• Kitaplarım
  • Söyleşiler
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    İslam Alimlerine Kur’an’ın Hazırlanışı Konusunda Birkaç Basit Soru…

    İslam alimlerine bir iki basit soru…

    Günlerdir Kur’an’ı birkaç kaynaktan (tercüme ve tefsir) okuyor ve notlar alıyorum.

    Kur’an’ı yıllar önce iki kez belli aralıklarla okumuş, kendimce önemli ve dikkat çeken satırların (ayetler) altını çizmiş ve notlar almıştım.

    Şimdi, içeriği İslam felsefesi ve düşünürleri olan Dünyayı Değiştiren Düşünürler’in 5. cildini hazırlarken onu yeniden ama bu kez hem Türkçe hem de Almancasından da okumayı gerekli gördüm. İslam felsefesi ve düşünürleri hakkında bir kitap yazarken birçok alanın yanı sıra Müslümanların kutsal kitabı olan Kuran’ı da ciddi bir şekilde incelememiş olmak, yani onu bir başka gözle ve amaçla okumamış olmak bir eksiklik olacaktı. Yıllardır Kur’an hakkında yazılan eleştirel inceleme ve kitapları okuyoruz; örneğin Turan Dursun, İlhan Arsel, Arif Tekin ve başka yabancı yazarlar. Amacım bu değerli yazarların bulgularını tekrar etmek değildir. Yani amacım Kur’anı esastan tartışmak değildir. Ne bu konunun uzmanıyım ne de böyle bir tutkum var.

    Kur’anı bu kez okurken kendimce önemli bazı şeyler keşfettim.

    Şimdi, bu yazıdaki amacım din ve Allah tartışması yapmak değil. Yazılarımın üzerine bu tartışmaları yapmak isteyen arkadaşlara da bunu yapmamalarını tavsiye ederim, çünkü ben başka bir amaç güdüyorum. O tartışmalara girmek gibi bir niyetim yok. Din ve Allah’ın varlığını tartışacak zamanı birkaç sayfa daha okumak için kullanmayı tercih ederim. Fakat dinlerin ve Tanrı kavramının nasıl ortaya çıktığını antropolojik ve tarihsel açıdan incelemeyi de çok önemsiyorum ve bazı yazılarımda bunu tartıştım. İslam dinini ve Kur’an’ı hidayete ermek için incelemediğimi tahmin edersiniz, amacım felsefi içerikli bir kitap hazırlarken bütün bu sürecin temel kaynağı olan eseri felsefi, siyasi ve tarihsel açıdan incelemektir.

    Tekrar etme pahasına da olsa din ve Tanrı konusunda iki cümle sarf edeyim: temelinde, mevcut somut, canlı ve cansız varlıklardan bağımsız ve onların üzerinde yönlendirici ve var edici bir etkide bulunduğu düşünülen yüce bir ruhun ve kutsal bir varlığın bulunduğu düşüncesi, insanoğlunun düşünce tarihinde önemli bir aşamaydı ve devrimci bir rol oynamıştı.

    Bu, insan zihni ve düşüncesinin oluşumunda bir sıçramaydı ve dolayısıyla devrim niteliği taşıyordu. Tanrı ve din olgusu, ilk anda, insanın maddi, düşünsel ve manevi pratiğini yönlendiren (enerjisini ateşleyen)ve bu pratiğin-iradenin belli bir noktada yoğunlaşmasını sağlayan tayin edici bir rol oynamıştı. İnsanoğlu bu sayede hayvanlar aleminden çıkmıştır ki bu, tıpkı evrimde olduğu gibi bir günde, on yılda değil, on binlerce yıl içinde, yani bu süreci herhangi bir canlının fark edemeyeceği kadar uzun bir zaman sürecinde adım adım, an be an gerçekleşmiştir. Bu gelişme, el-emek ve düşünsel pratik sürecinin önemli dorukları ve sıçrama noktalarıydı. Fakat her şeyde olduğu gibi bunlar (din ve Tanrı) da zaman içinde, önce insanoğlunun edilgenliğinin, tevekkül eğiliminin ve sonra da tahakküm altına alınmasının araçlarına dönüştüler. İnsanlık bugün hala bu süreç içinde bulunuyor.

    Genel olarak dinlere ve İslam dinine yaklaşımım ise şöyledir: İslam dini, dağınık bir halde yaşayan ve toplum olma bilincine henüz erişememiş barbar Arap Bedevilerini, büyük bir oluşuma yönlendiren ve onları nizama sokarak uygarlık atılımı gerçekleştirmelerini sağlayan ideolojik-siyasi (üstyapı) bir zemin olmuştur. Nasıl ki marksizm sosyalist toplumların ideolojik altyapısını oluşturuyor ve milyonları varlık olabilmek-devletleşebilmek için harekete geçirebiliyorsa, dinler de ve özellik de İslam dini aynı rolü oynamıştır. Bugün değil fakat o gün açısından bakarsak, dinlerin başka bir alternatifi yoktu. Bu olguyu tartışmaya açanlar, yani Araplar açısından başka bir yolun bulunabileceğini tartışanlar, sosyalist düşünce olmadan sosyalizmin kurulacağını düşünenlerin durumuna düşerler.

    Konu uzadı…

    Yeniden baştaki cümleye dönersek… İslam ve Kur’an’ın kutsallığını tartışmadan sadece teknik birçok soru sormak istiyorum.

    Bilindiği gibi Müslümanlar, Kur’anın vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e indiğini düşünür ve bu kitaba kutsallık atfederler. Buna kimsenin ne bir itirazı olabilir ne de inananları gücendirecek herhangi bir söz etmeyi gerektirir.

    Kur’an, Hz. Mahammed’in ölümünde kitap (Mushaf) halinde değildi. Günümüze kadar gelen bilgilere göre ki bu bilgiler bütün Kur’an mealleri ve geçmişi 9. yüzyıla kadar giden tefsirlerde ittifakla kabul edilmektedir, Kur’an ayetleri dağınık bir halde orada burada hurma yaprakları, düz taşlar ve kabuklar üzerine yazılmıştı. En önemlisi de Peygamberin yakınında bulunan hafızlar, çeşitli ayetleri sürekli ezberden okuyarak hafızalarında tutuyorlardı. Onlara onun için hafız deniyordu.

    Müslüman olması nedeniyle Hz. Muhammed’e çok yakın olan Müseylimetü’l-Kezzab, Hz. Muhammed’in ölümünden kısa bir süre önce kendisine de vahiy geldiğini ileri sürerek peygamberliğini ilan etmişti. Hatta Hz. Muhammed’in ölümünden sonra da büyük bir taraftar kitlesi toplamıştı. Peygamberin ölümüyle birlikte onun peygamberlik iddiası ciddi bir sorun haline gelmişti, çünkü Müslümanlığın birçok kuralını o da uygulatıyordu.

    İlk halife Ebu Bekir, adım adım güçlenerek Müslümanlar açısından büyük bir tehdit oluşturan Müseylime’nin gücünün ortadan kaldırılmasını zorunlu görmüştü. Üzerine gönderilen ilk Müslüman birliğin bozguna uğraması üzerine daha büyük bir kuvvetle Yemame’ye varan Halid bin Velid (sonraki Suriye fatihi), Müseylime’nin ordusunu (632) bozguna uğratmış ve dağıtmıştı.

    Bu savaşta 2000 Müslüman ölmüştü fakat bunlardan 100’e yakını ilk Müslüman (sahabe) ve Kuran ayetlerini ezberlemiş olan hafızlardı. Hem Müslümanlara rakip yeni peygamberlerin ortaya çıkması durumu hem de savaşta çok sayıda hafızın hayatını kaybetmesi üzerine Ömer’in dayatmasıyla Kur’an’ı yazılı şekle sokma ihtiyacı doğmuştur. Bundan sonra yazdıklarımın hepsi tefsirden alınmadır, yani kendimden kattığım herhangi bir bilgi yoktur.

    İlk halife olan Ebu Bekir daha baştan bunu doğru bulmamış fakat sonra (Ömer’in zorlamasıyla) bunun gerekli olduğuna o da ikna olmuştur. Ebu Bekir’in isteksizliğinin gerekçesi şudur: “Hz. Peygamberin yapmadığı ve gerekli görmediği şeyi biz niye yapalım.” Aslında Ebu Bekir’in bu işin zorluğunu gördüğü çok açıktır. Çünkü Müslümanların ihtiyaç duydukları ayetler o güne kadar Hz. Muhammed tarafından anında aktarılıyor ve sonra da bunlar katipler tarafından bir yere not ediliyor veya ezberleniyordu. Böylece herhangi bir sorun çıkmıyordu. Ancak şimdi durum farklıydı. Peygamber ölmüştü ve ayetler de Kur’an’daki bir ayete göre onun sahibi olan Allah tarafından muhafaza edilecekti. Fakat toplum büyüdükçe ve devletleşmeye doğru adım atıldıkça neyin gerçek İslam neyin uydurma olduğu sorunu sıklıkla gündeme gelmeye başlamıştı ki Ömer’e göre bu sorun, içinden çıkılmaz bir hal alacak ve baş ağrıtacaktı. Aslında haklıydı da.

    Yapılan ilk iş, Peygamberin en yetkin katibi olan Zeyd bin Sabit’e bu işi havale etmek olmuştur ki o da anında bu isteğe itiraz etmişti. Gerekçesi şuydu: “Bu iş peygamberin işidir, onun yapmadığı işi ben nasıl yaparım?” Ancak bu iş, altından kalkılması zor olan bir işti. En sonunda o da Ömer’in zorlamasıyla ikna edilmiş ve işe girişilmişti.

    Önce hurma yapraklarına, taş üzerine ve kabuklara yazılan ayetler toplanmış. Sonra hafızların ezberlerindeki ayetler derlenmiş ve en sonunda da peygamberin en yakınında bulunup da ayetleri belleklerine kaydettiklerini iddia edenlerin getirdikleri ayetler bir araya getirilmişti. Zeyd’e ayet getirmenin kuralı şuydu: söz konusu ayeti peygamberden duyduklarına dair iki kişinin şahitliğine dayandırmak.

    Şimdi bu işin ne kadar “sağlam” yapıldığı ve sonraki tartışmalara şimdiden kapı aralandığı kendiliğinden görülmektedir. Zeyd söz konusu ayetleri tek tek gözden geçirerek bunları kaydetmiş ve sonra da bunları bir sandıkta muhafaza edilmesi için teslim etmiştir.

    Ancak bir süre sonra Azerbaycan-Ermenistan bölgesinde yürütülen fetihler sırasında, Müslümanlığı yeni kabul etmiş kavimlerin önderleriyle, Arap komutanlar arasında sure ve ayetlerin sahihliği konusunda tartışma yaşanmıştı. Durum çok naziktir çünkü Müslümanların bölünmesi bile söz konusudur. Bunlar ise 647’de Osman’ın halifeliği zamanında yaşanır.

    Zeyd bin Sabit başkanlığında toplanan dört kişilik bir heyet, şimdi bütün Müslümanlarca kabul edilecek bir Kur’an yazma işine girişmişlerdi. Sonuçta yedi Kur’an nüshası hazırlanmış ve yedi farklı bölgeye gönderilmişti. Hazırlanan Kur’an nüshasının şimdi günümüzdeki Kur’an nüshası olduğu iddia edilir fakat bu konuda kesin bir kanıt da yoktur. Söz konusu Kur’an kitaplarının (Mushaf) akibeti ile ilgili bildiklerimiz sadece rivayetten ibarettir. Örneğin, Taşkent’te veya Londra’da veya İstanbul Topkapı Sarayı’nda bulunduğu ileri sürülen Kur’an nüshalarının gerçekten 647 yılında hazırlanmış Kur’an’lar olup olmadığını bilimsel metotlarla (dil, üslup; kağıt ve mürekkep analizi) kanıtlayabilmiş değiliz.

    Bunları geçelim… Şimdi esas soruna gelelim.

    Kur’an’ın kutsallığını ispat etmek için hem ayetlere dayanarak hem de akıl yürüterek yazılan en sağlam tefsirlerin iddiası şudur: Tevrat ve İncil zaman içinde değişikliğe uğramıştır fakat Kur’an böylesi bir değişiklik yaşamamıştır. Fakat bütün bu tefsirler, elimizdeki Kur’an’ın nasıl hazırlandığını yukarıda anlattığım gibi aktarmaktadırlar. Yani hatanın yapılabileceği ve dolayısıyla herhangi bir değişikliğin (yanlış hatırlamak vs) olması muhtemel dahilindedir. Ayrıca bütün tefsirler, elimizdeki Kur’an ayetlerinin peygambere iniş sırasıyla kitaba geçirilmediğini belirtmektedirler. Örneğin Nisa Suresi, Mushaf’taki sıralaması 4’tür fakat vahiy olarak iniş sırası 92. Suredir. Bu bilgileri ben de tefsirden alıyorum.

    Birincisi, bu yapılanlar, bir değişiklik değil midir? İkincisi, bu ayetlerin arasına hiç yeri yokken girmiş olan bazı ayetler vardır. Örneğin Ali İmran Suresi, Bedir ve Uhud Savaşı zamanındaki olaylarla ilişkiliyken; birden bire hiç yeri değilken, Bakara Suresi’nin bir ayeti olan, “faiz almanın günah olduğunu anlatan bir cümlelik ayet” savaşları anlatan uzun ayetin arasına girmiştir. Bunu açıklarken tefsirciler de zorlanmaktadırlar. Bunun yazıya geçirilirken gözden kaçmış bir hata olduğu neden kabul edilmiyor? Kur’an zaten 4 kişilik bir heyet tarafından kayda geçilmişti. Yani sonuçta bu işte insan eli olduğu için hata da yapılabilir.

    Üçüncüsü birbirinin tıpkısı olan birkaç ayet mükerrer yazılmış ve farklı farklı Surelerde kayda geçilmiş. Bu hata neden samimiyetle kabul edilmiyor da bunun konuyu vurgulamak için Allah tarafından iki kez indirildiği söylenip duruluyor? Biz bile bugün bir yazı yazarken, kelimeleri alt alta yazarken birçok tekrarlar da bulunuyor ve hata yapabiliyoruz.

    Yine dördüncüsü, birbirini geçersiz kılan (nesheden) ayetler var. Bunları Allah’a dayandırmaktansa, bunların kayıt esnasında yapılmış olabilecek insan hatası olduğu neden kabul edilmiyor?

    Bu hatalar yarattıkları tartışmalar nedeniyle Kur’an’ın sahihliğine, kutsallığına gölge düşürmüyor mu?

    Kuran’da geçmiş ve gelecekteki her şeyin yazıldığını iddia eden akademisyenler, bu konu hakında hiç düşünmüşler midir?

    Bunlar nasıl olabilmektedir?

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    İlgili Makaleler

    2 YORUMLAR

    1. İyi akşamlar
      Yazılarınızı twitlerinizi ilgiyle takip ediyorum. ben de yaklaşık 16-17 yıldır inandığımı iddia ettiğim dinimi öğrenmeye çalışan biriyim. Doğru kaynaklara ulaşmak benim için önemliydi… Emalı Hamdi Yazır’ın tefsirini duymuşsunuzdur. Fakat sadeleştirme adı altında piyasaya çıkan meal ve tefsirlerin orjinali ile kıyaslandığında en can alıcı bölümlerinin yer almadığı ve sadeleştirmenin orjinali ile çok uyuşmadığı tesbit edilmiş.. Kısaca demek istediğim elimde bu orjinal tefsir var. İsterseniz evinize kadar getirebilirim.

      • Elimde Elmalının tefsiri yok. Fakat iki farklı meali var. Biri eski, şu anda kent dışında olduğum için bakamıyorum, diğeri ise yeni ve Dücane Cündioğlu’nun hazırladığı bir meal.

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Çinli Filozoflar Öğretilerini Neden Sayılara İndirgiyorlar?

    Ütopya’ya Giden Yol… Çin felsefe ve siyaset geleneğinde program ve hedeflerin hep sayılara indirgendiğini görürüz. Örneğin Çin’in ilk Cumhurbaşkanı Sun Yatsen’in “Üç...

    Konfüçyüs’ten Siyaset Dersleri

    Konfüçyüs’e toplumsal sorunlara kafa yoran ve toplumları değiştirmeyi amaçlayan politik insanlara ne yapmaları gerektiği sorulduğunda şöyle buyurmuş. 1. Eğer bir...

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler