• Yazılarım
  • Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Fransız Devrimini Hazırlayan Radikal Ütopyacılar

    Fransız Devrimini Hazırlayan Radikal Ütopyacılar

    Diderot, tarihsel süreçleri açıklarken “her yüzyılın kendine has bir ruhunun olduğunu ve bununla anıldığını” belirtmektedir.

    14. Louis’nin despotik rejimi Fransa’ya merkezi bir otorite bahşetmekle birlikte aristokrasiye dayattığı yönetim ve yaşam tarzıyla ülkeyi, derin bir siyasi ve ekonomik bunalımın kucağına da itmişti.

    Aydınlanma Çağının Toplumsal Etkisi

    18. yüzyılı belirleyen en önemli olgulardan biri, onun aynı zamanda Aydınlanma çağı olmasıdır. Aydınlanma çağı, Avrupa’nın gelişmiş başkentlerine adeta bir yıldırım gibi düşmüş ve ardından da bütün Avrupa kıtasını etkisi altına almıştı. Bilimden siyasete, ekonomiden felsefeye uzanan bir dizi alanda yenilikler keşfedildi. Yalnız keşfetmekle de kalınmadı, “Eski Rejim”in temel dayanakları olan krala, yönetime, dine, dogmalara da vurularak sistemin temel taşları da yerinden oynatıldı.

    İşte Babeuf de esas olarak böylesi bir iklimin ortasına doğdu ve gelişerek etkin oldu.

    Aydınlanma çağı döneminde etkili olan ve “Eski Rejim”in altını oyan iki siyasi akım da işe “özel mülkiyet”i eleştirerek başlamıştı. Bunlardan biri, özel mülkiyeti eleştirmekle birlikte ona el koymayı düşünmemişti. Fakat toplumdaki eşitsizliği, mülkiyetin yeniden düzenlenmesiyle (esas olarak Kilisenin ve Aristokratların özel mülkiyetine el koyarak) aşmayı amaçlamış ve bu yönde programlar sunmuştu. Bunlara kısaca “eşitlikçi sosyalistler” denmekteydi.

    Daha radikal olanlarsa hem özel mülkiyet alanını düzenlemeyi hem de daha ileri giderek “komünist” bir toplum kurmayı öneriyordu. Bunlara ise Marks’ın ifadesiyle “eleştirel-ütopik sosyalistler” denmekteydi.

    Fransa’da Ütopyacılık

    Fransa, 18. yüzyılın ortasından başlayarak 1789 Büyük Fransız Devrimi’ne kadar sürecek olan kırk yıllık süreçte, kelimenin gerçek anlamında devrim ve ütopya modelleriyle çalkalanıp durmuştu. Bu kırk yıllık dönemde onlarca ütopik eserle toplumsal modeller önerilmiş, tartışılmış ve insanlığın bilgi hazinesinde yer etmişti.[1]

    1750’li yılların siyasal karmaşasında dört büyük adam vardır ki bunların Büyük Fransız Devrimi’ne olan etkileri, dönemin diğer bütün düşün adamlarını geride bırakır.

    Bunlar; rahip Jean Meslier (1664-1729), filozof Jean-Jacques Rouseau (1712-1778), ütopik sosyalistler Étienne-Gabriel Morelly (1717-1778) ve Gabriel Bonnot de Mably (1709-17785)’dir.

    14. Louis’nin kalıntısı olan “Eski Rejim”e eleştiri daha çok ütopyalar örgüsüyle yapılmışı. Onlarca eser ki bunların büyük bir çoğunluğu Robinsonvari ada romanlarıdır, piyasaya sürüldükleri anda muazzam bir etki bırakıyor, elden ele dolaşarak siyasi ortamı radikalleştiriyorlardı. Bunların kimisi açıktan yazarların kendileri tarafından basılmış ve dağıtılmıştı, bazıları ise, Jean Meslier de olduğu gibi anonimdi ve elden ele dolaştırılmıştı.

    Manüfaktür döneminden fabrika üretimine henüz yeni geçilmişti; ve Fransa kentleşmeyle birlikte büyük bir iç göç dalgasıyla hareketlenmiş ki bu kentler, milyonlarca köylüye barınak sağlamıştı. Bununla birlikte yoksulların tepkisi, isyanı ve siyasal eylemleri toplumu olağanüstü hareketlendirmiş ve yönetim kademelerini tedirgin etmişti.

    Ütopik eserlerse, bir barut fıçısını andıran ve ayaklanmalara gebe Fransız toplumunu daha da radikalleştirmişti. Bu eserler sadece aydınları değil kent yoksullarını ve baldırı çıplaklarını da heyecanlandırmışlardı.

    Ortaya çıktığı anda toplumu en çok etkileyen ve fırtınalar koparan eser kuşkusuz Meslier’in Vasiyetname’sidir.[2] Dili ve içeriği basitti fakat etkisi de bir o kadar muazzamdı.

    Onun ardından sahneye Rouseau çıkmış ve ardı ardına yayımladığı eserlerle yükselmekte olan yeni sınıfın, yani aralarında baldırı çıplakların da olduğu 3. sınıfın ayak seslerini haber vermişti. Toplum Sözleşmesi ve İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserleri adeta eski sistemin ölüm fermanını imzalamıştı. Bu kitaplar diğer filozofların yazdığı ağır kitaplarla kıyaslandığında dili basitti. Felsefe kitaplarından ziyade manifesto gibiydiler ve bu nedenle de çok etkileyiciydiler.

    Morelly ise Doğanın Yasaları adlı eseriyle döneminin siyaset teorisine tartışılmaz bir katkı sunmuş, zihinleri aydınlatmış ve en çok da Babeuf’ü etkilemiştir. Ne var ki Morelly’nin yaşamı hakkında bugün bile çok fazla bir bilgiye sahip değiliz.

    Mably ise özel mülkiyete getirdiği eleştiri ve topluma gösterdiği çıkış yoluyla dörtlü içinde en az ütopik olanıdır. Üslubunun etkileyici gücüyse Rousseau’nunkiyle kıyaslanmıştır.

    Çağın bütün ütopyalarının esin kaynağı ise her zamanki gibi en başta Platon’un Devlet’i, Thomas More’un Ütopya’sı olmuştur.[3]

    Jean Meslier

    Jean Meslier: Ortakçı Köylü Komünlerin Sözcüsü

    Dönemi belirleyen dörtlü içinde en çaresiz ve acınacak durumda olan kuşkusuz Jean Meslier’di. Aslında Meslier bir tanrıtanımaz ve komünistti ancak bir papaz olarak vaazlarına da devam etmişti. O, yüreğindekini hiçbir şekilde açığa vuramamıştı ve vicdanında derin bir bölünmenin ifadesi olan iki farklı kişilik olarak yaşamıştı. Bir tarafta feodal düzene ve onunla birlikte din ve Tanrıya lanetler okumuş, diğer yanda ise yaşamını mümince ve tevekkülle devam ettirmişti.[4]

    Meslier’nin eseri elden ele dolaşıyordu; hatta onu bir tanrıtanımaz olan Holbach’a mal edenler de olmuştu. O, Vasiyetname’sinde köy yoksullarının kömün hayatını anlatır ve ortak mülkiyet özlemini ifade eden siyasi ve felsefi düşüncelerini bir araya getirmişti. Yazılarında hem materyalist olduğu, yani her şeyin bu dünyada ve maddeden kaynaklandığını ifade etmekte hem de toplumsal ortak mülkiyeti savunmaktaydı. Onda, o günün tanrıtanımaz filozoflarının burjuva özlemleri ve yoksullara karşı olan önyargıları yoktu. Onun ortaya attığı “komünist” sistemle, tanrıtanımaz tutumu arasında kopmaz bir bağ vardı. Meslier, Sağduyu’da “İnsan ne sofu doğar ne dinci, bir tanrıya inanmak da gereksizdir. En doğrusu onu hiç düşünmemektir” der.[5]

    O, dine ve tanrıya vicdanî nedenlerle değil, sömürücü sistemi koruyan ve temellendiren tutumları nedeniyle saldırmaktaydı. Bunu da şöyle ifade etmektedir: ”Din, hükümdarları milletlerinin başları üzerine oturtmak ve kavimleri onların keyif ve arzusuna teslim etmek için düşünülmüştür”.[6] Yine bir başka yerde, “Din hükümdar için, kavimleri daha sağlam bir şekilde boyunduruk altında tutmanın özel bir aracından başka bir şey değildir” der.[7] Bu tutumuyla da o dönemin felsefesinin en önemli konusu olan idealizm-materyalizm tartışmasına önemli bir katkıda bulunur ve materyalistlerin yolunu aydınlatır.

    Meslier’in toplum önermesine gelince: Önerdiği “komünist toplum”, basit bir köylü ortakçılığının ötesine geçmemektedir, çünkü dönemin feodal toplumunun dar koşulları ancak bir köylünün ufkunun ulaşabildiği hatta kadar ileriye gidebiliyordu. Meslier, döneminin siyasi ve toplumsal yapısını en çıplak haliyle görmesine rağmen, siyasi-ekonomik olguların tarihsel neden ve ilişkilerini de görememişti. Görmesi de olanaksızdı çünkü ilk modern iktisat kuramları onun ölümünden bir yüz yıl sonra ortaya çıkacaktı.

    Meslier’in analizinde, toplumsal dinamizmin kaynakları belli değildir. O, nedenle de tasavvur ettiği “toplumcu” düzenin hangi sınıflar tarafından ve hangi yöntemlerle kurulması gerektiğini ortaya koyamıyordu. Aslında tarih, henüz o aşamada değildi. Toplumsal-ekonomik altyapı henüz yeni toplumu kuracak sınıf ve ilişkileri ortaya çıkarmamıştı.

    Onun ufku bir köy rahibi olmaktan dolayı köy ilişkileriyle sınırlıydı. Köylülerin içinde bulundukları durumu bizzat yerinde gören ve yaşayan Meslier, tüm bu sefaletin sorumlusu olarak özel mülkiyeti gördü ve ona bütün şiddetiyle saldırmıştı. Toprakların eşit bir şekilde köylülere dağıtılmasını önermiş ve “insanlar doğal ortamda eşittir. Herkesin dünyada eşit bir şekilde yaşamaya hakkı vardır ve herkes özgürlüğünün tadına varmalı ve dünya nimetlerinden eşit bir şekilde faydalanmalıdır” demişti.[8]

    Dikkatini gelişmekte olan kentlere ve orada yaşayan ezilenlerin sorunlarına çeviremeyen Meslier, kendi kendine yeterli köylerin ortakçılığını savunarak, tüketim komünizmini savunmuştu. Platon gibi ya da Thomas More gibi kendi içinde tutarlı bir ütopik model sunamamıştı fakat buna rağmen gelecek için tasavvur ettiği ülküsüyle bir ütopyacı olarak anılmıştır. Merkezi otoritenin ve vergi toplamanın köylü üzerindeki yıkıcı etkisini bizzat bilen Meslier, küçük köylü birimlerinin kendi içinde eşit üretim ve tüketim yapabileceği mutlu ve  armonik bir dünya tasavvur etmişti.

    Ütopyasında “komünlerin elemanları yararlı işlerle meşgul olurken, doğal haklarına ve özgürlüklerine de sahiplerdir. Karşılıklı yardımlaşma ve sevgi, komün üyelerini birbirine bağlayacaktır. Merkezi otorite de toplumsal yaşamı düzene sokmak için var olacaktır” demişti.

    Bunun yanı sıra Meslier, “herkes mutlaka yeteneğine ve becerisine göre bir işe sarılmalıdır ve halkın ihtiyacına uygun bir toplu üretim örgütlenmesi gerçekleştirilmelidir” diyerek, çağdaşlarının fark etmediği “işgücü örgütlenmesine” de vurgu yapmaktadır.[9] Bir yüz yıl sonra bu düşüncesiyle  Babeuf’ü de derinden etkileyecektir. Bu arada Meslier halkları da ihmal etmez. Meslier’e göre “insanlık tarihi halkların ezilmişliğinin tarihidir”. Eserinde Meslier, “Halklar, eğer aklınız varsa birleşin! Eğer yürekliyseniz içinde bulunduğunuz sefaletten kurtulmak için birleşin!” diye çağrıda bulunur.[10]

    Yazılarında eyleme, “Nerede o Jacqueriler ve Ravaillac’ın Fransası?” diyerek 14. yüzyılın köylü ayaklanmalarına vurgu yapan Meslier ne yazık ki bir eylem adamı olamamış ve kendisini bir köye hapsetmişti. Bu nedenle de eleştirileri “ahlaki komünizm” den öteye gitmemektedir.

    Morelly: Eski ile Yeniyi Birleştiren Ütopyacı

    Étienne-Gabriel Morelly

    Meslier’in başına gelen bir başka açıdan Morelly’nin başına da gelmişti. Onun Doğanın Yasaları adlı kitabı tam seksen yıl boyunca Diderot’ya mal edilmişti. Bu eser, Babeuf’ü teorik anlamda en çok etkileyen kitapların başında gelir. Hatta Babeuf de alıntı yaparken bu eserin Diderot’a ait olduğunu belirtmektedir. Ne var ki ileriki yıllarda yapılacak araştırmalar bu eserin kesin bir şekilde Morelly’e ait olduğunu saptayacaktır. Yoğun bir araştırmaya rağmen Morelly hakkında dişe dokunur herhangi bir bilgiye sahip olamıyoruz. Yayımladığı makalelerden hareketle onun Vitry-Le-François ‘da öğretmenlik yapmış olduğunu biliyoruz. İsminden hareketle onun İtalyan asıllı olduğu da düşünülmektedir, ancak bu ismin dahi gerçek olup olmadığı kesin bir şekilde iddia edilemiyor.

    Doğanın Yasaları yayınlandığında Fransa entelektüelleri arasında olağanüstü bir etki yaratır. Öyle ki Engels bile onun adını Fourier ve Owen’dan önce zikrederek komünist kuramın temel kaynakları arasında ona önemli bir yer ayırır.[11] Morelly’nin yazılarında eski ve yeni görüşler iç içedir. Hatta Marksist tarihçiler, Morus ve Campanella’nın düşünce birikiminin onun üzerinden Babeuf’e ve oradan da Marx ve Engels’e ulaştığını belirtirler. Babeuf onunla ilgili görüşlerini şöyle ifade eder: “Yasalar’ın yazarı [Morelly], benim bugüne kadar komünizm davası uğruna gördüğüm en kararlı, en korkusuz ve en atılgan savaşçıdır”.[12]

    Morelly ütopyasını, “Hindistan’dan Kahramanlık Destanı” adı altında yayımlar. Eserinin önemli ölçüde Madrid’de yayımlanan ve Meksika’daki İnka düzenini anlatan “Commentarios Reales”den etkilendiği belirtilmektedir. Thomas More gibi o da bir ada tasvir eder ve orada hüküm süren eşitlikçi düzeni bir anlatıcının ağzından aktarır. “Adadakiler tüm kötülüklerin anası olan özel mülkiyeti bilmiyorlar. Onlara göre toprak herkesin açlığını ve susuzluğunu giderdiği bir ana memesidir. Herkes onu işlemekte ve verimli hale getirmekte fakat kimse “bu benim tarlam, bu benim öküzüm veya bu benim evim demiyordu”.

    İnsanlar bin kişilik birimlerde toplanmış; herkes mesleğine ve yeteneğine göre çalışmaktadır. Doğal olarak ürünler de ortak depolarda toplanmaktadır. Düzenli kayıtlarla yönetilen bu depolardan herkes ihtiyacı kadarını alarak tasasız bir yaşam sürdürmektedir. Üretim için gerekli olan alet ve araçlarsa merkezi yönetim tarafından sağlanmaktadır. Depolardan bütün ihtiyaçlarını karşılayabilen insanlar, öyle ölçülü ve tutumludurlar ki israf denen bir olgu da görülmemektedir. Bu nedenle de insanlar arası kavgalar, kıskançlıklar, haset, kin ve nefret de yoktur.

    İnsanlar on yaşından itibaren yatılı okullara alınarak meslek eğitimine başlamakta; on sekiz yaşında evlenerek çoluk çocuğa karışmaktadırlar. Evlilik hayatı planlandığı için özgür aşk söz konusu değildir. Orada herkes birkaç kuşağın iç içe yaşadığı büyük ailenin bir parçasıdır ve bu nedenle de büyük ailenin ortak evi kullanmaktadır. Herkes tek eşlidir ancak isteyen kırk yaşından sonra bekar hayatına yeniden dönebilmektedir.

    Fransız ütopyacılarının yazdıklarına bakılırsa 14. Louis’nin despotik merkezi otoritesine büyük bir tepkinin olduğu anlaşılmaktadır. Meslier gibi Morelly de toplumsal tasarısında federatif bir yönetim öngörmüş. Ülkeyi yönetenler seçimle gelmiyor fakat manevi otoriteleri sayesinde yönetici olmaktadırlar.

    Yönetim Roma döneminden bir kavram olan, “aile babalarının” toplamından oluşmaktadır. İktisadi kararlarla siyasi kararlar birbirinden kesin bir şekilde ayrı tutulmuş. Merkezde sadece ekonomik kararlar alınabilmektedir diğer tüm kararlar, insanlar kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olsunlar ve siyasete doğrudan katılsınlar diye küçük birimlere bırakılmış.

    Morelly’nin düzeninde mülkiyet hakkını düzenleyen yasa olmadığından dolayı herkes ortaklaşa yaşamaktan başka bir sistem de tanımamaktadır. Yeni insan tipinin yaratılmasına da kafa yoran Morelly, tüm eski ahlak kurallarının bir kenara itilmesini, bunların yerine, tam olarak ifade edilmeyen “insanları daha fazla mutlu eden yeni kuralların” geçerli olmasını önermektedir. Siyasi yönetim şekli için ayrıntılı önermelerde bulunmayan Morelly, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla her şeyin düzeleceğini düşünmektedir.[13]

    Jean-Jacques Rousseau:

    İnsanlar Özgür Doğar Fakat Her Yerde Zincire Vurulmuşlardır

    Jean Jacques Rousseau

           Jean Jacques Rousseau

    Bir düzine filozofun sahneye çıktığı 18. yüzyıl Fransa’sında Büyük Fransız Devrimi’nin lider kadrosunu en çok etkileyen düşünür kuşkusuz Rousseau’dur. Bu arada belirtelim ki başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyet kadrosunu en çok etkilemiş filozofların başında Rousseau gelir. Rousseau’nun Fransa’da tanınmasını sağlayan olay, onun yoksulların belini büken tahıl fiyatlarını tartışan bir makale kaleme almasıdır. Toplumdaki sorunların ana kaynağını araştıran büyük filozof, kısa bir süre sonra toplumsal sorunların kökeninde özel mülkiyetin yattığını kavramıştı. Derinlemesine giriştiği araştırmasının sonuçlarını da “İnsanlar Arası Eşitsizliğin Kaynağını” kitabında ortaya koyacaktır.

    Ona göre bütün kötülüklerin kaynağı özel mülkiyettir. Diğer yazarlarla kıyaslandığında Rousseau’nun üslubu yüreklere işler ve duyguları ayaklandırır. Analizleri bir Meslier, Morelly ve Mably’ninki kadar köklü değildir, ancak yazılarındaki kıvraklık ve coşku, başta Robespierre olmak üzere Fransız Devriminin bütün genç lider kadrosunu derinden etkilemiştir. Rousseau adeta Fransız devrimcilerinin peygamberi gibidir.

    Bir önyargıdan hareketle Rousseau, çağdaşları tarafından modernleşme karşıtı olmakla itham edilmiştir. Eşitsizliğin ve özel mülkiyetin ortaya çıktığı anı tespit etmek açısından o insanoğlunu, ilk doğadaki haline götürerek onu yeniden günümüze getirir. Analizinde insanın özel mülkiyeti keşfetmesiyle bozulduğunu ve yoldan çıktığını belirtir. Bu nedenle de o, “toplumu insanlığın ilk doğal haline geri götürmek istemekle” suçlanır. En etkileyici cümlesi ise kuşkusuz “İnsanlar özgür doğarlar, ancak toplum onları her yerde zincire vurur” özdeyişidir.

    Bu görüşlerini ifade ettiği Toplum Sözleşmesi yayımlandığında çağdaşları arasında gözleri kamaştıran bir şimşek etkisi yaratır ve dönemin genç entelektüellerinin tartışılmaz fikir babası haline gelir. Rousseau yazılarında, toplumların aslında can ve mal güvenliklerini sağlamak için karşılıklı bir toplum sözleşmesiyle oluştuğunu belirtir. Ona göre bu sözleşmenin en önemli amaçlarından biri aynı zamanda insanların her türlü özgürlüğünü de korumaktır. Filozof, “Özgürlükten vazgeçmek, insan olmaktan vazgeçmektir. İnsanlığından vazgeçenden ise artık umut kalmamıştır” der.[14]

    Toplum sözleşmesinin insanlar arası eşitliği sağladığını belirten Rousseau “hatta doğanın bir eseri olan fiziki farklılıkları da yasal düzenlemelerde eşitler” diyerek, eşitlik kavramına görülmemiş bir derinlik kazandırır.[15] Daha sonraki yazılarında sık sık yoksulların bolluk içindeki bir toplumda sefalet içinde yaşadıklarını belirterek bu durumdan kurtuluşu, doğada tek başına yaşamaya kadar götürür. Böylece dolaylı olarak insanın, mevcut toplumsal sözleşmeyi iptal edebileceğini de belirtmektedir. Marks’ın Rouseau’dan etkilendiği en önemli bölüm de burasıdır ve insanın içinde bulunduğu çaresiz durumun nasıl bir yabancılaşma yarattığını görür.

    Rousseau, d’Alembert’e yazdığı mektuplarda İsviçre’nin Neuchatel kentindeki dağlık bir bölgeden bahseder ve burada köylülerin “Toplum Sözleşmesi”ndeki gibi yaşadıklarını belirtir. Bunu “Dağdakilerin Yaşamı” olarak adlandıran filozof, köylülerin vergi ödemeden, özgür, maliyeci ve bey baskısı görmeden kendi aralarında ortak üretim yaparak mutlu bir yaşam sürdüklerini ve bu dağlık bölgedeki birimleri ziyaretinde hiç de yorulmadığını coşkuyla anlatmaktadır. Daha sonraki “Nouvelle Heloise”adlı eserindeyse düşlediği ütopyayı tanıtan Rousseau, insanlara bireysel bir çıkış yolu önerir.

    Ütopyada temiz yürekli bir varlıklıyı tasvir eden Rousseau, onun çiftliğini yönetiş tarzına vurgu yapar. Temiz yürekli adamın amacı zenginliğine zenginlik katmak değil, maiyetindeki insanlarla birlikte mutlu bir yaşam sürmektir. O onlarla eşit değildir, olamaz da ama onlara adil davranarak onların kıvanç dolu bir hayat sürmelerini düzenlemektedir. Emir veren yoktur, itaat eden de. Her şey aklın bilgeliğiyle düzenlenmiştir. İstisnasız bütün bireyler görevini muntazam bir şekilde yerine getirmekte ve armonik bir toplumun işleyişine katkıda bulunmaktadır. “Doğal olanın aklı ve hazzın kuralları bütün uyumsuzlukları da giderecektir”. Ne var ki filozofumuz da önermesiyle o döneme has köylü toplumunun ufkunun dışına çıkamamaktadır. Adil bir insanın denetiminde olsa bile özel mülkiyetin (üretim araçlarının) eninde sonunda aklı bir kenara atarak sömürü sistemini getireceğini de fark edememektedir.

    Ona göre devlet, özel mülkiyete el koymamalı ama aşırı büyümesini engellemek için de sürekli kısıtlayıcı tedbirlere başvurmalıdır.

    Bunlardır Rousseau’yu ütopik yapan. Tıpkı mitolojideki Sisyphos’un sonsuza kadar aşağıya yuvarlanan kayayı tekrar ve tekrar tepenin başına çıkarmak zorunda kalması gibidir büyük filozofun çabası…

    Gabriel Bonnot de Mably

    Mably: Toplumlar İki Sınıfa Bölünmüştür

    Gabriel Bonnot de Mably

    18. yüzyılın en kuvvetli kalemine sahip Fransız yazarların başında gelen Mably, entelektüel birikim ve hitabet yeteneği açısından çoğunlukla Rousseau’yla karşılaştırılır. Mably de çağdaşları gibi toplumsal sorunlara ahlakçı yaklaşır ve insanı özel mülkiyetin bozarak yozlaştırdığını vurgular.[16]

    Mably’e göre “insanlık tarihinin en büyük çıkmazı özel mülkiyeti keşfetmiş olmasıdır.” Özel mülkiyetle birlikte pandoranın kutusu açılmış ve insanlığın üzerine bütün kötülükler boca edilmiştir. Mably’e göre “sahip olma dürtüsü insanlar arasındaki eşitsizliği derinleştirmiş ve toplumları zenginler ve yoksullar olmak üzere iki sınıfa bölmüştür”. Ütopist yazara göre bunun yeniden geriye çevrilmesi neredeyse imkansızdır ve bunun yeniden düzenlenmesi ancak özel mülkiyeti kısıtlayan miras yasalarıyla mümkündür.

    “İnsanın kendi haline bırakıldığında, ister istemez özel mülkiyete yöneleceği” şeklindeki düşünceyle de tartışan Mably, bu anlayışın insanın düşebileceği en büyük yanılgı olduğunu belirtir. Rousseau ve Helvetius gibi Mably de insan soyunun bozulmasının kökeninde suni ihtiyaçların çoğalması ve bununla gelen özel mülkiyet dürtüsü yatmaktadır. İnsanlığa yeniden erdem ve gerçek mutluluk kazandırılmak isteniyorsa o zaman suni ihtiyaçlar da kısıtlanmalıdır.

    İnsanlığın ilk dönemlerinde sınıfların olmadığını belirten Mably, herkesin toprağında ve atölyesinde çalıştığını, ürünlerini de birlikte tüketebilmek için ortaklaşa kullandığını söylemektedir. Lüksün, tembelliğin ve soysuzluğun özel mülkiyeti ve ardından da eşitsizliği doğurduğunu açıklayan yazar, eşit ve erdemli bir düzenle tüm bu olumsuzlukların da ortadan kalkacağını iddia etmektedir.

    İnsan toplumunun sınıflaşmaya, tarih içinde evrildiğini belirten Mably, bu sürecin büyük altüst oluşlara neden olmadan değiştirilmesinin de olanaklı olmadığını söylemektedir. Aslında bununla Mably, devrimci girişimlerin zorunluluğuna da işaret etmektedir.

    Diğer yazarlarda görüldüğü gibi Mably de ütopyasında tam eşitliğin hüküm sürdüğü bir ada tasvir eder ve özel mülkiyetin bilinmediği özgürlükçü bir düzen düşler.

    Bu adada geçerli olan kuralların bir kısmı Spartalı Likurgos’tan[17] alınmış ve ayrıca Romalı devrimci Gracchus’un toprak devrimi[18] programıyla da payandalanmıştır.[19]

    Bunun için Lord Stanhope bir adaya yerleşir ve orada toplumsal düşünü gerçekleştirir. Adadaki ilk yasa, özel mülkiyeti kısıtlamayı amaçlar. Adadaki “lüks yasaları” her türden lüksü kısıtlar. Giyecekten evdeki mobilyaya kadar her şey belli bir düzene göre oluşturulur. Ayrıca miras yasaları, mülkün tamamını babadan çocuklara geçmesini de yasaklar. Mülkün önemli bir kısmı bölge insanına eşit bir oranda paylaştırılır.

    Herkesin onuruyla çalışabileceği bir işi vardır ve böylece hem sefalet hem de yoksullarla devlet yönetimi arasındaki yabancılaşma ortadan kalkar.

    Mably’nin görüşlerinin en zayıf yönü ise onun ekonomik altyapıda öngördüğü reformları siyasi planda da öngörmemesidir. Hatta Mably, tüm yoksulların birden bire özgür birer vatandaş olmaları ve siyasi eşitlik talep etmelerini toplumun güvenliği açısından tehlikeli de bulur. Ona göre siyasi özgürlük adım adım yerleşmelidir.

    Mably’yi diğerlerinden ayıran en önemli özelliği ise onun içinde bulunduğu toplumu dinamik bir anlayışla ele alması, ekonomik ve siyasi kazanımları kurulması gereken “komünist” toplum için bir temel olarak görmesidir.

    [1] Jacques Droz, Geschichte des Sozialismus, Bd.1, Ullstein Ver., Frankfurt, 1974, s.14

    [2] Abdullah Cevdet tarafından Türkçeye çevrilen bu eser Türkçede Aklı Selim (Sağduyu) adıyla yayımlanır. Atatürk kitabı o kadar beğenir ki hemen yeni harflerle yayımlanmasını da emredecektir. Abdullah Cevdet, 1929’da yeni harflerle basılan söz konusu kitabın ilk nüshasını Atatürk’e “Büyük Dahiye” ithafıyla imzalayarak gönderir.

    [3] Thomas More’un Ütopya’sının yeni basımı için bkz. çev. Sadık Usta, Kafka Yayınları, İstanbul, 2019.

    [4] Jean Meslier hakkında geniş bilgi için bkz. Sadık Usta, Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.3, Kafka Yayınları, İstanbul, 2018, s.261 vd.

    [5] Jean Meslier, Sağduyu, Kaynak Yay., İstanbul, 1995, s.65

    [6] Meslier, Age, s.246

    [7] Meslier, Age, s.249.

    [8] Jacques Droz, Geschichte des Sozialismus, Bd.1, Ullstein Ver., Frankfurt, 1974, s.145

    [9] Jean Meslier, Sağduyu, Kaynak Yay., İstanbul, 1995, s,154.

    [10] Akt. Geschichte der Philosophie, Cilt 1. Veb. Ver., Berlin,1960, s.485

    [11] Friedrich Engels, Anti Dühring, Sol Yay., Ankara 1977, s.533

    [12] Jacques Droz, Geschichte des Sozialismus, s.165.

    [13] Helmud Swoboda, Der Traum vom besten Staat, dtv Dokumente, München, 1987, s.226 vd.

    [14] J. J. Rouseau, Der Geselschaftsvertrag, Röderberg Ver., Leipzig 1981, s.44; Sadık Usta, Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.3, s.135.

    [15] Jean-Jacques Rouseau, Der Geselschaftsvertrag, s.56.

    [16] Jacques Droz, Geschichte des Sozialismus, s.185 vd.

    [17] Likurgos ve yasaları hakkında etraflı bilgi için bkz. Sadık Usta, İlkçağ Ütopyaları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2015.

    [18] Roma köylüleri ve yoksullarının siyasal liderleri olan Gracchus kardeşlerin mücadele ve amaçları için bkz. Sadık Usta, Fıçılarda Yaşamak, Librum Kitap, İstanbul, 2017, s.177 vd.

    [19] R. Günther/R. Müller, Das Goldene Zeitalter, Kohlhammer Verlag, Leipzig 1988, s.95-96

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    İlgili Makaleler

    2,148BeğenenlerBeğen
    4,781TakipçilerTakip Et
    43,449TakipçilerTakip Et
    320AboneAbone Ol

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Turkuaz TV Toronto Söyleşi

    Gazeteci Hüsna Sarı, Sadık Usta ile COVID döneminde nelerin değiştiğini, ve sonrasında Dünyayı nelerin beklediğini oldukça farklı bir noktadan ele alarak...

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Etkinliğinde Felsefe Gözünden Hayata Bakış Söyleşisi. Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Bölüm 1

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler