Aristoteles’te Bir’in İki’ye Bölünmesi ya da Tarihte Sınıfların Rolü

Aristoteles Uzmanı Tricot: Felsefenin Yunanda Başladığı tezi doğru değil”
Ocak 23, 2021
Spinoza Nasıl Aforoz Edildi. Bağnazlığın Törensel İşleyişi
Mart 16, 2021

Aristoteles’te “Bir”in “İki”ye bölünmesi ne anlama gelir?Aristoteles felsefesinin rasyonelliği, doğrudan Platon’un kutsallık atfettiği idealarını hedef alır. Peki, bizim açımızdan bu ne anlama gelir? Ya da tarihsel süreçte ortaya çıkan sınıf ve katmanların ilericiliğini veya gericiliğini keyfimize göre belirleyebilir miyiz?
Önce Aristoteles: “Meydana gelen her şey, daima bölünebilir ve onun bir parçasının filanca şey, diğer parçasının filanca diğer şey, yani bir parçasının madde, diğer parçasının form olması gerekir.”
Aristoteles, zaman tünelinde varlık haline gelen her şeyin, istisnasız kendi içinde bölünerek yeni bir şeyi, yani yeni bir bölünmeye gebe bir başka şeyi meydana getirdiğini; o şeyin kesinlikte bir önceki şeyden meydana gelerek onun devamı olduğunu ve o şey, yeni bir şey olurken de iki şeyden, madde ve formdan, yani somut maddi bir güçten, olgudan, sınıftan vb. ama aynı zamanda içinde yeni bir şeye evrilmesini zorunlu kılan bir düşünceden, tasavvurdan, ideadan, amaçtan ibaret olduğunu vurgular. Madde burada bir ideanın, düşüncenin veya formun somutlaşmış halidir. Form ise, tasarlanan biçim, amaç veya ulaşılmak istenen hedeftir.
Aristoteles’le devam edelim:

“Bu söylediklerimizden form ve töz denen şeyin meydana gelmemiş olduğu, meydana gelen şeyin adını formdan alanı, form ve maddenin birleşmesinden meydana gelen bütün olduğunu, her meydana gelen şeyin, bir parçasının madde olmasından dolayı madde ve bu madde yanında diğer bir şey, yani form içerdiği açıkça ortaya çıkmaktadır. O halde duyusal kürelerin dışında bir küre, tuğlaların dışında bir ev mi vardır? Aslında tersine, eğer böyle olsaydı, herhangi bir bireysel varlığın hiçbir zaman meydana gelemeyeceğini söylemek gerekmez mi? Çünkü form, belli bir nitelikle bir varlığa işaret eder; kendisi bireysel ve belli bir varlık değildir.” (Metafizik, s.334-335)

Doğmamış Çocuğa Don Biçememek Nedir?

Yani, madde ve olgu istisnasız her tarihsel süreçte, zamandaki yolculuğunda “Bir’in İki’ye bölünmesi” ilkesinden hareketle, formunu, biçimini, adını değiştirerek; bir bakıma başkalaşarak yeni bir şey haline gelir. Tarih içinde varlık haline gelen her olgu, tarihe damgasını, somut ve mevcutlar içindeki bölünmenin koşullarında vurur. Tarihin içinde yolculuk yapan özne, mevcut olan bir biçimden bir başka biçime evrilir. Evrilirken bunu, edinmek istediği form, almak istediği biçime uygun olarak yapar. Almak istediği biçim de bir önceki biçimde içerilmektedir. Aristoteles’in verdiği bir örnekten hareket edelim: Bir tunç parçasının bütünlüğünü, ancak onu, onun alabileceği formlara sokarak koruyabilirsiniz. Onu, onun bütünlüğünü ortadan kaldıran herhangi başka bir biçime sokamazsınız. Her biçim, yenidir fakat öncekinde içerilir.

Neden?

Çünkü madde, biçimden biçime girerken, eski biçime en yakın olana evrilir. Bu, maddenin doğasından kaynaklanan bir zorunluluktur. Ara aşamalar atlanarak bambaşka bir biçime evrilmek ancak mevcut doğa koşullarının tümden değişmesiyle mümkündür. Elementlerden oluşan madde, ancak mevcut doğal koşulların imkanlarıyla biçimlenebilir. Onun, bambaşka bir biçime bürünmesi ancak bütünüyle bambaşka olan koşullarda mümkündür. Örneğin biz, mevcut doğal koşullarda maddeleri ancak üç boyutlu olarak algılayabiliyoruz. Belki çok boyutluluk, evrenin ilk oluşum koşullarında mümkündü ama bugün artık mümkün değildir. Yani her madde, alabileceği biçimi ve edinebileceği muhtevayı ancak varlık gösterdiği koşullara uygun şekilde alabilir ve edinebilir. Ön-tasarı, düşünce, idealar ve amaçlar da tarihsel koşulların (maddenin somut biçimiyle) bir devamı olarak ortaya çıkarlar. Mevcut olmayan maddenin düşüncesi olmaz fakat şekilsiz olarak tasavvur edilebilir. Örneğin, bir çocuk doğacaktır, bunu biliyorsunuzdur fakat biçiminin, cinsiyetinin ve bedeninin şeklini bilmediğiniz için ona don biçemiyorsunuz.

Platon, bunun aksini savunmuş; tarihsel süreçte, yani zaman tünelinde yolculuk ederken her zaman doğru, güzel ve erdemli olan; herhangi bir müdahaleyle bozulmayan ve dolayısıyla tanrısallık içeren ideaların (fikirlerin-programların) olduğunu ileri sürmüştü. Aristoteles bu düşüncenin anlamsızlığını, “tuğlalardan önce ev mi vardı?” diye sorarak ortaya koymaktadır. Çünkü ev somuttur ve tuğlayla biçim kazanır.

Tarihte Rol Almış Devrimci Sınıflara Neden Yeniden Rol Biçemeyiz?

Şimdi bunlardan hareketle esas anlatmak istediğimize gelelim.Tarihsel süreçlerde ortaya çıkan toplumsal çatışmalar, toplumsal koşullarla belirlenmiş sınıflar üzerinden yürütülürler. Sınıflar, formların maddeleşmiş halleridir. Form onların (programlarına tekabül eden) adlarıdır, maddeleri ise onların toplumsal kuvvetleri. Toplumların belli bazı dönemlerinde ortaya çıkan çatışmalar, mevcut kuvvetler veya sınıflar üzerinden yürütülür. Söz konusu sınıf ve kuvvetler gerçektir, mevcuttur ve gelecekte mümkün olan yeni olasılıkları da yaratacak yegane öznelerdir. Aslında Leibniz, içinde yaşadığımız dünyanın “mevcut dünyalar içinde en iyisi olduğunu” söylerken, tam da Aristoteles’in bu ilkesine uygun bir açılımla katkıda bulunmaktaydı. Sınıfların tarih içinde aldıkları biçimler, üstlendikleri roller, ortaya koydukları pratikler, onların toplumsal koşullarıyla belirlenmiştir. Toplumsal mücadeleler somut ve gerçeklik zemininde ortaya çıkarlar. Dolayısıyla söz konusu sınıflar, tarih içinde aldıkları konumlarla ilerici veya gerici karakter kazanırlar. Bir bakıma Platon’un sözüm ona “pürüzsüz ve tanrısal ideaları”, maddeye bürünerek biçim kazanmakta, biçim kazanırken de tanrısallıklarından sıyrılmakta, asıl olanın taklitine dönüşmekte, fasonlaşmakta, defolu hallere bürünerek ortaya çıkmaktadırlar. Bu da neticede varlık olmanın yegâne yoludur. Evrensel idealar, hedefler, programlar, düşünce ve teoriler, somutlaşırken “bozularak deforme” olurlar. İyi ki deforme olmaktadırlar çünkü yoksa hiçbir şey olamayacaklardı.Tarihsel devrimlerde ortaya çıkan devrimci sınıflar ve onların gerçekleştirdikleri idealler veya programlar, kesinlikle o koşulların en ilerici ve devrimci sınıf ve programlarıdırlar.

Yüzyıllar sonra, tarihsel sınıflara, örneğin burjuvaziye, mevcut koşulların dışına düşen, yani gerçekleştiremeyecekleri (aslında düşünemeyecekleri) sözüm ona devrimci programlar atfetmek, onların ideal amaçlardan ziyade, “kendi çıkarlarına uygun programlar uyguladıklarını” söylemek, acemice tarihin dışına düşmektir. Her devrimci sınıfın programı, yani Aristoteles’in ifadesiyle biçim ve formu, (toplumsal-maddesel) bütünlüğü kurduklarında biçim ve form olabilmektedirler. Bütünlük kuramayan, yani iktidar olamayan ve meydana gelemeyen formlar, Platon’un tanrısal idealarıdır.

Sadık Usta
Sadık Usta
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır. / Isaac Newton

Bu konu başlığı ile ilgili düşüncelerinizi benimle ve diğer site ziyaretçileriyle paylaşmaktan çekinmeyin.

Araç çubuğuna atla