Akademik Kıskançlık ve Lonca Kültürü

İslam Uygarlığı ve Felsefesi Hakkında Cumhuriyet Gazetesinde Çıkan Yazı Dizisi
Nisan 17, 2021
Tarih Sümer’de Başlar-Sümerler 1
Ekim 29, 2021

Akademik kıskançlık, her ne kadar kesişen noktaları olsa da son yıllarda pek moda bir deyim olan mobbing değildir. Mobbing daha çok, aynı işyerinde çalışan ve eşit konumdaki insanların, birbirilerini doğrudan veya dolaylı, açıktan veya gizli, meslekle alakalı olan veya olmayan nedenlerle dışlaması ve sürekli taciz etmesidir. Mobbing bazen amirler tarafından da uygulanır. Bununla insanların yaşam sevinçleri yok edilir, enerjileri yok yere tüketilir, çalışma şevkleri kırılır, becerileri köreltilir. Hatta bezdirilmiş insanlar intihara bile sürüklenebilirler. Bu açıktan veya gizli yöntemlerle, sürekli sataşma yoluyla yapılır. Bunun görünen veya görünmeyen yöntemleri (ağır işe koşulmak, ücret kesintisine uğramak, yeteneğinin altındaki bir işe zorlanmak, mesaiye bırakılmak, azarlanmak ve hatta cinsel tacize uğramak) vardır ve çoğunlukla ciddi ruhsal bozukluklara da yol açarlar.

Bizim bahsetmek istediğimizse akademik kıskançlıktır; kısmen farklıdır ve bu genellikle iki farklı yöntemle uygulanmaktadır. Birincisi mesleğini kıskançlıkla koruma ve bir başkasına (çırak, kalfa, asistan) öğretmeme; ikincisi ise mesleğe dışardan (disiplin dışından) yapılacak müdahalelere izin vermeme.

Şimdi bunları biraz açalım.

Tanrıça Eris Olmak?

Meslek kıskançlığının en derin kökleri, kuşkusuz sahiplik duygusunun yarattığı kıskançlık ve haset duygusundan kaynaklanır. Bunun hikayelerini Habil-Kabil Kıssası’ndan ya da Hesiodos’un Günler ve İşler adlı eserindeki kötülük tanrıçası Eris’in yaptıklarından biliriz.[1]

Meslek kıskançlığının birinci şekli mesleğin, makamın, akademik ve felsefi çalışmanın, bilimsel kuramın veya herhangi bir yeteneğin, başkalarının tekeline geçeceği korkusudur. Yani bir tür elindekini kaybetme endişesi.

Astların (öğrencilerin, asistanların, çırakların, kalfaların) eğitiminden sorumlu olan üstlerin, hocaların, ustaların, “mesleğimi (siz buna koltuk ya da gelir kaynağı deyin) elimden kaçırırım” kaygısıyla, öğrencilerine duydukları kıskançlık nöbetleridir. Onlar, kuruldukları güneşin sofrasında bir yenisini istemeyen insanlardır. Yerlerini, ellerindekilerini, bulgularını veya olanaklarını bir başkasıyla ölene kadar paylaşmak istemezler. Nüfus teorisyeni T. Robert Malthus, dünyanın mevcut zenginliğinin, güneşin sofrasına yeni gelenlerle paylaşılmamasını olağan karşılamıştı. Ona göre “güneşin sofrasına kurulmuş eskilerin, ellerindekini kaybetmemek için yeni gelenleri dışlamaya hakları vardır.” Çünkü güneşin sofrasında oturmak, bir başkasıyla paylaşılamayacak bir imtiyazdır. Bu konuda derinleşmek isteyenler üç bölümlük incelememe bakabilirler.

Akademi hocalarının veya ustaların ölümleri doğal bir süreçtir, bunu hiç kimse engelleyemez ancak onlar kıskandıkları astlarına, öğrencilerine, kalfalarına hayatı öylesine zehir ederler ki hem onların gelişmesinin önünü kesmiş hem de “benden sonrası tufan” anlayışıyla hareket ettikleri için geleneğin veya mesleğin yeni bir damarda ilerlemesini engellemiş olurlar. Bu tavır bir nevi, akademik ve mesleki zürriyetin son bulmasıdır. Fark edileceği gibi bu tutum, kıskanç tavır takınanların iktidarsızlığının dışavurumudur. Yani bu bir tür düşünsel kısırlıktır ve insanın kendi “akademik ve bilimsel soyunu” devam ettirememesidir. Bilindiği gibi meslekler ve akademik gelenekler, yeni nesillerin eskilerden daha ileri çalışmalar ortaya koymasıyla sürdürülebilir. Akademik ve mesleki gelişme bittiğinde o meslek dalı ya da akademik damar kurumuş olur.

Doğrudan akademik kıskançlık olmamakla birlikte, başkalarının katkılarına, tezlerine ve çabalarına gösterilen tepkiler öylesine evrensel ve eski bir şarkıdır ki filozof Schoppenhauer bile bundan mustariptir. Schoppenhauer Tartışma Sanatının İncelikleri (Eristik Diyalektik) adlı eserinde akademik kıskançlık ve hoyratça yürütülen tartışmalar konusunda çok sert ifadeler kullanır. Schoppenhauer’e göre akademik kıskançlıklar, meslekte suyun başını tutan vasatların dayanışmasıyla kalıcı hale gelmiştir.[2]

Öğretirken Öğrenmenin Diyalektiği

Aslında bilme ve öğretme etkinliği iki yönlüdür. Bilen, yeni bir şey öğrendiği için bilir; fakat bilme etkinliği, ancak bir başkasına öğretme sürecinde derinleştirilebilir. Toplumsal bir varlık olan insan, bildiğini tek başına öğrenemez. Bilinmekte olan şeyler, her zaman belli bir bilgi birikiminin üzerinde yükselir. Bilginin toplumsal kökenine ilişkin bir açıklamada bulunan Newton bir mektubunda, “eğer daha uzağı görebiliyorsam, bunun nedeni benden önceki devlerin omuzlarında oturmamdandır” derken, tam da bilginin toplumsallığına vurgu yapmaktadır.

Bilgiye doğal olarak iki şekilde ulaşılır. Bilgi, ya başkalarının ürettiği bilgiden doğrudan edinilmiştir ya da birilerine bir şeyler öğretirken araştırılarak öğrenilmiştir. Başkalarından öğrenmenin ne olduğunu biliyoruz fakat bir insanın bildiklerini bir başkasına öğretirken nasıl geliştiğini, bilme-öğretme diyalektiğini çoğunlukla bilmiyoruz. Peki öğretirken nasıl gelişiriz ya da yeni şeyleri nasıl öğreniriz?

Esas ilgilenmek istediğimiz konu budur.

Bilme-Öğretme-Bilme Aşaması

İnsan herhangi birine bir bilgiyi aktarırken, aktarımdan önce ve aktarım sürecinde derinlemesine araştırma yapma ihtiyacı duyar. Bunu da “mutlak bilgiye” ulaştığından emin olmak için yapar. Tabii ki mutlak bilgiye hiçbir zaman ulaşılamaz fakat insanın çabası hep bu yöndedir ki bizi zihinsel açıdan hareketli kılan da bu tutkudur. Sonuçta hiç kimse bir başkasına eksik (yarım yamalak) bilgi aktarmak istemez çünkü herkes ustalığını er meydanında hem kanıtlamak hem de tartışılmaz kılmak ister. Bu nedenle insanlar, herhangi birine bilgi aktarmadan önce, mümkün olan en geniş ve en derin bilgiye sahip olmayı arzularlar. Sonuçta ustalık veya hocalık bunu gerektirir. Dolayısıyla bilgiyi öğretme görevi, daha en baştan itibaren öğretene, bilgilerini derinleştirme (araştırma tutkusu) sorumluluğu yükler.

İkincisi, herhangi birine bir bilgi aktarılırken, aktarılan bilginin güncel bilgi olmasına önem verilir. Ustalık veya hocalık en son bilgiye sahip olmayı gerektirir ki bu işin doğası da bunu zorunlu kılar. En yeni bilgiye sahip olmayan hoca veya ustayı kim kâle alır ki?

Üçüncüsü, eğer birine herhangi bir bilgi aktarmak istiyorsanız, bilginizi karşı tarafa en kolay ve en anlaşılır şekilde aktarmaya önem verir ve bunun yöntemlerine kafa yorarsınız. Burada devreye pedagojik formasyon girer. Dolayısıyla bilginizi anlaşılır hale getirmek için, kavramayı kolaylaştıran yöntem, araç ve üslup geliştirirsiniz.

Dördüncüsü ve belki de en önemlisi bunu yaparken bilginizi inceltirsiniz, onu dağınıklığından kurtararak bir demek (teorize etmek) haline getirirsiniz. Yani bilgiyi bir bakıma sistemleştirmiş olursunuz. Tabii bunu yaparken de bilgiyi önce aktaranın kavramış ve zihninde sistemleştirilmiş olması gerekir. Bu süreçte öğreten de eksikliklerini görmüş, yanlış düşüncelerini düzeltmiş veya yanlış bilinenleri açığa çıkarmış ve eski bilinenlere katkıda bulunarak bilgiyi bir üst düzeyde yeniden tamamlamıştır.

Bir bilginin içerdiği yanlışları ayıklamak, ona yeni ve doğru şeyler eklemektir.

Beşincisi, araştırma, sistemleştirme ve kavratma sürecinde bilgimizi farklı alanlardan aldığımız ilhamlarla genişletir ve bir bakıma bilgiye yeni bir boyut da kazandırmış oluruz. Yani konuya bir başkasının düşünemediği bir başka boyuttan bakmış oluruz.

Herkes Kopernik’in, (eğer antikçağdaki tezleri saymazsak) güneş merkezli evren modelini ortaya atan ilk düşünür olduğunu bilir. Kopernik’in zihninde çakan kıvılcımın kaynağı neydi biliyor musunuz? Vergilius’un Aeneis destanı. Eserin kahramanı Aeneis, limandan hareket edip denize açılırken, geminin anakaradan değil, anakaranın gemiden uzaklaştığı hissine kapıldığını söyler. Bu cümleden hareketle Kopernik, gökte hareket edenlerin yıldızlar veya güneş değil, dünya olduğu fikrine varır ve güneş merkezli teorisini bunun üzerine inşa eder. Buna başka örnekler de verilebilir.

Kısacası insan, herhangi bir araştırma yaparken farklı alanlardan da esinlenerek mevcut bilgiye hem derinlik hem de yeni bir boyut katmış olur. Tabii bunu ancak bilgi aktarmak arzusunda olanlar yapabilir.

Gördüğümüz gibi, bilgiyi koynunda kıskançça saklayan değil, başkalarıyla paylaşan geliştirebilir. Bilgiyi kıskançça “koynunda saklayan”, hem bilgisinin temelini zayıflatmış hem de bilgisini boğmuş olur. Bilgi açıklanmalı, başkasına aktarılmalı, açıktan tartışılmalı ve tıpkı tavında dövülen demir gibi akademik örste dövülerek zayıf yanlarından ayıklanarak sistemleştirilmelidir. Aslında her usta veya hoca, mesleki geleneğinin emin ellerde olmasını arzulamalıdır. Her yetkin usta, yetiştirdiği kalfalar sayesinde ismini kalıcı hale getirir. Tarihte o kadar çok değerli fakat unutulmuş düşünür var ki.

Bir hocanın yetkin öğrenciler yetiştirmesi, yani “kulağı geçen boynuzlara” imkan tanıması, hem az önce anlattığımız gibi ona doğrudan yarar sağlar hem de geleneğini devam ettirecek yeni kuşaklar yetiştirmiş olur. En iyi hoca veya en iyi usta, yerine ustalar ve hocalar yetiştirendir. Bir bakıma kendi yerine bir başkasını hazırlayarak daha üst bir aşamaya geçendir.


Akademik Arılık mı Yoksa Lonca Kıskançlığı mı?

Akademik kıskançlığın ikinci türüne gelince: bu daha çok, alanın (disiplinin) dışından yapılan katkılardan rahatsızlık duymak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Buna bir tür lonca kıskançlığı da diyebiliriz. Bu anlayışa göre belli bir meslekte dirsek çürütmüş olanlar, kendi aralarında örgütlenerek, dışardan sızma ve müdahalelere izin vermemelidirler. Ortaçağda loncalar, meslekten kazanılan gelirin azalmaması için, üretimi belli bir seviyede tutar ve kendi aralarında dayanışarak “yabancı sızmalara” izin vermezlerdi. Bunu da çoğunlukla, icra ettikleri mesleklerin inceliklerini korumak, ya da kalitenin ehli olmayanlarca bozulmasını engellemek için yaptıklarını söylerlerdi.

Bugün de aynı tutumlara tanık olmuyor muyuz?

Halbuki insanlık tarihinde görüldüğü gibi, bilimsel-düşünsel alanlardaki çalışmalar çoğunlukla, o alana gömülmüş ve Almanca bir terimle “Fachidiot”, yani “dar kafalı uzmanlar” tarafından değil, konuya dışardan, yani bir başka boyuttan yaklaşanlarca geliştirilmiştir. Modern iktisat teorisinin ilk tezleri kimden çıkmıştı, biliyor musunuz? Birçok insan bilmez, bir Fransız hekimden.

Fransa kralı XV. Lui’nin özel hekimi olan F. Quesnay, insanların kan dolaşım sisteminden hareketle bir “tableau economique” modeli geliştirmişti. Ulusal ekonomilerin (gelir-gider tablosu) planlanması gerektiğine ve bunun hangi unsurları içermesi gerektiğini ilk dile getiren odur. Bu o kadar önemlidir ki oluşturduğu ilk tablo, sonradan altın levha üzerine kazınmış ve korunmuştur. Quesnay’in hayatı ve öğretisine ilişkin bilgilere Dünyayı Değiştiren Düşünürler c.4’te ulaşılabilir.

Hem akademi ve yazın dünyasında hem de sosyal medyada birçok insan, akademik kıskançlıkla, alanın dışından gelen “yabancıların’ çalışmasını, ortaya koydukları eserleri, düşünce ve çabalarını “adamdan” saymamaktadırlar. Açıktan söylemeseler de kendi aralarında “O kim ki bizim alanımızda at koşturmaktadır. Biz bu mesleğe bu kadar emek vermiş, dirsek çürütmüşken, bu alanda konuşmak onlara mı kaldı” demektedirler. Ya da dışardan yapılan katkılara burun kıvırmaktadırlar. Bu tavırlar hem düşünsel kısırlığın, hem kendine güvensizliğin, hem de özel mülkiyet hırsının ifadesidir. Buna Freudvari bir ifadeyle, küçüklük kompleksi de diyebiliriz.

Tarihin yargısını hiç kimse maniple edemez. Değerli eserler, teorik ve bilimsel katkılar eninde sonunda hak ettikleri değeri görürler.

Bu yazıyı yazmama ve beni bu konu hakkında yeniden düşündürten nedense, Marx’ın yazgısıdır. Marx, Das Kapital‘i 20 yıllık bir araştırmanın sonucunda bitirir. Bu süreç içinde devletlerin zorbalığına, polis teşkilatlarının kovuşturmasına uğrar, sürgünler yaşar, açlık ve sefalet içinde yaşar. Yoksulluktan kaynaklanan kötü beslenme ve hastalıklar nedeniyle dört çocuğunu ve eşini kaybeder. Bu yüzden en yakın arkadaşı Friedrich Engels ona, zorluklarda hem maddi destek sunar hem de onu eserlerini bitirmesi için motive eder. Das Kapital yayımlanır fakat akademik ve basın dünyasında bilinçli olarak görmezden gelinir. Zar zor bir iki yerde tanıtım-eleştiri yazısı yayımlanır. Hem Marx hem de eşi Jenny, bu ilgisizlikten duydukları üzüntülerini mektuplarda sıklıkla dile getirirler. Hatta Marx, Engels’in diğer ciltleri de yazması yönündeki zorlamalarına, “kimse okumuyor, ilgi göstermiyor ki” diye yakınarak karşılık verir.

Evet, Marx hem bir filozoftu hem de değildi, hem bir iktisat teorisyeniydi hem de değildi, hem bir siyaset adamıydı hem de değildi, hem bir kültür eleştirmeniydi hem de değildi. Çünkü o hepsiydi. Ama o, bütün bu alanlarda at koşturan kodamanlar tarafından görmezden gelinmiştir. Şimdi onların yazdıklarının esamisi okunmuyor fakat Das Kapital her yetkin kitaplıkta baş köşede durmaktadır.

LÜTFEN SAYFAYA ABONE OLMAYI UNUTMAYINIZ


[1] Bkz. Sadık Usta, İlkçağ Ütopyaları, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2015, s.243

[2] “Nitekim herhangi bir bilgi dalında seçkin bir yetenek, kendisini hissettirir hissettirmez, bütün vasatlar ağız birliği etmişçesine onun üzerini örtmeye, onu her türlü imkan ve fırsattan yoksun bırakmaya kalkar, sanki bu onların yeteneksizliğine, sığlığına ve hırsına yüksek düzeyde bir ihanetmişçesine ellerin­den geleni esirgemeyerek onun tanınmasını, görün­mesini, aydınlığa çıkmasını önlemeye çalışırlar. Çoğu durumda sindirme veya örtbas etme sistemleri uzun bir zaman başarılı olur, çünkü onlara eserini eğlenip hoşlansınlar diye çocukça bir itimat ve emniyetle tes­lim etmiş olan deha, en asgari düzeyde bile bu vasat­ların dolap ve düzenlerine karşı kendisini koruma ye­teneğine sahip değildir, çünkü onlar ancak bayağı ve alçak olan şeylerin düşünülüp tasarlanmasında ken­dilerini tam olarak rahat hissederler. Aslında o bunlardan kuşkulanmaz, dahası yaptıklarını anlamaz bi­le; hatta gördüğü karşılıktan kafası karışmış ve deh­şete düşmüş olarak kendi eserinden kuşku duymaya başlar ve ardından kendine olan güvenini kaybedip çalışmalarından vazgeçebilir, ta ki gözleri döneminin bu değersiz ve aşağılık adamlarına ve onların yapıp ettiklerine açılıncaya kadar…” Arthur Schoppenhauer, Tartışma Sanatının İncelikleri, Say Yayınları, çev. A. Aydoğan, İstanbul, 2014, s.26.

Sadık Usta
Sadık Usta
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır. / Isaac Newton

1 Comment

  1. Raife Karataş dedi ki:

    Akademik kıskançlığın adeta tomografisini çekmişsiniz! Kızımın doktorasını yaklaşık 9 senedir bitirtmeyen vasatlar ve benzerleri, her alanda olduğu gibi ülkemizdeki bilimsel yozlaşmanın müsebbibidirler ve veballeri çok büyük. Geleceğimiz mason locaları vasatlığı ile liyakatsizlik (cemaat-biat ) arasında savruluyor! Geleceğimizin teminatı gençlerimiz adına üzülüyorum. Saygılarımla

Bu konu başlığı ile ilgili düşüncelerinizi benimle ve diğer site ziyaretçileriyle paylaşmaktan çekinmeyin.

%d blogcu bunu beğendi:
Araç çubuğuna atla