Felsefe Öldü mü?

Felsefe Öldü mü?

Felsefe Öldü mü?
Ne kışkırtıcı bir soru…
Hemen baştan söyleyelim, bunu düşünen çok insan var…
Fakat, insan türünün yaşamı devam ettiği sürece felsefe ölmez…
Ölmemesi gerektiğini de yazımızın ilerleyen kısmında açıklayacağız, ama önce felsefe neden ölmez?
En azından kavramın özgün ve derin anlamı açısından bu mümkün değildir..
Çünkü, eğer felsefe bilgi ve bilgelik arayışıysa, zaman denen olgunun düşüncede kavranmasıysa, o zaman ölmeyecektir demektir; eğer felsefe, evrenin, doğanın ve varlığımızın manasını, varlık ve zamanın nereden gelip nereye gittiğini anlamak içinse ve eşiğine vardığımız kapıysa, o zaman ölmesi mümkün mü…
Felsefe, insanlığın çözülebilecek veya çözülemeyecek temel sorunlarına yanıt arar. İnsanlığın geldiği aşama, düşünsel anlamda, felsefe açısından henüz bir bebeğin emekleme evresine denk gelir. Ancak felsefenin ölüp ölmediği sorusunun gündeme gelmesi, aslında bir soruna işarettir. O da felsefenin tıkandığı sorunudur.
“Maddenin bütün gizemlerini çözebilen bilim var artık, felsefeye ne hacet” denirse, biz de “bilim ancak felsefe olduğu için iş görebilmektedir” deriz…
“Gökten inen ve doğruluğu tartışılamayacak kutsal kitaplarımız var, felsefenin hükmü mü olur” denirse; o zaman biz de “bakın etrafınıza, kutsal kitaplarınız insanlığın hangi sorunlarına çare bulabildiler, ortalık kan revan değil mi”, diye yanıt veririz…
Eğer bize “bilimselliği kanıtlanmış teorilerimiz var. Toplumsal sorunlara çözüm üreten ve her şeyi açıklayan siyasi programlarımız var, hatta bilinçli özneler de var artık”, denirse o zaman biz de “onun etkisi ancak bir yere kadar; madem öyle, neden aynı şeyi amaçladığını ileri süren siyasi akımlar elli parçaya bölünmüş, neden kendi aralarında anlaşamıyorlar”, deriz.
Demek ki henüz felsefenin ne olacağı konusunda bile anlaşamıyoruz…
Yani kısacası, ne felsefe yok olur ne de hiçbir şey felsefenin yerini doldurabilir.
Aslında felsefe, sadece bir arayış ve sorgulayış da değildir; o insanoğluna, gidilmesi gereken istikameti gösteren, rotayı belirleyen bir şakuldür de.
Bu yazıdaki amacımız felsefe tarihi üzerine bir tartışma yürütmek değil. Fakat eğer insanlık, günübirlik koşuşturmacasının içinde sürekli bir yerden bir başka yere savrulup duruyorsa, işte o zaman felsefe lazımdır, diyoruz.
Nasıl ki her yeni siyasi akım, toplumun bütün sorunlarına çare bulduğu iddiasıyla ortaya çıkıyorsa, ama buna rağmen hayat kendi bildiği mecrasında devam ediyorsa; nasıl ki her filozof, insanlığın temel sorunlarına çare bulduğu iddiasıyla ortaya çıkmışsa; fakat insanlık tarihi, kendi yeni sorunlarıyla ve çözüm önerileriyle yürüyüşünü devam ettiriyorsa, o zaman ne felsefe biter ne de filozofların kökü kurur.
Peki olan ne? Yenilik getireceğini ileri süren siyasi akımların tıkanıklık yaşaması, klasik felsefenin sorunlarımıza çareler üretememesidir. Aslında insanlık, yeni bir bakış açısına, yeni bir felsefeye ihtiyaç duyuyor ve bu açıdan bir dönemeçte bulunuyor.  
 
Yeni Bir Felsefe mi Doğmalı?
Bir süredir, hem Batı’da hem de Doğu’da kitlelerin günlük politikaya ilgileri azalmaktadır. Halk içinde siyasetten uzaklaşma, bezginlik, ilgisizlik, bıkkınlık, her şeyi kanıksama, atalet ve vurdum duymazlık alabildiğine yaygınlaşmaktadır. Sadece Batılı ülkelerde değil, Rusya’da da böyle, Çin’de de böyle… Örneğin Çinli akademisyenler son yıllarda yeni siyaset teorilerine kafa yoruyorlar, özellikle de Gramsci’yi keşfediyorlar… Nedenine sonra geleceğiz…
Aydınlanmanın en çok etkin olduğu Batılı ülkelerde, halkın politikaya ilgisizliğinden dolayı seçimlere katılım oldukça düşüktür. 4 yılda bir yapılan seçimlerdeyse birbirinden farklı olmayan siyasi partilerin salon toplantıları, gösterileri vs. artık insanları çok fazla ilgilendirmiyor…
Hele bir de siyasi irade Brüksel’e taşınmışken…
Sosyal bilimciler, felsefeciler (filozoflar), insanların politikaya nasıl daha çok ve daha etkin katılabileceklerine dair planlar yapıyor, kafa patlatıyorlar…
Halkın yerelden başlayarak, daha üst siyasi kararlara nasıl katılabileceği üzerine hazırlanan bir dizi rapor, araştırma ve manifesto önerilmektedir. Sözüm ona sivil toplumu güçlendirme adına önerilen bazı programlar, bir aldatmacanın ötesine geçemiyor. Ancak önemli bazı önermeler de yok değildir ki bu yazıdaki amacımız bunlara dikkat çekmektir.
Filozoflar, ister Çin’de, ister Hindistan’da isterse Batı Anadolu veya Kadim Yunanistan’da ortaya çıkmış olsunlar, amaçlarının toplumda ortaya çıkan çatışma ortamlarını yumuşatmak veya bu çatışmaları kökünden çözüme kavuşturmak veya söz konusu toplumların birbirinden farklı kesim ve katmanlarını karşılıklı uyumlu hale getirmek olduğunu ilan etmişlerdir. (Bkz. Dünyayı Değiştiren Düşünürler Cilt I-II)
Filozofların amacı, toplumları uyum dünyasına götürmek olunca, bu kez de tartışma esas olarak, çatışmayı ve çelişkileri ortadan kaldırmanın yöntemleri üzerine yoğunlaşmıştır. Aslında tayin edici olan önerme, “neyin amaçlandığı” değil, “nasıl yapılacağı” sorusuna verilen yanıttır.
Tarihte buna dair birçok sistem ve toplum projeleri önerilmiştir. Bunlara biz genelde ideal toplum tasarıları diyoruz. Bu tasarıların bir ucunda halkın alabildiğine zevk-ü sefa içinde yaşadığı hedonizm düzeni vardır diğer ucundaysa tutumluluğu esas alan perhiz ve kanaatkar yaşam felsefesi…
Kuşkusuz her iki uçta yer alan projelerin nihai amacı halkın siyasi ve toplumsal hayata etkin katılımını sağlamaktır.
Fakat adil olmayan bölüşüm ve tüketimden kaynaklanan kadim sorunların, bolluk toplumlarında ortadan kalkacağı ve böylece halkın (yurttaşın) toplumsal-siyasi hayata daha aktif katılacağı düşüncesi de bir türlü gerçekleşmiyor. Hatta uzun süre, tabii ki herkes kendince, Batı’nın kapitalist toplumlarında veya Sovyetler Birliği’nde bu sorunların aşıldığını iddia ediyordu. Sovyetler Birliği yıkılınca, bunun böyle olmadığı ortaya çıktı, dolayısıyla bırakalım felsefeyi, bazıları “tarihin sonu”nun da geldiğini ilan etmişti…
Ancak hayat bunun hiç de böyle olmadığını ortaya koydu ve bütün dünya kan-revan içinde…
 
Felsefede Yeni Bir Ufuk mu?
Batı toplumları siyasi açıdan can çekişiyor…
Son yıllarda hortlayan milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı da halkın siyasetten bezginliğinin çaresi olamayacak.
Son 20-30 yıldır Batı’da, özellikle de Avrupa’da felsefi bir akım kendisinden söz ettiriyor: Radikal Demokrasi…
Demokrasi istemek, hele bir de radikaline vurgu yapmak, siyaset tarihinde yeni bir şey değil, fakat bu başka…
Bugüne kadar bütün filozoflar, toplumsal yaşamın çelişme ürettiğini düşünmüş ve bu çelişmelerin nasıl uzlaştırılması gerektiğine kafa yormuşlar. Ancak bunu yaparken soruna tek taraflı yaklaşmışlar. Toplumu özne, çelişmeyi ise onun nesnesi olarak kavramışlar. Bu gerçeğin sadece bir kısmıdır. Halbuki toplumlar çelişme yaratırken, çelişmeler de toplumları biçimlendirerek yeniden yaratmaktadırlar. Demek ki çelişmeler toplumların ürünü değil aynı zamanda toplumlar da çelişmelerin sonuçlarıdır. Bunların yapısı, ortak organlara sahip yapışık ikiz gibidir.
Konuya tek taraflı yaklaşan bütün filozoflar, esas olarak toplumların çatışma noktalarını ortadan kaldırmayı (bazıları uzlaştırmayı) amaçladılar, ancak aslolan bu çatışmaları ortadan kaldırmak değil, fakat daha da derinleştirerek toplumda daha ileri yapıların, kurum ve ilişkilerin oluşumunu sağlayan yöntemler icat etmektir. Bunu yaparken de kitleleri daha fazla siyaset arenasına çekmektir. Dolayısıyla işin püf noktası, mümkün olduğunca “çelişmeleri çözüyorum” adı altında onları bastırmamak ve hatta bu çelişmeleri daha çok ortaya çıkaracak araç ve yöntemler üzerinde kafa yormaktır.
Çelişki harekettir, hareketse madde. Ya da çelişki varsa hareket ve dolayısıyla madde de vardır. Dolayısıyla siz isteseniz de istemeseniz de her toplumda ve onu oluşturan bütün yapılarda hiyerarşiden kaynaklanan çelişkiler meydana gelecek ve gelecekte de şekli ve şemalı bugünden öngörülemeyecek birçok çelişkinin ortaya çıkmasına neden olacaktır.
Bir bakıma çelişkilerin varlığı, toplumlaşmak (her türden toplumsal ve siyasi yapı için de geçerlidir) için zorunludur ve onların çözülmesi de toplumlaşmayı daha üst bir seviyeye taşır. Çünkü her toplum ve yapı, kökeni doğada bulunan somut çelişmelerini çözerek toplum haline gelir. Varlığın (devlet, aile, toplum, parti, işletme vs.) bağrındaki çelişme veya çatışma zorunlu olarak katlanılması gereken bir illet değildir, aksine varlık olabilmek için ortaya çıkması teşvik edilmesi gereken bir fenomendir.
Akıllı olan bunu teşvik eder… Akılsız “filozoflarsa” hep çelişkileri uzlaştırmayı veya ortadan kaldırmayı dener…
Aslında bu, maddenin doğasında vardır.
Maddi tözler de, girdabında bulundukları çelişmelerini çözerek somut bir madde haline gelirler. Toplumlar da öyle…
Çelişmelerinin üstesinden gelenler aileden, topluluğa, topluluktan kavme, kavimden ulusa doğru yükselirken, bunun üstesinden gelemeyenler, yani mevcut çelişmelerini çözemeyenler, gelişmelerinin belli bir aşamasında dağılıp gitmektedirler.
Toplum demek, hiyerarşi demektir ve her hiyerarşik yapı da zorunlu olarak kendi içinden, çözülmesi gereken yeni çelişkiler üretecektir.
İnsanlık tarihi, asılında çelişkileri çözebilme yeteneklerinin tarihidir. Tarih (doğa ve insanlık alemi) çelişkileri çözebilme yeteneklerinin birbiriyle yarıştığı arenadır. Bunda başarılı olanların yıldızı parlarken, bunu beceremeyenler dağılıp gitmektedirler.
Hareket, çelişmelerden kaynaklanır, çelişkilerin çözülmesi de hareketin ta kendisidir. Hareketin olmadığı yerde çelişki olamaz, o halde çelişkinin bulunmadığı yerde hareket de olmaz. Ama her iki durumda da bırakalım doğayı ve toplumları, maddenin varlık oluşturabilmesi bile mümkün değildir.
Eğer insanoğlu ortaya çıkan (zorunlu) çelişkileri zorbalıkla bastırmaz, bunları yok saymaz ve hatta bunların ortaya çıkması için demokratik ortamlar sağlarsa ve kitleler çelişkileri doğru çözme konusunda eğitilirlerse, bu konuda onlara alışkanlıklar ve demokratik yaşam felsefesi kazandırılırsa, işte o zaman insan denen varlık “gerçek siyasi hayvan” olacaktır.
Devletlerin, toplumların, siyasi partilerin ve her türden örgütlerin temel zaafı çelişkilerden irkilmesidir, ürkmesidir, korkmasıdır ve çıktığı anda paniğe kapılması ve bunları bastırmak istemesidir. Tabii ki bunu yaparken de herkes olayı kendi felsefesine göre gerekçelendirmektedir…
Ancak şöyle biraz geriye yaslanıp insanlık tarihine enginlerden baktığımızda, hiçbir baskının ve tedbirin uzun erimli olmadığını görürüz. Çelişkilerin zorla, şiddetle çözüldüğü dönemler, anlar var mıdır, tabii ki vardır. Ama bunun müsebbibi, halk kitleleri, ezilenler “güçsüz olanlar”, muhalifler vs. değildir, aksine çelişkileri adam gibi ele alamayan, bunları barışçıl ortamlarda çözmeyi denemeyen “iktidar” sahipleridir. Bunu büyük filozof Hegel, Fransız Devrimi’ni analiz ederken ortaya koyar.
Yeniden Radikal Demokrasi akımına dönersek…
Bu akımın en çok önemsediği filozofların başında Hegel gelmektedir. Onlara göre Hegel, (toplumsal) çelişmenin ortaya çıkışının nedenini mantıklı olarak açıklayabilen ve bu çelişmeleri çözme yönteminin nasıl ele alınması gerektiğini felsefi açıdan açıklayabilen filozoftur.
Hegel’den sonra da söz konusu felsefesinin ruhunu kavradığını düşündükleri siyaset ve düşün adamlarıysa kelimenin gerçek anlamında hapishanede çürütülen Antonio Gramsci ve Çin’in büyük devrimcisi Mao’dur…
Birçok lider, filozof ve peygamber, kendisinden sonra yeni bir dinin, yeni bir felsefenin ve ideolojinin ortaya çıkamayacağını, çünkü insanlığın sorununun çözüme kavuştuğunu ileri sürer; hatta “artık felsefe (din) bitmiştir” diyerek kendisini son peygamber, son filozof ve son devlet adamı ilan eder.
Gerçek böyle mi? Tabii ki hayır. Tarihin belleği de buna itiraz eder…
Tarihe enginlerden bakan büyük filozoflar, revaçta olanlardan, alışık olunanlardan farklıdır, çünkü onlar, insanlık tarihi devam ettikçe yeni çatışma ortamlarının ve çelişkilerin de ortaya çıkacağını; bu yeni çatışma ve çelişkilerin ele alınacağı yeni tarz ve yöntemlerin de bulunacağını düşünürler…
Bir bakıma onlar tarihi kendileriyle bitirmezler…
İşte Radikal Demokrasi akımının felsefi yaklaşımının kısa özeti…
Bu konuya ilerde devam edeceğiz…

2 Replies to “Felsefe Öldü mü?”

  1. Üstat sanırım Harari’nin görüşüdür. Düşünür diyor ki insan beyni sayısının bilemediğimiz algoritmalarla doludur. Düşünme işlemini bu algoritmalarla yapıyoruz. Dolayısıyla özgür değiliz.Çünkü daha algoritmanın ilk komutu ile onun egemenliği altına giriyoruz.Eğer insan beyni evrimin kör topal oluşturduğu sayısız algoritmalarla dolu ise felsefenin sonu yaklaşmış olamaz mı? Artı bilim felsefenin çok önünde değil mi gerçekten.

  2. Dinler sorunları çözemedi diyorsunuz doğru, siyasi akımlar da, bilim de çözemedi maalesef. Akıl ile en ileri anayasaları yapan toplumlarda çözememiş durumda… Sebebi nedir? Bilim ve aklın sentezi olan sistemlerin (örneğin Kemalizm) çelişkileri ortadan kaldırması için egemen olması ve çıkar gruplarının yönetimine girmesi engellenmesi gerekir. Ham arzularına teslim olanlar engellendiği zaman bu gerçekleşir kanımca.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir