ve öğütlediğim gibi

    Paylaşsaydı insanlar, yararları,

    mutluluğu ve ahlakı

    Cennet olurdu dünya!”

    diyerek siyasî çıkarımda bulunur.

    Siyasî Eylemleri

    Campanella’nın en önemli amacı safsataya boğulmuş kiliseyi dağıtmak ve onun yerine tüm dünyayı egemenliği altına alacak “komünist” bir düzen kurmaktı. Bunun için de memleketi Kalabriya’yı seçti. Campanella İspanya egemenliği altındaki Kalabriya’yı kurtarmak istediğini ilan ettiğinde yüzlerce keşişten, binlerce köylüden ve hatta pek çok soylu Kalabriya’lılardan destek gördü.

    Ayaklanma planlarının yapıldığı sıralar Kalabriya’da 1800 siyasî-dinî sürgün yaşıyordu. 300’e yakın keşiş Campanella’nın çevresinde örgütlenmişti. Ayaklanmayla birlikte bunların 200’ü ülkeye dağılacak ve halkı ateşleyecekti. Çok sayıda piskopos ve soylu da hareketi her açıdan destekliyordu. Hatta o sıralar aslen Kalabriya’lı ve adı da Hasan Cicala olan bir Osmanlı amirali de askeri destek vermek amacıyla Kalabriya açıklarında bekliyordu. Ne var ki planlar ifşa edildi ve hareket henüz başlamadan boğuldu. Yüzlerce keşiş, köylü ve yönetici tutuklanmıştı. Bunlardan en önemlileri hemen oracıkta çarmıha gerilmişti. Campanella da kaçmaya fırsat bulamadı.

    Böylece 1599 yılında tutuklanan Campanella’nın 27 yıllık zindan yaşamı da başlamış oldu. Kendi verdiği bilgilere göre 50 farklı zindanda yattı, yedi kez ağır işkenceden geçti. Hatta bir keresinde kazığa oturtulmak suretiyle tam 40 saat işkence gördü. Anlatılanlara bakılırsa poposunun bütün damarları yırtılmıştı ve öldü denerek bir kenara atılmıştı. Fakat ağzından bir kelime bile alamadıkları Campanella, düşmana inat yaşamakla kalmadı, ona işkence edenlerden de uzun yaşamayı başardı. 15 kez mahkeme önüne çıkarıldı ve hatta Demokritçilikle ve ateistlikle  suçlanarak, aylarca yargılandı.

    Ama Campanella’nın şansı yüzüne tam 27 yıl sonra güldü. Osuna Dükü’nün Napoli’ye kral vekili olarak atanması, hapislik şartlarında bir gevşeme getirdi. Sonraları Campanella’yla sıkı bir dostluk kuran Dük, onun din adamlarıyla, siyasetçi ve filozoflarla görüşmesine izin verdi.

    En sonunda Campanella 15 mayıs 1626 tarihinde, VIII. Papa Urban’ın da girişimiyle zindandan çıkarıldı ve “sorgulanmak” üzere Roma’ya getirildi. Oradan da Fransa’ya kaçmasına göz yumuldu.

    Campanella yaşadığı dönemde bir efsane olmuştu. İngiliz ve Fransız yönetimlerinin dikkate aldığı en itibarlı şahsiyetti. Kitapları Fransa, Almanya, İngiltere ve İtalya’da ardı ardına baskılar yaptı. Onun güneş ve yıldızlar bilimi hakkındaki bilgisi büyük bir dikkatle izleniyordu.

    Fakat Campanella artık yıldızının sönmekte olduğunu görüyordu. 1639 yılında gerçekleşecek olan güneş tutulmasının kendisine felaket getireceğine inanmıştı. Sonra da tıpkı Güneş Ülkesi’nde yazdığı gibi, kendisini temiz ve beyaz badanayla boyanmış bir odaya kapattı. Yedi adet kokulu mum yaktırdı. Dostlarıyla hoş sohbetler ederek bu felâketi savuşturmayı planlıyordu. Ama güneş tutulması gerçekleşmeden, 21 Mayıs 1639 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

    Campanella’nın önemli bazı çalışmaları şunlardır:

    *Philosophia sensibus demonstrata, Napoli, 1590.

    *Philosophia realis, Frankfurt, 1620

    *Dell radici de’ gran mali, Frankfurt, 1620

    *Atheismus triumphatus, Roma, 1631

    *De sensu rerum et magia lib. IV, Paris, 1637

    Güneş Ülkesi

    Campanella yaşam tarzıyla, ne çok görmüş ve geçirmiş Platon’a benziyordu, ne de yaşamı kaynağında tanıyan İngiliz Başbakanı More’a. Onun yaşamı manastırda ve zindanda geçmişti. Bu nedenle de Güneş Ülkesi, hem içerik bakımdan, hem de biçimsel açıdan alışılmış ütopyalara benzemez.

    Campanella’nın “komünist” düzeni toplum dışıdır ve o ölçüde radikaldir. Platon’dan üst-yönetim “komünizm”ini almıştır, ama onu bütün topluma yaymıştır. O Güneş Ülkesi’nde köleliği de kesinlikle mahkum etmiştir. El emeğini de kutsamıştır. Üretime, tüketime ve bilime olağanüstü önem vererek, kendi kendine yeterli köylü “komünizmi”ni aşmayı denemiştir.

    Eser biçimsel açıdan sadedir; hatta edebî açıdan zayıf da denebilir. Onda girizgâh yoktur, keşfin heyecanı yoktur; hatta her şey didaktiktir.

    Ama eser, Utopia’dan sonra ikinci önemli ütopya olmanın ötesinde, düşün dünyasında derin izler bırakmıştır.

    Güneş Ülkesi, More’un Ütopya’sından sonra el emeğini kutsayan en önemli eserdir ve kendisinden sonraki felsefeyi de bu açıdan kuvvetle etkilemiştir.

    Antikçağ filozofları el emeğini lanetlemişlerdi; sadece tarımdaki emeği, o da kısmen olumluyorlardı. Hıristiyanlık ise, el emeğini Tanrının bir gazabı olarak görüyordu. Onlara göre, el emeği cennetten kovulmanın bir cezasıydı ve dolayısıyla olumlu bir şey değil, insanı terbiye eden bir cefaydı.

    Campanella ise, tam tersine el emeğini kutsadı ve insan olmanın vazgeçilmez unsurlarından biri saydı. Emek yüceydi, onurluydu ve herkes el emeğiyle varolurdu.

    Üretime ve ürüne bakışı da çığır açıcıdır. Campanella’ya göre, iş zorunludur, ama ihtiyaç kadar zorunludur. Bu nedenle Güneş Ülkeliler planlı ve kolektif olmak kaydıyla, günde en fazla dört saat çalışırlar. Boş zaman yoktur Güneş Ülkesi’nde, ama yaşam vardır. Çünkü boş zaman, bilimsel araştırma ve eğlence demektir.

    Dolayısıyla ürün de insanı yöneten değil, insanın emrindeki köledir.

    Bu bölümlerin olduğu gibi Marksist öğretiye geçtiğini görüyoruz. Aynı şekilde insanlık tarihinin gelişme evreleri açıklanırken başvurulan yöntem de tarihsel materyalizmin ipuçlarını verir.

    Campanella halkı aşağılamaz, ama ona tapmaz da. Ona göre halk, yığınlar, “kendi gücünün bilincinde olmayan azgın bir canavardır.” “Kendiliğinden bilinçle, kendisi için bilinç” olduğu gibi Hegel’e ve oradan da Marx’a geçmiştir.

    Evlilik konusuna ilişkin görüşlerini açıklarken, Komünist Partisi Manifestosu’na ne kadarının aktarıldığını görüyoruz: “Zina ya doğal, ya da yasal olur. Biz de ise, ne zina diye bir şey vardır, ne piç, ne de yasadışı birleşmeler. Örneğin rahipler arasında her şey ortak olduğu için, birisi ekmek yedi diye hırsızlıkla suçlanamaz. Cinsel isteklerin doyurulması zina değildir. Öyle olsa, yalnız cinsel isteği doyurmak için karısıyla birleşen koca da zina yapmış olurdu.”

    Eğitime bakışı da devrimcidir: “Eğitim, yararı olmayan, ezbere dayanan ve insanı bıktıran” bir uğraş değildir; canlıdır, dinamik bir yöntemi vardır ve esas olanı öğretir. Hatta aktarıldığına göre Lenin bile devrimden sonra kültür bakanı Lunaçarski’yi aramış ve ona Campanella’nın yönteminden öğrenmeyi önermiş. Lenin’e göre, Campanella’nın yöntemi naif değil, öğreticidir ve uygulanmaya değer. Bu anlayış daha sonra Krupskaya’da “politeknik” eğitim tarzı olarak devam eder.

    Eser’in temel kaynağı kuşkusuz Spartalı Likurgos, Atinalı Platon, Güneş Adaları’nın yazarı Jambulos’tur. Ama köylüleri ve köleleri Roma zulmüne karşı isyana çağıran ve Heliopolis’i, yani Güneş Ülkesini kurmayı vaat eden Bergamalı Aristonikos’tan da çok şey öğrendiği açıktır.

    Sadık Usta

    [1]Bu sunuş başka çalışmaların yanı sıra Paul Lafargue’ın “T. Camapanella, Eine kritische Studie über sein Leben und über Der Sonnenstaat” ile Klaus Heinisch’in “Der utopische Staat” adlı incelemelerinden yararlanılarak yazılmıştır.

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    İlgili Makaleler

    2,163BeğenenlerBeğen
    4,774TakipçilerTakip Et
    45,000TakipçilerTakip Et
    320AboneAbone Ol

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Turkuaz TV Toronto Söyleşi

    Gazeteci Hüsna Sarı, Sadık Usta ile COVID döneminde nelerin değiştiğini, ve sonrasında Dünyayı nelerin beklediğini oldukça farklı bir noktadan ele alarak...

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Etkinliğinde Felsefe Gözünden Hayata Bakış Söyleşisi. Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Bölüm 1

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler