• Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Küreselleşme Çağında Bir Ütopya: Beyaz Zambaklar Ülkesinde

    BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE

    Küreselleşme Çağında Bir Ütopya

    “Bundan birkaç yıl önce Moskova devlet tiyatrosunun duvarlarında beklenmedik bir şekilde büyük çatlaklar meydana geldi. Öyle ki bu çatlaklar, temelden çatıya kazar uzanıyordu. Kocaman bina aniden yıkılabilir, içeridekiler ya da binanın yakınında bulunanlar göçük altında kalabilirlerdi. Bu çatlakların nedenini aramak için temele yakın farklı noktalarda çukurlar kazdıklarında anlaşıldı ki: Bu kocaman taştan bina çürümüş bir ahşap temel üzerinde duruyor.

    “Yaklaşık 100 yıl önce bu büyük tiyatroyu inşa edenler, toprağa büyük geniş kazıklar çakmış, bu kazıkların üzerine meşe kütükleri yatırmış ve bunun üzerine yüksek taş duvarları oturtmuşlar. O zamanlar böyle bir temel oldukça dayanıklı sayılıyordu.

    “Tiyatro 100 sene ayakta kaldı. Ancak zaman içinde yıprandı. Kalın kütükler çürüdü, duvarlar eğrilmeye ve çatlamaya başladı. Yarıklar oluştu, duvarların yıkılma tehlikesi ortaya çıktı. Ne yapmalıydı, binayı tümden yıkmalı mıydı?  Mühendisler başka şekilde karar verdiler. Parça parça, adım adım çürümüş ağaç kütüklerini büyük granit bloklarla değiştirerek tüm temeli yenilediler. İmparatorluğun dev tiyatro binası, yeni, sağlam temele kavuştu. Şimdi hâlâ dayanıklı durumda.

    Halkların yaşamı da yukarıda adı geçen tiyatronun durumuna benzer. Yeni nesiller doğdukça anlayışların da yenilenmesi gerekir. Eski yapı ve anlayışlar esik kuşakların ihtiyacına yanıt verirdi. Ancak şimdi yeni kuşaklarla birlikte yeni talepler gelmekte ve yeni hedefler belirlenmektedir. Günümüzün kuşaklarına, çağdaş ve bilimsel olmayan; aklın ve vicdanın kabul etmediği anlayışları, yaşam tarzını ve adaletsizlikleri dayatmak mümkün değil.

    Bazı ülkeler bilimi, aklı ve vicdanı esas alarak gelişme kaydederken bazı ülkeler ise bunları önemsemeyerek kendi halkını çağdışı yöntem ve anlayışlara mahkum etmektedirler. Aklı ve bilimi esas alanlar ilerlerken, akla ve bilime karşı çıkan yönetimler toplumları yoksulluğa, kargaşalığa ve sefalete sürüklemektedir. Dünyaya bakmak, bir ateş çemberine dönmüş çevremize bakmak yeterlidir.

    Peki ne yapmak gerekir?

    Çev. İsmail Bölükbaşı

    Elinizdeki kitap, bir örnekten hareketle ne yapılması gerektiğini anlatan muhteşem bir destandır.

    60’lı yıllarda Türk Ordusu, subaylarının eğitim düzeyini, kültürel yapısını ve toplumda görmek istedikleri yaşam anlayışını anlamak için bazı sorular sorar.

    Bu soruların içinde basit bir soru da vardır:

    “Okuduğunuz kitaplar arasında sizi en çok hangi kitap etkiledi?”

    Verilen yanıtların ezici çoğunluğunda tek bir kitabın ismi yer alıyordu: Beyaz Zambaklar Ülkesinde!

    Bu eserin varlığından haberdar olan Atatürk de kitabı hemen getirtir ve inceledikten sonra derhal basılarak toplum içinde en geniş şekilde dağıtılmasını emreder. Ayrıca kitabın çevirmeni Prof. Ali Haydar Taner’in verdiği bilgiye göre, Milli Savunma Bakanlığı da eseri hemen askeri okulların müfredatına aldırtmış ve bu eserin, subay adaylarının el kitabı olmasına karar vermiştir.

    Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) ilginç bir isim…

    100 sayfayı bulan ve ütopik bir coğrafyayı çağrıştıran bu eser, Rus kökenli bir papazın Grigory Petrov’un kaleminden çıkmadır. Yazar söz konusu eserde, bataklık ve sert kayalarla kaplı bir cehennem toprağı olan Finlandiya’nın bir insan ömrü kadar kısa bir süre içinde nasıl kalkındığını, zambakların bataklıkta nasıl boy verdiğini ve cehennem ikliminin nasıl cennete dönüştüğünü anlatmaktadır. Söz konusu dönüşüm, ülke toprağının verimliliğiyle, ekonomik kalkınmayla sınırlı değildir; hatta bu betimleme esas olarak mecazidir. Yazar bize ülke ve toplumların, en başta bilimsel ve aklı esas alan eğitime önem vererek; çağdaş bir yaşam tarzı benimseyerek ve bu yaşam tarzını toplumun her alanında: devlet kurumlarında, okullarda, köylerde, mahallelerde, üniversitelerde, ailede, fabrikalarda, din kurumlarında, gençlik, kadın ve çocuklar içinde uygulayarak nasıl kısa bir süre içinde kalkındığını, çağ atladığını, saygın ulusların seviyesine yükseldiğini ve uygarlık sürecine başı dik bir şekilde katıldığını anlatmaktadır.

    Neden Beyaz Zambaklar?

    Yazar bunu kitaptaki betimlemelerde kısmen hissettirmektedir. Bataklık bir bölgede ya da insanın içine korku salan sert kayalardan oluşan ve ziftlerle kaplı bir bölgede zambakların boy vermesi, ancak cehennemin cennete dönüşmesiyle olabilecek bir şeydir.

    Bitkiler içinde narin bir yapıya sahip olan zambak, ancak köklü bir dönüşümün olduğu yerde hayat bulabilmektedir ki yazar da eseriyle bu köklü dönüşümü anlatmak istemiştir. Zambak; kokusuyla, güzelliğiyle, asaletiyle sadece yerden bittiği mekânı ve coğrafyayı güzelleştirmemiş aynı zamanda başı dik ve narin duruşuyla insanoğlunu hep büyülemiştir.

    Kutsal kitaplara göre beyaz zambak; cennetin çiçeği ve simgesidir; cenneti temsil eden bir bitkidir. Saf, masum, arı ve zarif… “Zambakların nasıl büyüdüklerine bakın! Ne çalışırlar ne de de iplik eğirirler. Ama size şunu söylüyorum, bütün görkemine rağmen Hz. Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değil!” derken vurgulanmak istenilen onların eşsiz ve benzersiz oluşudur.

    Aynı şekilde ünlü Fransız yazar Honore de Balzac’ın en çok bilinen eserlerinden biri de Vadideki Zambak‘tır. Zambak, öylesine bir bitkidir ki o her yerde boy vermez. O, “koyu yapraklar arasında, karanlıklar içinde parlayan bir ışıktır”. O, “hep öyle el sürülmedik, hep sapının üstünde dik duran, hep ak, mağrur, hoş kokulu”, eşi benzeri bulunmayan bir bitkidir. “Hep soylu, ağır, mağrur, o zamana değin görülenlerden daha ak, ama alnında acı hüznün sarı izleri” bulunur.

    Petrov, kanımızca hem kutsal kitaplardan hem de büyük edebiyatçı Balzac’tan esinlenerek, insanın yüreğine coşku veren ütopik bir ülkeyi betimlemek istemiştir. O klasik ütopyacıların izini sürerken bize, benzersiz bir ülke, düş ülke betimlemektedir. Anlattığı ülke, birazdan okuyacağınız gibi hem gerçektir hem de fantastik. Klasik ütopyalarda sık sık “Güneş Ülkesi”, “Güneş Adaları”, “Hayatı Muhayyel” gibi adlarla karşılaşırız. Petrov da aynı yöntemi kullanarak bizi henüz hiçbir yerde olmayan, ama insanüstü bir gayretle yaratılmış olan bir ülkeye götürmektedir.

    Genç Türkiye Üzerindeki Etkisi

    Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) ilk kez 1928 yılında Prof. A. Haydar Taner tarafından Bulgarcadan Türkçeye çevrilmiş. Ardından 39 yıl içinde tam 11 baskı yapmış. Kitap sadece askeri okullarda değil, aynı zamanda öğretmen okullarında da okutulmuş ve diğer başka okulların öğrencilerine de tavsiye edilmiş.

    Şu şanssızlığa bakın ki ilk başlarda Petrov kitaplarını yayımlatacak yayınevi bulamamış. Bunu en yakın dostu Bulgar yurttayı D. Bojkov’dan öğreniyoruz. Bu nedenle de söz konusu kitabın ilk baskısını kendi parasıyla yaptırmış.

    Ya şimdi?

    Kitap elden ele dolaşıyor, onlarca çevirisi yapılıyor ve bu kitabı yayımlamayan yayınevinden sayılmıyor.

    Beyaz Zambaklar Ülkesinde adıyla basılan bu kitap, yayımlanır yayımlanmaz öylesine ilgi görmüş ki sadece Türkiye’de birkaç yıl içinde 10’un üzerinde baskı yapmış. Yine Ali Haydar Bey’in verdiği bilgilere göre eser birkaç yıl içinde hem de geçen yüzyılın 20’li yıllarının başında 500 bin satmış.[1]

    Ali Haydar Bey, Bulgar göçmeni olması nedeniyle Bulgaristan’daki gelişmelerden, özellikle de yazın dünyasından her daim haberdardır. Gerçi o dönemde Bulgaristan ile Türkiye arasında her alanda sıkı bir işbirliği vardır. Dolayısıyla Bulgar edebiyatı, Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri sayesinde ülkemize de aktarılmış.

    Ali Haydar Bey, Petrov’un eserlerinin Bulgaristan’daki başarısını görünce onun eserlerini Türk okurlarla buluşturmaya karar vermiş. Türk okuyucusunun Rus yazarla tanışması ilk kez 1928 yılında olmamış. Ali Haydar Bey daha önceden Petrov’un başka kitaplarını dilimize kazandırmış. Ama esas başarı Beyaz Zambaklar Ülkesinde ile sağlanmış.

    Petrov daha 1900’lü yıllarda Rusya’da ünlü bir yazardır. Ancak Türkiye’de onun bilinmesini ve eserlerinin okunmasını sağlayan, esas olarak Ali Haydar Taner’dir. Petrov’un ülkemizde yayımlanan diğer bir kitabı da Mefkureci Muallim‘dir.[2] Ardından aynı yıl Kadın Meselesi adlı eseri, Muhsin Ahmet’in çevirisiyle basılmıştır. A. H. Taner, daha sonra G. Petrov’un Büyük Adamlar (1930) ile Şehirler ve İnsanlar (1937) adlı kitaplarını da çevirip yayımlanmasını sağlamıştır.

    Petrov söz konusu eserini anadilinde, yani Rusça kaleme almış. Dostu ve yayımcısı Bojkov da eserin “ilk taslak halinin” Rusça olduğunu, ama kendisinin onu 1925’te Bulgarcaya çevirerek yayımlattığını belirtmektedir. Ama eserin 1923 yılında Yugoslavya’da yayımlandığını da biliyoruz. Ne var ki yazar söz konusu eserinin yayımlandığını görememiştir. Bir Rus vatandaşı olan Petrov’un, Sovyet Rusya’yı eleştiren bir muhalif olması nedeniyle eserlerinin Sovyetler Birliği’nde yayımlanması yasaklanmıştı. Bu nedenle eser ancak 2004’te Rusça olarak da yayımlanabilmiştir.

    Eserin Türkiye’de Yarattığı Etki

    Eser Bulgarca yayımlandıktan hemen sonra başka Balkan dillerine ve ardından da Türkçeye çevrilmiş. Esas ünlenmesi de bu sayede olmuştur. Eserin Bulgaristan ve Türkiye’deki etkisi zamanla daha da artmış ve o gün bugündür esere olan ilgi hiçbir zaman kesilmemiştir.

    Eserin bizdeki etkisi ise muazzamdır. 13 Kasım 1929’da eserin Türkiye’de yapılan ikinci baskısına yazdığı Önsöz’de Ali Haydar Bey, kitabın etkisine dair birçok ayrıntılı bilgi vermektedir.

    Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabının Türkçe tercümesi basınımız tarafından da ilgiyle karşılanmıştır. Milli Talim ve Terbiye Heyeti Reisi Mehmet Emin Bey, Hayat Mecmuası‘nın 74. sayısında kitaptan övgüyle söz ediyordu:

    “Elimde olsa Haydarpaşa-Ankara arasında seyahat eden her bir yolcunun eline bu kitabı tutuşturur, kitabı okuturken bir yandan da çevrede bulunan toprak yığını köylere baktırırdım. Öğretmen olsaydım, çocuklara, bulunduğum şehrin kenar semtlerini gezdirirken, evlerde konuşulanları tekrarlatırken yeme içme, giyim kuşam tarzlarını gösterirken Grigory Petrov’un kitabından sayfalar okurdum.

    Komutan olsaydım, askerlerimin toplandıkları koğuşlara bu kitabın bazı sayfalarını kopya eder ve asardım. Düşüncelerin davranış ve yaşantı üzerindeki etkisine inandığımdan bu kitaptan yararlı sonuçlar beklerdim. (…) Şu toprak yığınından ibaret köylerin, ortasından lağımlar akan sokakların kalkmasını içtenlikle arzu ediyorsanız, bunlardan iğrenen bir toplum oluşturmak zorundasınız. İşte Beyaz Zambaklar Ülkesinde bizlere bunları telkin ediyor.

    (…) Eserin en güzel bölümlerinden biri de, askeri kışlaların nasıl bir halk okulu olduğunu anlatan kısımlardır. Bu bölümler bizim için baştan sona bir program modelidir.

    Birçok köyde daha uzun yıllar öğretmen bulundurmak imkânını elde edemeyeceğiz. Onun için köylümüz temel eğitimini kışlalarda alacaktır. Finlerin kışlalarına soktukları ruh, aynen bizim ideallerimizi de yansıtıyor. Kitabı okuyup bitirdikten sonra çevredeki toprak köyler yıkılıp gidiyor. Her şeyden ancak alay etmek niyetiyle, eğlenmek için söz eden, ruhsuz, bencil tipler yanınızdan uzaklaşıyor. Yalnız halk sevgisini, yurt aşkını duyuyorsunuz. O zaman Beyaz Zambaklar Ülkesi‘nin ne demek olduğunu anlıyorsunuz.”[3]

    Maarif Emini (Milli Eğitim Müdürü) İsmail Habib Bey, Adana Mıntıkası Maarif Mecmuası‘nın 5. sayısında şöyle yazıyordu:

    “Demokrat bir millet ne demektir, topyekûn bir millet nasıl yükselir, aydınların halka karşı rolü nedir, gerçek yurtseverlik nasıl olur? Halka gerçek hizmet nasıl yapılır? Bir avuç aydının kendilerini halka adayan fedakârlıklarıyla, bütün bir millet nasıl cehennemden cennete yükselir? Bütün bunları o küçük kitapta bir solukta ve bütün ruhunuza sindirerek öğreneceksiniz. Kitabın asıl değeri bize Finlandiya’yı tanıtmasında değil, orayı tanıtırken, bizlere de bizim ne olduğumuzu ve ne olacağımızı göstermesindedir. Sanki bu iki milyonluk Fin milleti, büyük akrabası olan bizlere bir kolaylık olsun diye tuttuğumuz çağdaş uygarlık yolunda daha kararlı, daha güvenli, gideceğimiz yolu daha bilinçli görerek yürümemizi sağlamak için o deneyimi gerçekleştirdiler. Onlar, bizim de başaracağımıza yalnızca bir örnek değil, bir kanıttır.”[4]

    Aksaray Valisi Ziya Bey, Aksaray Vilayet Gazetesi‘nin, ikinci yılının 90. sayısında, halka hitaben bir bildiri yayımlayarak eseri şöyle tavsiye etmiştir:

    “Bataklık ve ölüm vadisi, yoksulluk ve sefalet yuvası olan, Finlandiya diye bilinen, yeryüzünün ta kuzeyinde, kışı uzun, toprakları verimsiz ve çorak bir ülkede; köy kooperatiflerinin, köy öğretmenlerinin, gönüllü doktorların gayret ve aydınlatmalarıyla, bugün nasıl mutluluklar ve güzellikler ülkesi olduğunu; halk gücünün en küçük ortaklık ve belirtisinin aynı yıl içinde ne şekilde biri yüze, bine, on bine, milyona çıkarttığını servetler ve mutluluklar fışkırttığını gösteren Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitaptan bazı bölümleri Vilayet Gazetesi‘nde tefrika ettiriyorum.”[5]

    Vakit Gazetesi‘nin Başyazarı Mehmet Asım Bey, gazetenin 3742. sayısında özetle şunları yazıyordu:

    “Grigory Petrov’un kitabı, aslında halk yığınlarının kolayca zevk almayacağı bir konuyu ele almakla birlikte, nasıl olmuş da Bulgaristan gibi küçük bir ülkede, iki yıl içinde 7 baskı yapma başarısını göstermiştir? Her şeyden önce bu başarıyı elde eden gücü kitabın üslubunda aramak gerekir. Yazarın, en karmaşık sosyal meseleleri bir takım basit örneklerle sıradan halk yığınlarına öyle bir anlatışı var ki, bu alandaki ustalığını, ancak uzun yıllar yazıyla uğraşmış olanlar takdir edebilir. İşte Grigory Petrov’un ulusların toplumsal kalkınmalarıyla ilgili olup da sosyologlar tarafından bile anlatımında zorluk çekilen bir takım sorunları birkaç fırça darbesiyle okuyucuların zihninde canlandırmayı başarması, ruhlarında ülke ve kalkınma arzusu taşıyan gençlerin bu yeteneklerini ateşli bir vatan ve millet aşkına dönüştürebilmesi, Beyaz Zambaklar Ülkesinde‘nin en sürükleyici halk romanlarından bile fazla ilgi görmesini sağlamıştır.”[6]

    Muallim Ziyaettin Fahri Bey, Hayat Mecmuası‘nın 80. sayısında şunları yazmıştır:

    “… Kitabın ‘Suomi’nin Tarihi’ ismini taşıyan bölümünde, yazar Finlandiya’nın tarihini çiziyor. Bu tarihin son aşaması Fin kültürünün hayranlık uyandıran gelişimidir. Diğer bölümler, Finlandiya’nın düşünce gelişimini yakından incelemiş bir yazarın izlenimleridir. Bu izlenimlerin ağırlık merkezi, bir zamanlar bataklıklar diyarı olan Finlandiya’yı Beyaz Zambaklar Ülkesi‘ne dönüştüren kültürel ve sosyal çalışmaların anlatımıdır. Bu çalışmalar arasında Finli aydınlar ile halk arasındaki sıcak ilişki ve yakınlaşmanın büyük yeri var.

    Kitabın özelliği de zaten buradan geliyor. Bu aydınların içinde özellikle Snellman’ın hayatını ve çalışmalarını anlatan bölüm, Beyaz Zambaklar Ülkesinde eserinin ilgi ve dikkatle okunacak kısmıdır.

    Halkı aydınlatmak, bilginin ve yükselmenin anlamını halka öğretmek için Snellman’ın duyduğu derin aşk, onu karşımıza bir demokrasi havarisi olarak çıkarıyor. Onun bilinci, tüm Fin toplumunun inancını etkileyen sentezler yaratıyor. O adeta ‘fenâ-fıl cemiyet’ (toplum içinde erime) hazzını tatmış, onun sırlarına erişmiş bir mutasavvıftır.”[7]

    Muallim Kemalettin Kaya Bey, Hâkimiyet-i Milliye‘nin 2480. sayısında şöyle yazıyor:

    “Kitabın 77. sayfasındaki Reçel Kralı Yarvinen’in hatıraları okunurken, insan heyecanlanmaktan kendini alamıyor. Kurabiye satan bir çocuk üzerinde etkileyici bir konuşmanın ne kadar olumlu sonuçlar doğurduğunu göstermesi açısından, özellikle toplum eğitimini kendine ideal edinmiş fedakâr öğretmenlerimiz için büyük bir teşvik kaynağı olacaktır.”[8]

    Muallim Şemsettin Sami Bey, Sinop Gazetesi‘nin 593. sayısında şöyle yazıyor:

    “Ben şahsım adına bu eseri hayranlık ve millî bir heyecanla okudum. Ne yalan söyleyeyim gözlerim yaşararak okuduğum bu kitapta; harap olmuş bir ülkeyi imar eden, yurdun gelişmesi ve yükselmesi için hiçbir sınıf farkı gözetmeden hep birlikte ve aynı amaçla çalışan; bataklıkları kurutan, sarı tenli, uçuk dudaklı, zayıf bilekli insanlarla çalışarak, bataklıklarını gül bahçelerine ve zümrüt ovalar hâline; sarı tenli insanlarını tunç rengine, uçuk dudaklı çocuklarını yakut kızıllığına, zayıf bilekli çocuklarını demir bileklere dönüştüren bu çalışkan Finleri kalbim ve benliğim alkış ve takdir tufanıyla karşıladı. Millî şuurun bu kadar olağanüstü ve benzersiz olduğunu bilmezdim. Ancak bu kitabı okuduktan sonra bildim ve öğrendim. Bataklıklardan uzakta, şen bülbüllerin, kanaryaların özgür nağmelerinin titreşimleriyle çalkanan bir vatanda yaşıyoruz. Allah’ın güleç yüzlü güneş ışıklarının huzmeleriyle yıkanan, bir kalp gibi çarpan vatan parçası, mehtaplarıyla bereket ikliminde yüzüyor. Tabiatın nadide güzellikleriyle dolu yurdumuzun geri kalmış bölgelerini yalnızca ilmin ışığında imar etmek, eğitimsiz insanlarımıza okuma yazma öğretmek, bugün biz aydınlara düşen en acil görevdir. Beyaz Zambaklar Ülkesinde ve Mefkûreci Muallim (İdealist Öğretmen) adlı eserler, bugünün birer Rubab-ı Şikeste‘si ve Şermin‘idir.[9] Vazifemizin şakaya gelmez kutsallığını ve değerini kavrayıp takdir edelim ve bir dakika geçmeden çalışalım.”[10]

    “Konya’da yayımlanan Babalık ve Kırklareli’nde yayımlanan Yeşilyurt gazeteleri de Beyaz Zambaklar Ülkesinde eserinden övgüyle bahsetmişler ve kimi yerlerini alıntılamışlardır.

    Kitabın Türkçeye tercümesi Bulgar basınında da çeşitli yankılar yapmıştır. Örneğin, Stefan Bratovanov, Zname gazetesinin 8 Mayıs 1928 tarihli sayısında özetle şunları yazmıştır:

    ‘… Profesör Ali Haydar Bey, bizde çok iyi tanınan, Rus yazarı Grigory Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserini Türkçeye tercüme etmekle isabetli davranmıştır. Bu kitabın bizim ülkemizde olduğu gibi, yeni Türkiye’de de birçok insan tarafından büyük bir ilgiyle okunacağına kuşku yoktur. Kitabın baskısı göz alıcıdır. Türk dilinin ifade ve deyim zenginliği, eserin üslûp ve anlam yönünden oldukça akıcı ve telif gibi güçlü olmasını sağlamış ve bu açıdan çeviri eserin değeri bir kat daha artmıştır.

    Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eser, Müdafaa-i Milliye Vekâleti (Milli Savunma Bakanlığı) tarafından askerlere tavsiye edilmiş ve Maarif Vekâleti (Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından da öğretmen okullarının son dönem mezunlarına birer adet hediye edilmiştir.'”[11]

    Eserin Etkisinin Nedeni?

    Peki, söz konusu eserin Balkanlar’da ve Türkiye’de böylesi bir ilgiyle karşılanmasını, hatta “birdenbire” bir yangın alevi gibi bütün toplumu sarmasını nasıl açıklayabiliriz?

    Eserin Balkan ülkelerini ve Türkiye’yi etkisi altına almasının ve özellikle de birkaç yıl içinde (ki bu yıllar aynı zamanda okuma yazma oranının pek de yüksek olmadığı 20’li, 30’lu yıllardır) onlarca kez baskı yapmış ve yüz binlerce adet satılmış olmasının ortak tarihsel bir nedeni olmalıdır. Bulgar, Makedon, Sırp ve Türk aydınları, özellikle de kitabın yaygın bir şekilde dağıtılmasını öneren ve örgütleyen bürokratlarımız, bu kitapta dile getirilen ideallerin aynı zamanda kendi idealleri olduğunu hemen anlamışlardır.

    Petrov’un yakın dostu ve kitaplarının yayımcısı Bojkov, Bulgarların bu esere gösterdikleri ilginin gerekçesini, Bulgarlar ile Finlerin ortak etnik kökene sahip olmalarıyla; yani Bulgarların Asya’dan Finlandiya’ya göç eden kendi akrabalarının tarihine, daha doğrusu Finlerin bir mucize olarak gördükleri toplumsal gelişmesine duydukları ilgiyle açıklamaktadır. Bojkov şöyle demektedir:

    “Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Finlandiya’da olduğu gibi büyük bir kültürel ilerleme yaşanmamıştır. Finlandiya’nın Avrupa’nın en genç ülkelerinden biri olması da ayrıca kayda değerdir. Fin halkı, bir zamanlar Ural boylarından kalkmış, Volga sahillerinden geçmiş, bir süre Bulgarlara komşu olarak yaşamışlardır. Barışçı bir yapıya sahip olan Finler, kimsenin kendilerine saldırmayacağı, kendilerinin de kimseyi tedirgin etmeyecekleri sakin bir yurt aramışlar ve bugünkü yaşadıkları yeri kendilerine yurt edinmişlerdir. O zamanlar uzak sayılan bu bölgede hiçbir ulus bulunmuyordu. Bugünkü Fin toprakları yüzlerce yıl Rusya ile İsveç arasında doğal bir kale hizmeti görmüştür. Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor ormanlar olduğundan ne Ruslar ne de İsveçliler bu topraklardan ordularını ve ihtiyaç maddelerini geçire[bil]mişlerdir.”[12]

    Ne var ki Bulgar yazar Bojkov’un açıklamaları işin sadece küçük bir kısmıdır. Aslında Ali Haydar Bey’in de alıntılarla aktardığı gibi birçok Türk aydını ve bürokratı -ki bunlar devrimci aydınlar ve bürokratlardır- Finlandiya’da kazanılan toplumsal, ekonomik ve siyasi başarıyı kendi devrimci çabasıyla özdeşleştirmiştir.

    Dikkat edilirse, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra kurulan ve bağımsızlaşan Bulgaristan ve Balkan devletleri ve tabii ki genç Türkiye Cumhuriyeti; ezilmişlikten, horlanmaktan, geri kalmış olmaktan, yoksulluk ve sefaletten kurtularak devletleşme ve uluslaşma sürecine girmişti. Yeni kurulan bu devletler bir bakıma Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde bahsettiği devletleşme, modernleşme, uluslaşma ve demokratikleşme yöntemini uyguluyorlardı. Cumhuriyet döneminin yönetici kadrolarının yazı ve konuşmaları gözden geçirildiğinde onların da tıpkı Fin aydını Snellman gibi dilde, kültürde, ekonomide, siyasette bir kurtuluş, özgürleşme arayışı içinde oldukları ve toplumsal gelişmeye yönelik planlar yaptıkları görülmektedir.[13]

    Finlandiya gibi bataklık ve granitten oluşan küçük bir ülkenin kısa süre içinde uygar bir topluma dönüştürülmesi, modernleşme hamleleriyle başarı üstüne başarı kazanması, söz konusu ülkenin yöneticileri ve aydınları arasında yoğun bir coşkuya neden olmuştur. Çünkü kalpler aynı idealler için çarpmaktadır.

    Finlandiya ve Snellman (Beyaz Zambaklar Ülkesinde) örneği, Türkiye ve Balkanlar’da arzulanan toplumsal ve siyasi amaca nasıl ulaşılacağını da göstermektedir. Bunun yolu, her alanda halkçı projeleri uygulamaktan geçiyordu. Daha doğrusu, söz konusu siyasal ideali bir roman kurgusu içinde betimleyen Petrov, gelişmekte olan yoksul ülke devrimcilerinin ve bürokratlarının zihnini uyandırmış, yüreğine dokunmuş, ruhlarını şahlandırmış ve azimlerini bir kat daha artırmıştır.

    Petrov’un Soumi’si, yani bataklıklar ülkesi ve onun kahramanı Snellman aslında biz Türk okurlarına hiç de yabancı değildir. Müfide Ferit Tek, 1918 yılında, yani henüz Kurtuluş Savaşı başlamadan aylar önce Aydemir[14] adlı ütopik romanıyla Snellman’ın Finlandiya’da gerçekleştirdiği programı Orta Asya steplerinde romanın kahramanı Aydemir’e uygulattırmaktadır.

    Aydemir, yüreği halkıyla ve soydaşlarıyla çarpan devrimci bir vatanseverdir. Onun amacı da, yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarının arasından Orta Asya’ya yayılmış ve sahipsiz kalmış, horlanan, geri bıraktırılan ve sefalet içinde yaşayan bilinçsiz Türkleri halkçı-devrimci bir temelde birleştirerek büyük bir ülke-devlet kurmaktır. Aydemir’de gördüğümüz karakter yapısını, şahsi nitelikleri ve düşünsel yapıyı Snellman’da da görürüz. O da benzer çabalarla halkı aydınlatmak için yollara düşer, girişimlerde bulunur ve hatta bu uğurda hayatını ortaya koyar.

    Yukarıda, Ali Haydar Bey’in “Önsöz”ünde aktardığı bilgilerden de anlaşıldığı üzere bu eser sadece idealist bürokratları ve aydınlarımızı değil aynı zamanda Cumhuriyet programının baş uygulayıcısı Atatürk’ü de çok etkilemiştir. Kitap O’nun talimatıyla bütün okullarda öğrencilere dağıtılmıştır.

    Zambaklar Nasıl Boy Verdi?

    Aynı zamanda Petrov’un çok yakın arkadaşı da olan Bulgar çevirmen Dinyo Bojkov, esere yazdığı Sunuş yazısında, yazarla birlikte birçok kez Finlandiya’yı ziyaret ettiklerini ve oradan çok önemli izlenimler edindiklerini belirtmektedir. Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserinde bahsi geçenler önemli oranda bu izlenimlere ve yaşanmışlıklara dayanmaktadır. Petrov birçok kez ziyaret ettiği bu küçük ülkenin kentlerindeki, göllerin ve bataklıkların arasına saçılmış köyleri ziyaret etmiş ve oralarda uzun süre kalmıştır. Yazar bu arada Finlerin şenliklerini, dini törenlerini, kültürünü, tiyatrosunu, mimarisini, müziğini ve insanını gözleme fırsatı bulmuştur. Dışarıdan insana yabancı duran ve sert bir çehreyle karşılık veren Fin yurttaşı aslında çok çalışkan, temiz, içten, incelikli ve dürüsttür. Petrov gözlemlerinden derinden etkilenir.

    Finlandiya yüzyıllarca İsveç ile Rusya arasında paylaşılan, sömürülen, kültürü ve ulusal bilinci yok edilen bir ülkeydi. Petrov, orada gördüğü gelişmişlikten, bir insan ömrü kadar kısa bir süre içinde ortaya konulan ulusal ve kültürel kalkınmadan hareketle, gelişmekte ve özellikle de emperyalizmin kıskacında kıvranan ve kurtulmak için çaba gösteren ezilen ülke ve devletlere bir örnek teşkil etmesi için bu eseri kaleme almıştır.

    Finlandiya, İsveç ve Rusya’ya bitişiktir. 1812 yılına kadar Finler İsveç egemenliği altında yaşarlar. Her şey onların kontrolündedir; kilise, ticaret, ordu, bürokrasi, eğitim ve hatta kültürel yapılar… Bunun nedeni, İsveçlilerin Finleri aşağı bir millet sayması ve hor görmesidir. Öyle ki Finler ancak okuma yazma bilecek kadar gelişmişlerdir. Finlerin bütün gelişme olanakları kesildiği için onların durumu, havasız bir yere kapatılmış olan zambağı andırır. Her şeyiyle zarif, temiz ve soyludur, ama havasız bir yere kapatıldığından solmaya yüz tutmuştur.

    1808’de Rus Çarı I. Alexander, İsveç’i savaşta yendikten sonra fethettiği bölgelerde yaşayan Finlere bir teklifte bulunur: Eğer Rus himayesinde yaşamak isterlerse onlara “Seym” adı verilen bir yerel mecliste temsil edilme hakkı tanıyacağını ve ayrıca içişlerinde de özerk olacakları bir yönetime izin vereceğini ilan eder. Bu öneri Finler açısından, özgürleşmek için olağanüstü bir fırsattır.

    Finlandiya’nın Rusya’ya katılışı, her iki ülke için de hayırlı olmuş. Ciddi olarak ele alındığında, Rusya açısından Finlandiya hiç de önemli değildir. Çünkü Finlandiya’nın konumu, İngiltere için son derece hayati öneme sahip Hindistan’ın ya da Mısır’ın konumuna benzemez.

    Rusya, Finlandiya’nın kendisine katılmasından ekonomik açıdan hiçbir yarar sağlamamıştır, sağlayamaz da. Finlandiya, yoksul bir ülkedir ama Rusya’ya başka nedenlerle gereklidir.

    Söz konusu olan; Finlandiya’nın, Rusya’nın başkenti Petersburg’a pek yakın olan sınırıdır. Demiryoluyla iki saat ya sürer ya sürmez. Apaçıktır ki, kiminle olursa olsun bir savaş sırasında, düşman Fin topraklarını kolayca ele geçirip Petersburg’u tehdit edebilir. İşte bu yüzden, yani askeri açıdan, sınırın Petersburg’un uzağında olması için, bir bakıma Finlandiya’da bir tampon bölge oluşturabilmesi için buranın Rus toprağı olması önem­lidir. Fakat Finler de Rusya’ya katılmakla, kendi özgün kültürlerini serbestçe geliştirebilme olanağına ziyadesiyle kavuşmuş oldular.

    Finlandiya topraklarında yaşayan İsveçlilerin büyük bir kesimi, fetihten sonra da Rus egemenliği altındaki bu topraklarda yaşamaya devam etmiş. Fakat artık ülkenin siyasal efendisi onlar değillerdi. Bu andan itibaren de hep birlikte ortak bir kültür yaratmak için azimle, sebatla işe koyulmuşlar.

    Başlangıçta çok az insan işe azimle sarılmıştı. Öte yandan Finlerin öğretmenleri, papazları, aydınları da parmakla sayılacak kadar azdı. Ama bu, onların enerjisini yok etmek şöyle dursun, tam tersine ateşlemiştir.

    Zambakların İsyanı

    Henüz Çar I. Alexander’in sağlığında Fin kültürünü geliştirmek ve yüceltmek için çabalayanların öncülüğünü Snellman üstlenmiş…

    Snellman, yeni yeni ortaya çıkan genç Fin aydınlarının en iyi temsilcisidir. Birkaç genç Finli öğretmen, papaz, hukukçu ve memur, yığınların eğitimi ve aydınlanması için bir seferberlik başlatır.

    Snellman bütün Finlandiya’yı baştanbaşa dolaşır, konferanslar verir, insanları aydınlatmak için onlara, onların basit diliyle hitap eder. Örneklerini günlük hayattan seçer. Her gittiği yerde kendine benzeyen yeni tip insanları örgütler ve onlar aracılığıyla ulusal çapta bir aydınlanma ağı yaratır. Snellman buna “karanlık köşelere canlı lambalar yakmak” şeklinde ifade eder.

    “Bakınız, kenevirden nasıl ip, urgan örüyorlar? İlkin basbayağı kenevir liflerinden ince iplik eğirirler. Bu ipliklerden ip örerler. Birkaç ince ipten de büyük okyanus gemilerini bağladıkları kalın deniz urganı yaparlar. Bizim işimiz de buna benzer.”

    Snellman adeta Fin halkını ve ulusunu yeni baştan yaratır, tıpkı demir cevherinden çeliğin yaratılması gibi!

    Önce eğitimcileri kalıba döker; kilise papazlarını uyandırır ve kiliseleri birer aydınlanma ocağına dönüştürür.

    Memurları özverili ve dürüst olmaya çağırır. “Önce memurlar kanunsuzluğu bırakmalıdır” der.

    Kışlaları birer çalışma atölyesine ve eğitim merkezine dönüştürür. Ordunun, “halkın en büyük, en sorumlu, en soylu okulu” olabileceğini söyler.

    “Düşünün! Yurdun bütün nüfusu arasından, çoğunlukla en ücra yerlerden bile binlerce en sağlam adam, yaşamının en parlak çağında seçilip alınır…”

    “Er, bir kışla öküzü değildir” diyerek, halkın gençlerini ulusun yararına dönüştürme talimatı verir.

    “Biz kışladan bir halk okulu yapacağız. Onu bir halk üniversitesi durumuna getireceğiz. Erler kışlasını sevgiyle anmalı. Halk kışladan övünçle söz etmelidir” diye çağrıda bulunur.

    Fin ordusunu, ülkenin modernleşmesinin motoru haline getirir.

    Snellman, sporu halka götürür. Tıpkı eski Yunanlarda olduğu gibi halkını, bedeni güzelleştiren toplu sporlara özendirir.

    Finlandiya’da Halkçılık

    Halkçılık Snellman’ın ana ilkesidir. O, “bütün özgürlükleri, rahatlıkları, servetleri kendisi için isteyen; halka ise en kaba, kara, çoğunlukla da yabanıl yoksunluklara sabır ve katlanma gereğini aşılayan halkın yüksek tabakasına” karşıdır.

    Aynı zamanda o “sabırlı ve tevekkül içinde bekleyen halk kitlesinden de nefret eder”.

    Snellman bilgin kimyagerleri, bahçıvanları ve uzmanları köylere gönderir. Köylülere “patates, vişne, ahududu, çilek çeşitleri yetiştirmeleri” için eğitimler verir.

    Ömrünün son yıllarında Snellman dostlarına gülerek şunları söyler:

    “Finlandiya’nın benim çocukluk günlerimde nasıl olduğunu, bir de şimdi ne duruma geldiğini düşündükçe, şu tablo gözümün önüne geliyor:

    Büyük bir eski ev…

    Bütün pencereleri kapalı…

    Dışarıdan ev ıssız görünür; içerisi de karanlık, boğucu, nemli, sıkıcıdır. Büyük bir türbeye benzer.

    Ama işte genç, yeni, taze ve güçlü kuvvetli adamlar geliyor. Bu alnı açık insanlar, şen ve akıllıdır. İşte bunlar pencerelerin kapaklarını açarlar. Perdeleri kaldırırlar. Camları açarlar…

    Güneş, aydınlık, temiz hava, çiçek kokusu içeriye girer.

    Şimdi artık yabancılar evden, herhangi bir perili köşk gibi kaçmıyor. Büyük bir memnunlukla ona yaklaşıyor. Bakıp şaşıyorlar…

    Böylesine şaşılacak değişiklik her devlette, her ilde, her unutulmuş köşede yapılabilir. Ancak bu iş için canlı düşünce, geniş yürekli insanlar, kültür işlerinden haz alan ve çalışmaktan yorulmayan adamlar gereklidir.”

    Beyaz Zambaklar Ülkesinde bir düş ülkesidir.

    Orada köylere okul götürülür.

    Köylüyü sağlığına kavuşturması için yüzlerce hekim gönderilir. Öksürükler, nezleler, bronşitler, soğuk algınlıkları ortadan kalkar. Veremin kurbanları yarı yarıya azalır. Çocuk ölümleri ortadan kalkar. Trahomun kökü kazınır. Kadınlar daha sağlam olur. Doğumların sayısı artar. Yeni doğan çocuklar daha sağlam ve iri olur…

    Köylüler için ucuz, güzel evler yapılır.

    İşçi kolları ve köy kooperatifleri kurulur; halka ucuz ve elverişli koşullarda cam, menteşe, kapı ve ev eşyası verilir.

    Köylüler daha sıcak, daha iyi giysiler giymeye başlar. Ülkenin en iyi insanları arasından seçilen toplum örgütçülerinin gözetimi altında, özel atölyelerde binlerce kostüm, palto, ayakkabı, iç çamaşırı hazırlanır. Hepsi de en sağlam, en güzel malzemeden yapılır. Bunlar yurdun dört bir yanına maliyet fiyatına dağıtılır.

    İpin Urgana Dönüşmesi

    Ülke adeta bir bayram yerine dönüşür.

    Sadece birkaç genç… Sadece birçok öğretmen… Sadece birkaç papaz… Avukat ve memur, halk yığınlarının eğitimini ve aydınlanmasını sağlamak için seferberlik başlatma fikrini yaygınlaştırmış ve kolları sıvamışlardır…

    Böylece Bataklık Ülkesi’nden bir Beyaz Zambaklar Ülkesi yaratmışlardır.

    Snellman halkına şöyle seslenmiştir:

    “Aydın olmak; modaya uygun elbiseyle donanmak, kolalı gömlek giymek, başta modern şapka taşımak değildir. Aydın kesim, milletlerin beyni sayılır. Millet sizi öğrenim gördükten sonra iyi bir maaşa bağlanıp geceleri kahvehanelerde iskambil kâğıdı ya da domino başında vakit öldüresiniz diye okutmamıştır. Bunu yapanlar aydın olamaz ancak aydının yüz karası olurlar.

    Sizler millet zekâsının, irade ve enerjisinin, vicdanının uyandırıcısı olmalısınız. Halkın düşüncesini uyandırıp canlandırmalısınız. Halka, köylülere, işçilere, şehirlerde yaşayan ayaktakımına, daha iyi nasıl yaşayabileceklerini, daha iyi bir yaşamın kurucusu nasıl olabileceklerini öğretmelisiniz.

    Halka, yaşama değer vermeyi, onu korumayı öğretmelisiniz. Ona bizim yağışlı, sert Suomi’mizde bile her köylünün ve işçinin kendine hoş, sağlam, akıllı bir yaşam inşa edebileceğini söylemelisiniz.

    Onlara nasıl çalışılacağını öğretin; mütevazı olmakla birlikte sağlıklı ve uygun evlerin nasıl yapılabileceğini gösterin; kendilerinin ve çocuklarının sağlığını nasıl korumaları gerektiğini anlatın; mutlu bir aile yaşamının nasıl kurulabileceğini, erkeğin kadına kadının erkeğe nasıl davranması gerektiğini, çocukların nasıl eğitilebileceğini öğretin.

    Halkı işini zamanında yapmaya, söze riayet etmeye, düzene ve disipline alıştırın. Onu vicdanlı olmaya, sıra ve düzeni sevip saymaya alıştırın. Kendisinin ve başkalarının haklarına saygı göstermesini sağlayın.

    Ama önce bu konuda halka siz kendiniz örnek olmalısınız. Halkla bütün ilişkilerinizde ve temasınızda onun eğit­menleri olun. Bütün Suomi’ye bizim büyük ailemiz ve vatanımız gözüyle bakın. Unutmayın ki bütün Fin milleti; en yoksul kömürcüden katrancıya kadar, çöpçüden dul kadına kadar sizin küçük erkek ve kız kardeşleriniz sayılır.

    Onları eğitmek ve bizden daha eski uygar milletlerin arasına sokmak sizin görevinizdir. Halkımızın bilgisizliği, kabalığı, vahşi sarhoşluğu, hastalıkları, yoksulluğu, bütün bunlar sizin yüzkaranız, sizin suçunuzdur; bunu hep aklınızda tutun!”

    Sayıları çok az olan genç Fin ilkokul öğretmeni, papazı, doktoru böyle düşünüyor, böyle konuşuyor, böyle yazıyordu.

    Sadece konuşup yazmıyorlardı, aynı zamanda kışın kızakla, ilkbahar ve yazları da kayıkla ya da yaya olarak Finlandiya’yı baştanbaşa dolaşıyorlardı. Nerede güçlü insanlar varsa; ormanda, taş ocaklarında çalışan zeki köylüleri ve işçileri, becerikli ve canlı delikanlılar ile kızları bulup onlarla tanışırlardı. Onlarla görüşür, onlara kitap verir, adreslerini alıp mektuplaşırlardı.

    Bir nevi, karanlık köşelerde meşaleler yakarlardı. Snellman’ın sevdiği bir deyişle, onlara ateş yağı döker ve şöyle derdi:

    “Bütün ülkeyi sulamak için bir-iki derecik yeterli değildir; yurdumuzun bütün halkına su vermemiz lazım. En uzak kulübelerin bile göl, pınar, çay, kuyu gibi bir içme suyu kaynağı olmalıdır. Halkın ruh susuzluğu da buna benzer. Kendi adamları, kendi canlı kaynakları her yerde bulunmalıdır.”

    Bu gibi adamlara Snellman mektuplar yazar, daha sonra bu mek­tuplar başka yerlere de gönderilirdi. Dostlarının “havari namele­ri” dediği bu mektuplarda Snellman kimini teşvik edip ruhça sağlamlaştırır, kimini uyarır, kimine de öğütler verir; yeni işler gösterir, başkalarına nasıl iyi bir örnek olunacağını anlatırdı.

    Nereye gitse, halktan yana olanları ve halkı eğitmeyi sevenleri çevresine toplayıp şöyle konuşurdu:

    “Bakınız, kenevirden nasıl ip, urgan örüyorlar? İlkin basbayağı kenevir liflerinden ince iplik eğirirler. Sonra bu ipliklerden ip örerler. Birkaç ince ipten de büyük okyanuslarda seyreden gemilerin bağlan­dıkları kalın deniz urganı yaparlar. Bizim işimiz de buna benzer. Ayrı ayrı, dağınık iyi çabaları bir araya getirerek birkaç milyonluk halkımız için büyük bir eğitim gücü meydana getirebiliriz, getirmeliyiz de.”

    Snellman, yaz tatillerinde bölge öğretmenlerini toplayıp iki-üç haftalık kurslar düzenlermiş. Yüzden fazla insan bir araya gelirmiş. Başlangıçta kurslara isteksiz olarak gelinirmiş. Uzak yerlerde kışın ağır işten yorulanların çoğu bu ağır öğretmenlik mesleğinden memnun kalmazmış. “Ama bu yeni kurslar da başımıza nereden çıktı? Kursmuş… Biz öğretmenleri mi okutacaklar?” diye sızlananlar bile olurmuş.

    Snellman bunların hepsini bilir, görür ve anlarmış, ama yine de kızmazmış. İnsanlara, bir hekimin sabrı ve anlayışıyla yaklaşırmış. “Onların tedavi edilmeleri lazım” dermiş. Daha ilk yaz kurslarında Snellman öğretmenlere şöyle seslenmiş:

    “Değerli arkadaşlar, işinizin ne kadar yoğun ve ağır olduğunu bili­yorum. Basit halkın, mesleğinize değer vermediğini, uzak köylerde sık sık, hangi koşullarda çalıştığınızı ve hangi güçlüklerle karşılaştığınızı biliyorum. Durumunuzun maddi sıkıntılarını da anlıyorum. Ama ne yapalım? Unutmayın ki halkı uyandırmak için büyük görevlerimize henüz yeni başlıyoruz. Biz yeni bir ülkenin öncüleri, izcileri gibiyiz. Halkın cahilliğiyle savaşın bütün ağırlığını sırtımızda taşımak zorundayız. Burada, ilk zamanlarda beklediğimiz sevgi ve övgüyü görmeyebiliriz; hatta birçok kurban da verebiliriz. Evet, ben size kurban olmaktan bahsediyorum ki kurbanlar gerekli, hatta kaçınılmazdır.

    Kendinizi bu davaya adamaya çağırıyorum.

    Herkesi değil, buna katlanmaya hazır ve ehil olanları çağırıyorum.

    Özür dilerim, ama hakikati olduğu gibi söyleyeceğim: Her meslekte olduğu gibi, öğretmenler arasında da ruhu öğretmenliğe yabancı birçok kimse vardır.

    Onlar zana­atçı, esnaf bile değildir. Bundan daha kötüsüdür; onlar öğretmenlik mesleğini sevmeyip pişmanlık duyan gündelikçilerdir sadece.

    Böylelerine dostça bir öğüt vereyim: Okulu bırakın!

    Başka meslek arayın kendinize. Büro işlerinde çalışın. Ticarete atılın. Ne iş yaparsanız yapın, ama yeter ki bu görevi terk edin.

    Buraya şimdi ruhu capcanlı, bilgisi derin insanlar gerekiyor… İşte onun için, ricam üzerine bir grup Fin bilgini, en aydın kültür adamları­mızdan her biri size beş, altı, on ders, konferans vermeyi kabul etti. Amaç, çeşitli bilgilerin güzelliğini uzaktan da olsa size göstermektir. Siz de kendi yönünüzden, öğrencilerinize bilgi susuzluğu aşılayabilirsiniz.”

    Snellman’ın anlattıkları ve yaptıkları, ilkokul öğretmenlerinden çoğunun gönlünü kazanmaya yetiyordu. Herkes ona yardımcı oluyordu. Birçoğu yalnız başına çalışmaya, Snellman’dan fazla öğretmeye çabalıyordu. Her biri başlı başına büyük bir kültür taşıyıcısı olmuştu. Ülkenin her yerinde onlarca, daha sonra yüzlerce büyüklü, küçüklü Snellman’lar ortaya çıkmıştı.

    Eser boyunca Petrov okura, Snellman’ın yukarıdaki söylevinin ruhuna uygun örneklerle yeni bir ulus yaratmak için söz konusu ilkelerin hayatın her alanında uygulandığını gösterir: Ticaret, din, spor, kadın erkek ilişkileri ve özellikle de çocukların eğitimi.

    Snellman’a göre herkes ticaret yapabilmeli, kâr etmeli, servet biriktirmelidir, ama bunu ülkesine ve halkına yarar sağlamak için yapmalıdır. Snellman’a göre din adamı kuru ve cansız din skolastiğini terk etmeli, halkla bütünleşerek İsa’nın havarileriyle yaşadığı ve Hıristiyanlığın ilk dönemindeki ruh haliyle halkın aydınlanmasına katkıda bulunmalıdır. Spor etkinliği, İngiltere gibi büyük kapitalist ülkelerden taklit yoluyla edinilmiş özentili bir etkinlik olarak değil, fakat milyonlarca insanın sağlıklı olması ve ulusal gururu yüceltmek için yürütülmelidir…

    Eser sadece coşkun üslubuyla değil, aynı zamanda bugün içinde yaşadığımız küreselleşme çağında, ezilen ulus ve halkların emperyalist bağımlılıktan kurtuluşlarının hangi yol ve yordamla yürütülmesi gerektiğini gösteren muhteşem örneklerle ve betimlemelerle de bezenmiştir. Eser ayrıca, içinde bulunduğumuz şu karanlık günlerde ilerici aydınlara görevlerini yeniden hatırlatma fırsatı vermektedir.

    Griogory Petrov Kimdir?

    Aslen bir Rus papaz olan Petrov, ne yazık ki kitabının Türkiye ve Balkanlar’da bıraktığı etkiyi görmeden bu dünyadan göçüp gitmiştir.

    Kesin olmamakla birlikte babasının küçük bir tüccar, bir çoban veya küçük bir meyhane sahibi olabileceği yönünde bilgiler bulunmaktadır.

    Maksim Gorki’nin yakından tanıştığı Petrov, Gorki’nin Anton Çehov’a yazdığı bir mektuba göre, “O bir hancının oğluydu ve çocukluğunda küfürden başka bir şey duymamış, sarhoşlardan başka bir şey görmemişti”.

    1886’da din okulundan, 1891’de Petersburg İlahiyat Fakültesi’nden mezun olan Petrov, çeşitli okullarda Hıristiyanlık dinini anlatmak üzere papaz olarak görevlendirilmişti. Kilisedeki görevinin yanı sıra Mihaylov Harp Okulu, Alexandrov Lisesi, Teknik Okulu ile Petersburg’un farklı liselerinde dersler verdi. Petersburg’daki ünü hızla yayılan Petrov’un verdiği derslere çok büyük ilginin olması ve hatta dışarıdan bile bu derlere kalabalıkların katılması yazdığı kitaplara da ilgiyi artırmıştı.

    Harp akademisindeki görevinde 1893’ten 1903’e kadar kaldı ve son yılları vaizlik kariyeri açısından popülaritesinin doruğu sayılırdı. Edebiyat çalışmalarına henüz öğrenim yıllarında başlamıştı. Ancak büyük kitlelerin dikkatini üzerine çekmesi, onun 1898 yılında Yaşamın Temeli Olarak İncil adlı kitabı yazmasıyla oldu. Kitap kısa bir süre içinde 20 baskı yapmıştı. Eser, başta Japonca ve Çince olmak üzere birçok yabancı dile çevrilmişti. Bu eserde Petrov, sonradan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıtında ortaya koyacağı dinin halkçı rolüne ilişkin görüşleri ifade ediyordu. Petrov’un amacı, Kiliseyi halkın hizmetine sunmaktı.

    Aynı mektupta Yaşamın Temeli Olarak İncil adlı kitabı okuduğunu belirten Gorki, “onda çok büyük bir ruh, açık ve derinden inanan bir ruh var” diye bahseder. Petrov bu kitabın dışında Hayat Okulu, İsa’nın İzinde, Tanrının İşçileri adlı başka kitaplar da yazmıştı.

    Petrov çocukluğundan itibaren ülkesinin refahı ve halkının mutluluğu için neler yapabileceğini düşünür. O bir devrimcidir, halkın Çarlık esaretinden kurtulmasını arzular.

    1900-1901 yılları arasında Aydınlanmanın Dostu adıyla yayımlanan derginin editörlüğünü üstlenir. 1899-1917 yıllarında Rus Sözü gazetesinin en faal çalışanıdır.

    Petrov’un düşünceleri, bu eserinde de görüleceği gibi Lev Tolstoy’un görüşleriyle birçok noktada örtüşmektedir. Petrov’un bu düşünceleri sadece kitap ve broşürler üzerinden değil vaazlarıyla da on binlere ulaşıyordu. Konferans ve vaazlarını çok sayıda aydın da izler olmuştu.

    Petrov’un hayranlarından olan ünlü felsefeci Vasiliy Rozanov, ondan bahsederken “daha birkaç yıl öncesine kadar Ruslar buldukları her boş vakitte kafayı çekecek bir yere koşup aylaklık ederken, şimdi aynı insanlar Petrov’un sohbetlerine koşuyor, yorulmadan saatlerce onun edeceği üç beş politik cümleyi dinliyorlar” diyordu. Razanov’un verdiği bilgiye göre o dönemde Rusya’da yazın dünyasında üç kişinin tartışılmaz etkisi görülürmüş; Tolstoy, Gorki ve Petrov.

    Petrov, “İncil’in vaaz ettiği ilk ideallere” dönülmesi gerektiğini söylüyor ve bunu insanların günlük diliyle anlatıyordu. Yine Rozanov’un belirttiğine göre “O, toplumun anlayamayacağı entelektüel, anlaşılmaz sözcükler yerine kendi sözcüklerini koydu”. Vaazlarındaki vurucu etki, sade dili, coşkun üslubu, açık ve doğrudanlığı, Çarlık rejimini, Kilisenin üst yönetimlerini ve sömürüyü hedef alan vurguları bir süre sonra Kilise yönetimi tarafından tehlikeli bulunmuş ve onu Kilisenin nezdinde “güvenilmez rahip” yapmıştı. Sonra da 1907’de görevden el çektirilecekti.

    Petrov, Rusya’nın toplumsal hayatında görülen durgunluğu ve miskinliği şiddetle yermekle kalmıyor, aynı zamanda ileri ve aydın görüşlü insanların ülkenin kalkınması, halkın aydınlatılması konusundaki görevlerini de sert bir dille hatırlatıyordu. Toplumu içinde bulunduğu çaresizliğe, ezilmişliğe ve horlanmışlığa isyana çağırıyordu. Bunları anlatırken canlı örnekler sunuyor, kurgusal şahsiyetler buluyor, edebiyattan örnekler veriyor, tarihsel kahramanların hayatından bahsediyor, olayları canlı ve az bulunur bir yetenekle tasvir ediyordu.

    1906 yılı başından itibaren görece liberal bir çizgide olan Tanrı Gerçeği adlı gazetenin redaktörlüğünü üstlenen Petrov, daha geniş kitlelere, özellikle de aydın kesime hitap etmeye başlamıştı. Ne var ki dergi yılsonunda kapatılacaktı.

    Görevden el çektirilen Petrov, Moskova dışına sürülmüş ve bir manastıra kapatılmıştı. Halkın ona yönelik sevgisinin bir göstergesi olarak II. Duma seçimlerinde parlamentoya seçilmiş ancak çalışmalara sürgünde olması nedeniyle katılamamıştı.

    Artık bu koşullarda yapamayacağını anlayınca da meslekten istifa ederek, bütün Rusya’yı dolaşmaya ve vaazlar vermeye başlar. Petrov Şubat 1917 devrimini destekler ancak Bolşeviklerin iktidara gelmesi üzerine önce Denikin saflarında Beyaz Ordu’yla birlikte hareket eder sonra da Kırım’ın Bolşeviklerin eline geçmesinin ardından önce hapse atılır, sonra hapisten kaçarak (oğlunun Beyaz Ordu saflarında savaşırken hayatını kaybetmesi üzerine) ülkeyi terk ederek önce İstanbul’a sığınır ardından da dostlarının ısrarıyla Sırbistan’a yerleşir.

    Petrov, Paris’te ölene kadar da Sırbistan ve Bulgaristan’da yaşayacaktır.

    Petrov, daha önceden Bataklıklar Ülkesinde adlı bir broşür yayımlamıştı. Şimdi onun daha kapsamlısını ve daha vurucu üsluplarla yazılmışını, yani Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabını Belgrad yakınlarındaki evinde Rusça kaleme alacaktı. Petrov henüz hayattayken eserinin 1923 yılında Sırpça basılmasını sağlar, ancak eserin Bulgarca baskısını göremeden 18 Haziran 1925’te hayata veda eder. Petrov’un külleri önce Novi Sad kentinde defnelidir ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Münih’e yerleşen kızının isteği üzerine külleri oradan alınarak Münih kentinde yeniden defnedilir.

    Petrov, romanının etkin ve vurucu bir içeriğe sahip olması için bazı gerçek kahramanları kurgusal açıdan yeniden yaratır. Snellman gerçektir ancak romandaki gibi bir hayat sürmemiştir. Tüccar Yarvinen veya haydutluktan büyük bir tüccara dönüşen Karokep veya papaz McDonald bütünüyle kurgusal kahramanlardır.

    Petrov eserlerinde sıklıkla “Hayatın Mimarları” tabirini kullanır ki bu kavramı sonradan Türkiye’de Köy Enstitüleri’nin inşa sürecinde de duyacağız. Petrov, Finlandiya’nın “1. Uyanış Dönemi” olarak adlandırılan 1822 yılından tam 100 yıl sonra muhteşem bir kitapla Fin halkına yüzyıllar boyunca esirgenmiş olan saygınlığını vermiştir.

    Petrov Bolşevizme karşıdır; içsavaş çıktığında da İngilizlerin desteklediği Beyaz Ordu saflarında savaşır ki bize göre yanlış bir yola da girer…

    Ancak buna rağmen söz konusu kitabıyla, emperyalizme karşı mücadele eden Balkan halklarının uyanışına ve Türkiye’de ise yeni kurulmakta olan devlet ve uluslaşma inşasına, bir bakıma yeni insanın yaratılmasına önemli bir katkıda bulunmuştur. Bu nedenle de Beyaz Zambaklar Ülkesinde dünya çapında ulusal bir devlet yaratmanın reçetesi haline gelmiştir.

    Atatürk’ün bu romandan etkilenmemesi mümkün mü?

    İçinde bulunduğumuz şu kritik günlerde bu kitap özellikle devleti yönetenler tarafından; milletvekilleri, belediye başkanları ve her kademede görev alan memurlar tarafından okunmalıdır!

    Bu kitap öğretmenler tarafından özellikle okunmalıdır!

    Bu kitabın yeniden ordunun her kademesinde okutulması sağlanmalıdır!

    Bu kitap özellikle din adamları tarafından da okunmalıdır!

    Bu kitabı okuyan hiç kimse eli boş dönmez. Bu kitapta herkesin payına düşen derin bir ders vardır!

    Kitap bir yönüyle modern bir ulusun ve toplumun yaratılış efsanesidir.

    Aslında burada bir düş ülkesiyle karşı karşıyayız. Yazar bize bir “ütopyadan” haber getirmektedir.

    Sadık USTA


    Not: Bu sunuş, Epsilon Yayınları’ndan çıkmış olan ve görseli yukarıda verilen kitapta yer almaktadır.


    [1] Zeynep Zafer, “Rus Yazarı Grigory Petrov’un Sürgün Dönemi Eserleri”, Karadeniz Araştırmaları, c.6, sayı 23, Güz 2009, s.147.

    [2] İdealist Öğretmen.

    [3] Hayat Mecmuası, 26 Nisan 1928.

    [4] Adana Mıntıkası Maarif Mecmuası, 15 Mayıs 1928.

    [5] Aksaray Vilayet Gazetesi, 21 Haziran 1928.

    [6] Vakit Gazetesi, 9 Haziran 1928.

    [7] Hayat Mecmuası, 7 Haziran 1928.

    [8] Hâkimiyet-i Milliye, 6 Haziran 1928.

    [9] Tevfik Fikret’in Rubab-ı Şikeste (Kırık Saz) ve Şermin adlı eserlerine gönderme.

    [10] Sinop Gazetesi, 25 Ekim 1928.

    [11] Profesör Ali Haydar Bey’in 13 Kasım 1929’da yazdığı Önsöz’den.

    [12] Bojkov, Dinyo, “Önsöz”, Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya), Çev. Ali Haydar Taner, Devlet Basımevi, İstanbul, 1930.

    [13] Bkz. Sadık Usta, Türk Ütopyaları, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Ütopya ve Devrim, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2015.

    [14] Müfide Ferit Tek, Aydemir, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2002. Romanda idealize edilen kahraman tip, Osmanlı aydınları arasında bir heyecana neden olmuştur. Eser basıldıktan birkaç ay sonra 1919 yılı içinde Şair Nedim, Büyük Mecmua, Türk Kadını, Genç Kadın gibi dergilerde eleştiriler ve eseri tanıtıcı yazılar yayımlanmıştır. Romanın yayımlandığı yıllarda Türkistan’daki öğrencilerin isimlerinin önüne “Aydemir” adını eklemeleri bir âdet haline gelmiştir. Ayrıca büyük yazarlarımızdan Şevket Süreyya Aydemir de bu romanın etkisiyle, romanın yayımlanışından 16 yıl sonra roman kahramanının adını kendisine soyadı olarak seçmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in, Toprak Uyanırsa adlı eserini kaleme alırken her iki eserden de (Aydemir ve Beyaz Zambaklar Ülkesinde) kuvvetle etkilendiğini söylemek mümkündür. Toprak Uyanırsa adlı eser için bkz. Sadık Usta, Fıçılarda Yaşamak, Librum Kitap, İstanbul, 2017, s.97 vd.

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    İlgili Makaleler

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci
    1,659BeğenenlerBeğen
    3,990TakipçilerTakip Et
    20,694TakipçilerTakip Et
    234AboneAbone Ol

    Son Yazılar

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler