Özgürlük ve Felsefe
Aralık 18, 2020
Hasan Sabbah-Alamut Kalesi ve Ömer Hayyam
Ocak 9, 2021

Mustafa Öztürk’e saldırı fikir özgürlüğüne saldırıdır

Geçen haftalarda, M. Ü. İlah. Fak. öğr. üyesi Prof. Mustafa Öztürk’ün, doktora öğrencileriyle yaptığı eski bir sohbette “Kuran-ı Kerim’de geçen küfürlü ifadeler, Allah’ın ifadeleri olabilir mi? Bunlar muhtemelen öfkelenen peygamberin kendi ifadeleridir. Olamaz mı?” şeklindeki ifadelerinden hareketle sosyal medyada linçe tabi tutulmasını ibretle izledik. Bu linç faaliyetinin örgütlü olduğu, Twitırda #MustafaÖztürkİhraçEdilsin şeklinde açılan özel başlıkla, konunun soğumasına izin verilmeksiniz ve 24 saat aralıksız devam ettirilmesinden belliydi. Nitekim Prof. Öztürk, örgütlü linç ve üstüne bir de aldığı ölüm tehditleri nedeniyle akademiden istifa ettiğini ve bundan böyle ilahiyat konusunda da konuşmayacağını ilan etti.

Sayın Öztürk’ün yaşadığı linç olayı, İslamcı çevrenin kendi iç sorunu olarak görülemez. Ne yazık ki bu olay laik çevrelerde, İslamcıların kendi iç sorunu olarak algılandı ve ilgi görmedi. Halbuki bu olay, doğrudan doğruya hepimizi ilgilendiren tehlikeli bir durum ve Türkiye’nin içinde bulunduğu gericileşme süresinin hangi aşamaya vardığını gösteren tipik bir gelişmeydi.

Nasıl ki geçmişte Avrupa’da, Piskopos Jan Hüss’ün Konstanz’ta Katolik kilisesi tarafından yakılması, Galileo’nun Papa tarafından susturularak akademik ve bilimsel çalışmalarının yasaklanması, büyük düşünür Gionorda Bruno’nun Roma’da yakılması, İlahiyat profesörü Martin Luther’in ölüm cezasına çarptırılması ve din adamı Thomas Müntzer’in çarmıha gerilerek öldürülmesi, Hıristiyanların kendi iç sorunu olarak algılanmamışsa, Mustafa Öztürk olayı da öyle algılanmamalıdır. Aksine bu olaylar genel anlamda özgürlük mücadelesinin zorunlu uğraklarıdır.

Bu olay bütün Türkiye’yi ilgilendiren, hepimizin ve özellikle de Anayasa tarafından güvence altına alınan laik-demokratik yaşam tarzına ve ifade özgürlüğüne yönelik bir saldırıdır.

Sayın Öztürk’ün susturulmasına en başta ilahiyat ve felsefe, sonra da bütün akademi dünyası karşı çıkmalı ve tavır almalıdır. Tartışılan konu ve Sayın Öztürk’ün ifadeleri bilimsel içeriklidir. Bu ifade ve açıklamalar yeni değildir, bu ve benzeri konular, İslam’ın ilk kez ortaya çıktığı 7. yüzyıldan bu yana tartışılmaktadır. Özellikle Mutezile akımının ortaya çıkışıyla kelam-felsefi bir muhteva da kazanmıştır.

Bu yazıda kısaca “Doğu-İslam uygarlığının yükseliş çağında” bu türden sorunların nasıl ele alındığına veya alınamadığına değineceğiz.

Kuşkusuz din ve mezhep savaşları, sadece İslam coğrafyasına has bir olgu değildir. Aslında uygarlık tarihi, bir bakıma özgürlük mücadeleleri tarihidir. Tarihin hiçbir döneminde bedeller ödenmeden; zindanı boylamayı veya öldürülmeyi göze almadan herhangi bir özgürlük alanı yaratılamamıştır. Kazanılan özgürlükler her zaman dönemsel olmuş, bu uğurda verilen kavga ve mücadele ise kesintisiz devam etmiştir. Tarih bazen özgürlükleri kazanmak, bazen de kazanımları korumak için yürütülen mücadele örnekleriyle doludur. Bu bakımdan İslam tarihinde kazanılan haklar için her zaman belli bir bedel ödenmiştir. Nitekim Ebu Zer, Hallacı Mansur, Nesimi vb. örnekler belleklerdedir.

Peki geçmişte neler oldu?


Bağdat’ta bilimsel tartışmalar

Doğu-İslam uygarlığının yükseliş döneminden birkaç örnek vermek gerekirse: 8. yüzyılın ortalarından itibaren 100 yıl boyunca İslam coğrafyasının dini inancını belirleyen Mutezile akımı, akla önem veren bir hareketti. Onlara göre akıl, olguları değerlendirmede en büyük denek taşıydı. O dönemde sadece Kuran-ı Kerim’in Allah kelamı olup olmadığı değil; onun insan eliyle yazılıp yazılmadığı da tartışma konusu olmuştur. Doğacı filozof er-Ravendi (ö. 914) yazı ve konuşmalarında Kur’an-ı Kerim’in bir toplum önderinin kafasından çıkmış bir metin olduğunu, Allah’ın ise tebliğ için herhangi bir aracıya (peygambere) ihtiyaç duymayacağını belirtmiştir.

Yine 10. yüzyılda saray tabiplerinden ve tarihin öncü kimyacılarından olan Ebubekir er-Razi (865-925), peygamberlik makamının uydurulmuş olduğunu, Kuran’ın ise mahluk olduğunu hükümdarların huzurunda ifade etmiştir. Tabii ki bu açıklamalara her zaman bağnazların tehditleri de eşlik etmiştir. Kuşkusuz o dönemin düşünürleri kimi zaman dışlanmışlardır fakat görüşlerini hükümdarların ve ulemanın huzurunda açıklayabilmişlerdir de. Bu görüşlere o gün tahammül edilebilmiştir de bugün mü tahammül edilememektedir?

Halife el-Memun’un ilmi toplantıları

Yine tarihçi El-Mesudi’nin aktardığına göre Halife el-Memun her Salı günü sarayında ilmi toplantılar tertipler ve bunun için farklı dinden ilahiyatçıları davet edermiş. “Toplantılara Müslüman kelamcılardan başka, Mecusilerin dini lideri Acer Ferbağ ve Manilerin din alimi Yazdanbeth de katılırdı… Bu toplantılarda ruh göçünü savunanlarla Hıristiyanlar tartışabiliyordu.”

Yine 10. yüzyılda, Endülüs’ten Bağdat’a gelen bir din adamının izlenimleri ise şöyle:

“İki kez toplantılara katıldım. İlk toplantıda birçok mezhepten Sünni ve Sünni olmayanlarla birlikte, mümin olmayanlar, Mecusiler, Materyalistler, Ateistler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve her çeşit dinsiz vardı. Her mezhebin bir sözcüsü vardı ve bu sözcülerden her biri salona girdiğinde herkes saygıyla ayağa kalkıyor ve o yerine oturmadan kimse oturmuyordu. Salon neredeyse tıka basa dolmuştu. Dinsizlerden biri söz aldı ve ‘burada bilimsel konuları tartışmak üzere toplanmış bulunuyoruz’ dedi. ‘Herkes önkoşulumuzu biliyor, siz ey Müslümanlar! Kendi kitabınızdan alınmış ya da peygamberinizin sözlerine dayanan hiçbir kanıtla bize karşı savunma yapamazsınız; çünkü biz ne sizin kitabınıza ne de peygamberinize inanıyoruz; buradaki herkes de sadece insan aklına ve mantığına uygun kanıtlara başvurabilir’ diye ekledi.

Bu sözler, genel bir alkışla onaylandı. Arkadaşlarım beni başka bir toplantıya gitmeye beni ikna ettiler; dayanamadım gittim, gene aynı skandalla karşılaştım.”[1]

Kuşkusuz saydığımız bu olumlu örneklerin yanı sıra hem İslam coğrafyasında hem de dünyanın başka bölgelerinde fikir özgürlüğünü yok etmek isteyen bağnazlar iş başındaydı ve mezhep savaşları da devam ediyordu. Gericilik ve bağnazlık hiçbir zaman durmadı, ona karşı verilen mücadele de hiçbir zaman durmadı. Hiçbir yerde ortam güllük gülistanlık değildi fakat “hakikatin bulunması sorununa” nasıl yaklaşıldığını göstermesi açısından bu örnekler ilginçtir.

Bu toplantılar aynı zamanda o dönemin kültürel iklimini göstermesi bakımından da ilginçtir.

Bir olumsuz örnek de Endülüs’ten.

Bilindiği gibi Gazali, “Filozofların Tutarsızlığı” başlığıyla kaleme aldığı kitabında filozofların düşünsel sınırlılıklarını (evrenin sonsuzluğu, maddenin sınırsızlığı ve zamansal açıdan hep varolduğu) göstererek hem vahye inanıp hem de vahyi sorgulayan felsefi ilkelere başvurulamayacağını belirtmişti. Ayrıca takipçilerine, “eğer felsefe alanında yetkin değilseniz, filozofların felsefi görüşleri sizi dinden imandan edebilir” diyerek felsefeyi sıradan insanlara tavsiye etmemiştir. Gazali’nin ölümünden 60-70 yıl sonra Endülüs’te İbn Rüşd, “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” adıyla kaleme aldığı kitabında, Gazali’yi fikirlerinden dolayı eleştirmiş ve dinle felsefenin “iki süt kardeş” olduklarını, birini diğerinden uzak tutmanın üzerine çok titrenilen inanıcı da sekteye uğratacağını” vurgulamıştır. İşte İslam toplumlarının yetiştirdiği bu büyük filozof, tam 400 (1100-1600) yıl boyunca Batılı düşünürler tarafından baş tacı edilmiştir. Hatta 1600’de Roma’da yakılan Bruno eserlerinde ondan bahsederek onun düşüncelerini tartışır. Endülüs devletinde en üst yönetici konumda görevler alan İbn Rüşd, gerici Murabitler döneminde bir fetvayla sürgüne gönderilmiş ve sonra da kitapları Kurtuba meydanında yakılmıştı. Aynı günlerde bir başka düşünürün kitapları daha yakılmıştır, Gazali’nin. Neden? Çünkü o da eserlerinde “filozofların yazdıklarını, felsefede derinleşmeden okursanız dinden imandan olabilirsiniz” diyerek dolaylı yoldan felsefi araştırmalara cevaz vermiştir de ondan.

Bugün Türkiye’nin düşünsel iklimini, ifade özgürlüğünün sınırlarını çizmeye çalışan gerici tarikat şeyhleri, bu olayı da kulaklarına küpe etmelidirler. Çünkü gericilik ve bağnazlıkta yarışa girildiğinde, o tutuşturulan ateş eninde sonunda bağnazların kendilerini de yakar!


[1] Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.5, s.377.

Sadık Usta
Sadık Usta
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır. / Isaac Newton

Bu konu başlığı ile ilgili düşüncelerinizi benimle ve diğer site ziyaretçileriyle paylaşmaktan çekinmeyin.

Araç çubuğuna atla