• Yazılarım
  • Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    William Godwin’den Malthus’a Nüfus Teorisi ve Korona Bölüm 1

    Yeniden Özgürlük ve Eşitlik Özlemi

    1776 Amerika…

    “Her insanın mutlu olma ve mutlu olma çabasını engelleyen iktidarlara karşı direnme hakkı vardır” diyen Bağımsızlık Bildirgesi’nde, insanlığın ezeli özlemi olan özgürlük ve eşitlik arzusu, bir dalga gibi vurdu eski dünyanın kıyısına.

    1789’da Büyük Fransız Devrimi’yle tepki verdi esas büyük dalga. Paris’te, devrim meclisinin yayınladığı “İnsan Hakları Beyannamesinin” yankıları, kısa bir süre içinde hızla yayılan bir anız yangını gibi Avrupa’nın saray ve konakların; manastır ve kiliselerinin kapılarına kadar ulaşmıştı. Fransız devriminin “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” idealleri, Avrupa’nın her ülkesinde, her kentinde ve her yoksul kulübesinde yankı bulmuştu. Avrupalı hükümdarlar, devrim kıvılcımının Fransa sınırlarının ötesine sıçrayıp kendi ülkelerini de tutuşturmasından korkmuşlardı.

    Londra’da saray ve parlamento tedirgindi çünkü on yıl kadar önce Amerikan kolonisinin bağımsızlaşmasıyla yedikleri ekonomik ve siyasi tokadın ardından şimdi de Fransız Devrimi, yüz yıl önceki devrimin ateşli savunucularını yeniden canlandırmıştı.[1]

    William Godwin (1756-1836)

    Tam da o günlerde, 1793’te William Godwin adında bir rahip, Political Justice[2] (Siyasal Adalet) adlı bir kitap kaleme almıştı. Bu kitapta Godwin, “ideal olanla mevcut olanı; geleneksel düşünceyle henüz gerçekleşmemiş olan toplumsal özlemleri, akılcı bir tarzda birleştirerek” sadece yeryüzündeki zalimleri değil, aynı zamanda emekçileri cennet vaadiyle avutan ruhban sınıfını da hedef almıştı. Açıktan Avrupa’nın gerici rejimlerine ateşler fırlatıyordu eski bir köy papazı olan Godwin.

    Sadece Bir Kitap

    1756’da bir rahibin on üç çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Godwin, hükümete muhalif görüşlere yakın bir köyde küçük bir kalabalığa verdiği vaazların artık etkili olmadığını düşünmeye başlamıştı. Londra’ya taşınarak yazar olmaya karar vermişti. Hayatını köşe yazarlığı yaparak sürdüren Godwin, muhalifleri susturmaya yönelik başlatılan “vatana ihanet” davalarına karşı da sesini yükseltmişti. Özellikle kanıtlanmamış suçlardan dolayı hapse atılan muhaliflerin salıverilmelerini sağlayan eski bir yasal kazanımı (habeas corpus-act)[3] gündeme getirmişti. Bir süre sonra da görüşlerini derli toplu bir araya getirdiği ünlü kitabını yayımlamlayacaktı.

    Kitap, tahmin edilenden çok daha fazla rahatsız etmişti majestelerini…

    Godwin, kitapta dile getirdiği fikirleriyle bir süredir baskı ortamından bunalmış ilerici çevrelere, aydınlanmış insanlara umut ve güven aşılamıştı. Kitabında, insanlara ellerini uzattıklarında elde edebilecekleri yeni bir dünya (ütopya) vadediyordu. Ona göre “en iyi düzen, insanlara tek tek insanların en halisi ve en cömerdi olduğu duygusu verendir. Nitekim geleceğin toplumunda savaş olmayacağı gibi adalet bakanlığı ve devlet de olmayacaktır; aynı şekilde hastalık, acı, üzüntü ve öfke de…

    “Geleceğin toplumunda aklın hükmü geçerli olacak. Hatta zihni ve aklı bulanıklaştıran mal mülk sahipliği de olmayacak. Tabii alınıp satılan mal olmadıkları için kadınlar da özgür olacaklar ve böylece herkes huzur bulacak ve mutlu olacak…”[4]

    Godwin, eski cumhuriyetçi filozofların kaynaklarından oluk oluk rasyonel-özgürlükçü fikirlerden içmişti. John Locke, J.J. Rousseau, C. Adrien Helvetius ve Baron Holbach gibi aklın ikna ediciliğine ve bunun sonucu olan insan iradesinin etkin gücüne güvenen filozoflardan feyiz almıştı. Ona göre nesnel aklın değiştirilemeyen yasaları vardır ve bu, ancak özgür bireylerden oluşan toplumlar tarafından kavranabilir. Hemen anında anlaşılacağı gibi Godwin’in görüşleri, felsefi açıdan uç noktaya kadar götürülmüş rasyonalizmdir. Ona göre geleceğin bilge insanları “akla dayanacak; bireysel özgürlüğü de bütünlüğün yararı açısından yorumlayacaktır… Onlarda sadece mal-mülk değil, aynı zamanda bencillik, makam ve şan şöhret hırsı da olmayacaktır.”[5]

    İnsan düşüncesinin değişimine önem veren Godwin’e göre “her zaman en yüksek hakikati arayan insanlık, ahlaki mükemmelliğe olan özlemlerini, ikna gücü yüksek argümanlarla dile getirecektir.” Çünkü ikna edici argümanlar, “insanların aydınlanma sürecinde en güçlü silahları” olacaktır. Bu ifadelerden de görüldüğü gibi Godwin, aklı ve insanın zihinsel etkinliğini, insanın değişiminin temel yöntemi olarak gören Aydınlanma düşüncesinin izinden gitmektedir: “Önemli olan sıkıntıların kaynaklarını keşfetmek; bunları yok etmek için de etkin zihinsel müdahalelerde bulunmaktır. Bu çaba, insanı zihinsel açıdan özgürleştirecektir.” Godwin’in zihinsel-psikolojik faktörlere insanın bizzat kendi deneyimi olan duyusal izlenimlerden çok daha fazla önem verdiği görülmektedir.[6]

    Godwin’e göre akıl, ancak “zihinleri aydınlanmış, toplumsal ilişkileri uyumlu ve özellikle de adaleti en yüksek ideal olarak benimsemiş eğitimli insanlar tarafından keşfedilebilirdi.”

    Bilimin üretken gücüne de güvenen Godwin’e göre “hayat, gelecekte o kadar rahat olacak ve mutluluk içerecek ki nüfus fazlalığı diye bir şey de olmayacaktır. Çünkü ihtiyaç ürünleri bakımından dünyanın kapasitesi bütün insanlığı doyurmaya yeterlidir.” Aslında Godwin, “nüfus fazlalığı diye bir şey olmayacaktır” vurgusuyla iki yüz yıldır ateşi dinmeyen bir tartışmayı da başlattığının o gün henüz farkında değildi.

    Ona göre “insanlık belki bin yıl sonra bir nüfus fazlalığından endişe duyabilecektir, çünkü insanlar gelecekte zihinsel etkinlikle öylesine tatmin olacaktır ki bedensel hazlar ikinci plana kayacaktır. Hatta belki nüfus büyümesi duracak, insanlık teknolojinin ilerlemesi sayesinde ölümsüzlüğü de elde edecektir.”

    Küçük Yerleşim Yerleri

    O dönemde İngiliz toplumunun en önemli sorunlarından biri olan yoksulluk ve sefalete de değinen Godwin, geleceğin toplumunu şöyle betimlemektedir:

    “Gelecekte köylerinden kovulan, yoksulluk ve sefalet içinde ölüme terk edilen yetimler, yaşlılar ve emekçiler, bir avuç ekmeğe muhtaç insanlar olmayacaktır; çünkü bilim ve teknoloji öylesine verimli olacaktır ki insanlar geçimlerini sağlayabilmek için günde sadece yarım saat çalışmak zorunda kalacaklardır…

    “Gelecekte büyük kentler ortadan kalkacak; herkes mutluluk ve barış içinde yaşayacağı küçük yerleşim birimlerini tercih edecektir… Doğayla iç içe yaşayan insanlarda ahlaki yozlaşma da görülmeyecektir. Fuhuş ve kumar unutulacak, şiddet de kendiliğinden yok olacaktır.[7] Ölümü çabuklaştıran dertler, hastalıklar ve yokluklar olmayacağı için ömür de uzayacaktır. Kim bilir belki insanlık bir gün ölümsüzlüğün ilacını da keşfedecektir…”

    Toplum-Devlet İlişkisi

    Büyük Fransız Devrimi’nden sonra Avrupalı entelektüellerin en çok kafa yordukları sorunların başında devlet kuramı gelir. 16. ve 17. yüzyıl filozofları devleti, insan topluluklarını iç çatışmadan, yıkımdan ve kaostan kurtarmanın bir aracı olarak görmüşlerdi. Çünkü o dönemde mezhepler savaşı Avrupa’yı kasıp kavurmaktaydı. Filozoflara göre “İnsan insanın kurduydu” (homo homini lupus). “Herkes herkese karşı savaş halindeydi” (bellum omnium conra omnes). O çağlarda devlet, toplumların baş tacı etmesi gereken bir kurtarıcıydı.[8] Fakat 1688 İngiliz devriminden ve özellikle de J. Locke (Hükümet Üzerine İnceleme) ve J. J. Rousseau’dan (Toplum Sözleşmesi) itibaren devlet felsefesinin esasları, despot hükümdarların ve hükmettikleri devlet aygıtının dizginlenmesi, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi ve gerektiğinde “despotik hükümdarlara direnme hakkı” üzerine inşa edilmişti..

    Fransız Devrimi’yle birlikte devlet şimdi daha esastan ve yeniden tanımlanmaya muhtaç hale gelmişti. Godwin’in eserini kaleme aldığı günlerde Wilhelm von Humboldt da “Devletin Etkisinin Sınırlarını Belirleme Üzerine” (1792) başlıklı bir kitap kaleme almıştı. Aynı günlerde Alman filozof Johann Gottlieb Fichte’nin devlet üzerine kaleme aldığı eseri ise uzun bir başlık taşıyordu: “Avrupalı Hükümdarlardan Eski Karanlık Çağda Bir Süre Öncesine Kadar Baskı Altına Aldıkları Düşünce Özgürlüğünü Geri Talep Etme” (1793).

    Godwin de Political Justice’te devleti yeni bir bakış açısıyla tanımlamaktadır: “Toplum ve devlet, birbirinden farklı kaynaklara sahip tarihsel olgulardır. “Toplum, insanlar arası uyumlu ilişkinin ve yardımlaşmanın” bir ürünü olarak doğarken, “devlet, bütün kötü yanlarımızın ürünü olmuştur…”

    Godwin’e göre toplum, “insanlık için bir nimettir, takur tukur eden devletse katlanılması gereken bir sıkıntı… Neticede toplumun her alanına yayılan devlet, kendi kötülüklerini de her yere yaymaktadır. Bunun için mümkün olduğunca devleti küçük bir alana kapatmak, toplumun geri kalanında ise özgür yurttaşların birbiriyle olan dostane ilişkilerini yaygınlaştırmak gerekir.”[9] Görüldüğü gibi burada yeniden anarşizmin ilk modern teorik tezleriyle karşılaşıyoruz.

    Godwin, tezlerini bilimsel kuramdan ziyade ahlak felsefesine dayandırır: “Zalim iktidarların temeli her zaman zayıf ve eğitilmemiş kitlelere dayanır. Zayıflıkları ve eğitimsizliği ortadan kaldırırsak söz konusu iktidarlar da ayakta kalamayacaklardır…”[10]

    Godwin’e göre “dinler de mal mülk hırsından kaynaklanan kötülükleri ortadan kaldırmak için ortaya çıkmış ve ahlaki değerler geliştirmişti. Peygamberler, halka onların ikna gücüne hiç kimsenin dayanamayacağı iyilikler ve hakikatler vaaz etmişlerdi… Ne yazık ki içinde yaşadığımız düzen, bunları boşa çıkardığı gibi, kötülükleri de teşvik etmiştir.”[11]

    Dönemi radikal bir bakış açısından eleştiren ve anarşizm kavramını hiçbir zaman kullanmamakla birlikte kuramsal olarak ilk anarşist yazar olarak kabul edilen Godwin’e göre geleceğin toplumunun temel bağları: “karşılıklı güvene, toplumsal ilişkilerden kaynaklanan karşılıklı görev anlayışına” dayanmalıdır. “ Öbür türlü toplumsal ilişkileri sürdürebilmenin imkânı yoktur… Gönüllülük üzerine inşa edilen insan ilişkileri dışındaki bütün diğer kurumlar, ister istemez hakikatin yozlaşmasına neden olacaklardır. Bu yüzden hakikatin boy vereceği özgür ortamın varlığı zorunludur.”

    Godwin, yardımlaşmayı zorunlu kılan toplumsallaşmayı savunurken otorite yansıtan devlet örgütlenmesine ise temelden karşı çıkar. Çünkü “devlet çarkı, insanlar arası eşitsizliği yeniden üreten bir makinedir. Zenginlik ve zenginliğin yoğunlaşması ise özel mülkiyetle birlikte eşitsizlik doğurmaktadır.”

    Godwin’e göre ilk mülkiyet hakkı kavramına yeniden dönülmelidir. Buna göre herhangi bir şeyin “mülkiyet hakkı, ona en çok ihtiyacı olana verilmelidir.”

    Henüz gelişme aşamasında olan kapitalizmin en temel yasası olan “sermeyenin yoğunlaşması”nın sonuçlarını ilk görenlerden biri de Godwin’dir. Ne var ki Godwin, eşitsizlik sorununa sınıflar açısından yaklaşmaz, ona göre eşitsizliğe “bireylerin özgürlüklerini yok ettiği” için karşı çıkılmalıdır. Bu yüzden adalet kavramının yanı sıra Godwin’in en temel ikinci ilkesi “bireyin özgürlüğü” ilkesidir. Ona göre bireyin özgürlüğünü kısıtlayacak her türlü durumdan kaçınılmalıdır. Bu yüzden o, “aynı evi paylaşma, ortak yemek yeme veya hatta ortak çalışma alanlarını” bile ortadan kaldırmayı önerir. O, geleceğin toplumunda buna benzer “zorunlu” birlikteliklerden kaçınmayı tavsiye eder.

    Devrim Değil Zihinsel Evrim

    Bu yüzden Godwin, insanların örgütlü mücadelesini değil, bireysel aydınlanmasını öne çıkarır ve bunu da insanlığın içinde bulunduğu durumdan tek kurtuluş yolu olarak görür. Godwin, bilinçleri belirleyen unsurun, maddi yaşam koşulları ve insanın kendi toplumsal etkinliği olduğunun bilincinde değildir, ona göre bilincin gelişimi, bireylerin eğitim ve aydınlanma sorunudur. Dolayısıyla onun, yoksul-zengin herkesi toplumsal ve ahlaki sefaletin kurbanı olarak görmesi pek de şaşırtıcı değildir. Bu durumda geleceğin toplumunda sınıf farkları, hem servet biriktirmenin aşağılanmasıyla, hem zihinsel yeteneklerin öne çıkarılmasıyla hem de tek tek bireylerin eğitilerek aydınlatılmasıyla giderilecektir. “Doğrudan demokrasinin” ilke ve yöntemlerini benimseyen Godwin, toplumsal meselelerde “yurttaşların doğrudan işe el koyarak aktif olmasından” yanadır. Kritik durumlarda delege ve komisyonların devreye girmesine de zorunlu olarak kabul eder. “Her hükümet, sonuçta sadece yürütme organıdır.”

    “Aklın keşfini kararttığı” için her türlü şiddet eylemini reddettiğini belirten Godwin, bu yüzden devrimlere de karşı çıkar. Ona göre devrimler, aklın parlaklığını karartırken şahsi duyguları öne çıkarırlar. Devrim olmalıdır fakat bu, herhangi bir şekilde şiddet içermemelidir. Esas olan, insanın zihinsel devrimini hazırlayan ikna ve aydınlatmadır. Gerçi Godwin yer yer hükümete veya mantıksız bulduğu yasalara karşı gelmeyi de bireysel bir hak olarak savunmaktadır fakat bu, kesinlikle barışçıl olmalıdır; çünkü “şiddetin bulunduğu ortam, sadece aklı ortadan kaldırmamakta, aynı zamanda zihinleri bulanıklaştırdığı için eski köhnemiş davranış tarzlarını da yeniden üretmektedir.”

    Godwin sadece devrimlere değil, aynı zamanda “ilkel kısas uygulamasının” bir başka ifadesi olan “cezalandırma sistemine” de aynı gerekçeyle karşı çıkar.

    Evlilik Kurumu

    Aklın en yüce ilke haline getirildiği geleceğin toplumunda, evlilik kurumuna ihtiyaç olacak mıdır? Godwin, “olmayacaktır” der. Çünkü “ebedi aşk” yoktur. Bu, kendine güvensiz ve korkak erkek milletinin “kadınları ellerinin altında tutmak için uydurdukları bir hurafedir.” Evlilik kurumu, kadınları kendi özel mülkiyetiymiş gibi gören ve onları başkalarına kaptırmaktan korkan kendine güvensiz erkeklerin kötü bir buluşudur. Onlar, kadınları evlilik kurumu adı altında zorbaca tutsak etmektedirler.

    Godwin’e göre “aşk, bir mutluluk arayışıdır.” Kadınların eşit olmadığı toplumlarda aşktan bahsetmek mümkün müdür? Bu görüşlerin ünlü Fransız ütopik sosyalisti Charles Fourier’yi derinden etkilediği çok açıktır. Fourier de geleceğin aşk dünyasını Godwin’in ilkeleri üzerinde inşa eder.[12]

    Mary Wollenstonecraft (1759-1797)

    Tarihten bildiğiniz gibi Fransız düşünürler ne kadar rasyonalistse, İngiliz düşünürler de o kadar pragmatisttir. Kendi dönemine göre çok ileri düşüncelere sahip olan Godwin, evlilikle ilgili söylediklerine rağmen iki kez evlenmek durumunda kalmıştır. Birinci eşi Mary Wollenstonecraft, 18. yüzyılda kadın haklarını dile getiren ilk kadınlardan biridir. Aynı adlı kızının doğumunda hayatını kaybeden Wollenstonecraft, 1792’de Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’ni[13] (A vindication of the rights of woman) kaleme almıştı. Kızları Mary Shelley ise sonradan korku filmlerine konu olacak ve teknolojinin yıkıcılığına dikkat çeken Frankenstein[14] adlı ünlü eserin yazarı olacaktır.

    İkinci evliliğinden sonra (eşlerinin birinci evliliklerinden olan çocuklarıyla birlikte) yedi kişinin geçimini sağlamak zorunda kalan Godwin, son yıllarını yokluk ve yalnızlık içinde geçirmişti. İsmi unutulmaya yüz tutmasına rağmen görüşleriyle birçok düşünürü etkilemeye devam etmiştir ki bunların başında ütopik sosyalist Robert Owen gelir.

    Godwin’den Malthus’a

    Sonuçta yalın ve akıcı bir dille yazılmış olan Godwin’in söz konusu eseri, yayımlandığı yıllarda İngiltere’de olağan üstü bir ilgi görmüştü. Kitap sadece işçi meyhanelerinde değil, aynı zamanda aristokrat ve zengin malikanelerinde de tartışılmaktaydı. Eserin tartışıldığı malikanelerden biri de Albury Malikanesiydi…

    Bu malikanedeki tartışmanın sonucunda bir başka kitap daha yazılacaktır ki bu kitap, bizi iki yüz yıllık bir tartışmanın tam merkezine çekecektir…

    Peki kimdi bu Albury Malikanesi’nin sahibi?

    O da ikinci yazının konusudur


    [1] Helene Saitzeff, William Godwin und die Anfaenge des Anarchismus im XVIII. Jh., Ein Beitrag zur Geschichte des politischen Individualismus, yayımlanmış doktora tezi, Ruprecht-Karls-Universitaet zu Heidelberge, 1907, s.53.

    [2] William Godwin, Über Politische Gerechtigkeit, Liberted Verlag, Berlin, 1983.

    [3] Kanıtlanmamış suçlardan dolayı hapse atılanların can güvenliklerini garanti altına alan ve sanıkların serbest bırakılmasını sağlayan yasa İngiliz devrimlerinin en önemli kazanımıydı. Kökeni 1215 yılındaki Magna Carta’ya dayanan bu yasa, hem 1640-49 hem de 1688 devrimlerinde bu yasa sınıf mücadelesinin keskinleşmesinde çok önemli bir rol oynamıştı.

    [4] William Godwin, age, s.3.

    [5] William Godwin, Über die politische Gerechtigkeit, s.5.

    [6] Helene Saitzeff, William Godwin und die Anfaenge des Anarchismus, s.66.

    [7] William Godwin, Über die politische Gerechtigkeit, s.14.

    [8] Bu konuda derin okuma yapmak isteyenlere Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.2’yi tavsiye ederiz.

    [9] Aynı yerde.

    [10] William Godwin, age, s.19.

    [11] William Godwin, age, s.21.

    [12] Bu konuda derinleşmek isteyenler için bkz. Charles Fourier, Geleceğin Aşk Dünyasından, çev. Oğuz Özügül, Pencere Yayınları, İstanbul, 1995; ayrıca Sadık Usta, “Ütopik Sosyalizm, Bir Geçiş Döneminin İdeolojisi”, Bilim ve Ütopya, Ankara, Aralık 2010.

    [13] Mary Wollenstonecraft, Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi, çev. Deniz Hakyemez, İş Bankası Yay., İstanbul, 2007.

    [14] Mary Shelley, Frankenstein, çev. Orhan Yılmaz, İthaki Yayınları, İstanbul, 2018

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    İlgili Makaleler

    2,163BeğenenlerBeğen
    4,774TakipçilerTakip Et
    45,000TakipçilerTakip Et
    320AboneAbone Ol

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Turkuaz TV Toronto Söyleşi

    Gazeteci Hüsna Sarı, Sadık Usta ile COVID döneminde nelerin değiştiğini, ve sonrasında Dünyayı nelerin beklediğini oldukça farklı bir noktadan ele alarak...

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Etkinliğinde Felsefe Gözünden Hayata Bakış Söyleşisi. Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Bölüm 1

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler