Felsefe, Haz ve Mutluluk Üzerine

Sümer’de Tarihin İlk Kayıtlı Devrimi-3
Ekim 31, 2021
Diyojen: Fıçılarda Yaşamak-1
Kasım 4, 2021

İnsan denen canlı varlık, yoksunluğunu, yaşamın iki temel düzleminde, bedensel ve zihinsel (manevi) arzularında hisseder. Arzu, insanın yoksunluk durumunun bilincine varmasıdır. Biz canlı varlıkları, hayata tutunmaya iten azim de arzudan kaynaklanır. Bizi harekete geçiren, irade göstermeye zorlayan da yoksunluk hissinden kaynaklanan arzudur.

Doğadan kaynaklanan bedensel yoksunluklar (arzular) biyolojik kökenlidir. Bu türden yoksunlukların giderilmesi canlı varlığa kısa süreli veya anlık hazlar yaşatır. Örneğin, yorgun düştüğümüz soğuk bir günde, sımsıcak bir yatağa gömülmek ve derin bir uyku çekmek isteriz. Bunu elde ettiğimiz anda arzumuzu yerine getirmiş oluruz ki bu da bizde geçici bir haz duygusu yaratır.

Ancak ihtiyacın giderilmesiyle birlikte haz duygusu bir işkenceye de dönüşebilir. Çok özlediğimiz sıcak kuş tüyü yatağımız bir süre sonra bize bir işkence tezgahı gibi gelebilir. Bir süre sonra ayağa kalkmak, silkinmek ve söndürülmesi gereken başka arzuların peşinden koşmak isteriz. Dolayısıyla her haz duygusuyla birlikte somut bir arzu da söndürülmüş olur.

Kimlik ve Felsefe

Mutluluk duygusu ise, doğrudan biyolojik kökenli olmayan zihinsel (manevi) arzuların giderilmesiyle oluşur. Mutluluk duygusu, çok daha karmaşık ilişkiler temelinde ve derin anlamları olan manevi arzularla ortaya çıkar. Manevi yoksunluklar, anlık arzular şeklinde ortaya çıkmazlar. Bu yüzden de hemen giderilemezler ve hatta düşünme yetimizi kaybetmediğimiz sürece giderilmesi imkansız arzular da olabilirler.

Bedensel hazlara bağlı arzuların giderilmesi insanlarda kısa süreli sevinçlere neden olur. Ancak çoğunlukla, hazların ve sevinçlerin ortay çıkışı fabrikasyondur. Yani haz ve sevinçlerin kaynakları ve ortaya çıkış şekilleri herkeste aynıdır. Bunları hissetmek bizi diğer insanlardan farklı kılmazken, mutluluk duygusuna kaynaklık eden manevi arzularımızsa bizi “özel” kılar. İnsan da benliğini, esas olarak söz konusu manevi arzular temelinde kazanır.

Aslında nasıl bir kimlik edinmek istediğimize, yani nasıl bir insan olmak istediğimize hissettiğimiz zihinsel (manevi) yoksunluklarımız veya arzularımızla biz karar veririz. Ne olmak istediğimizi belirlerken de bilincimizi keskinleştirmiş, manevi arzularımıza yön vermiş oluruz. Bu da bizi felsefenin eşiğine getirir.

Dolayısıyla felsefe yaparak, yani ne tür bir etik değere sahip olmak istediğimizi belirleyerek nasıl bir insan olmayı arzuladığımıza da karar vermiş oluyoruz. Çünkü felsefe bize neyi arzulamamız, neyi amaçlamamız, neyi ihtiyaç olarak hissetmemiz, önümüze düşen veya sürülenlerden neyi kabul edip neyi reddetmemiz gerektiğini öğretir. Görüldüğü gibi kimlik ile felsefe yapmak arasında kopmaz bir bağ vardır.

Herkes belli bir coğrafyaya, etnik çevreye, belli bir siyasi görüş ve inanç çevresine doğar; fakat kimliğimizi en son tahlilde belirleyen ne coğrafyamızdır ne etnik kökenimiz ne de ailemizden edindiğimiz inançlardır. Kuşkusuz kimlik kazanmamızda bu unsurların önemli etkileri olacaktır ve olmalıdır da ancak bizi biz yapan, bizi insan olarak özgün kılan kendi bilinçli arzularımız ve seçimimizdir ki bu da ancak felsefi tercihlerle olmaktadır.

Bedensel hazlarımız çoğunlukla denetlenmeye muhtaç değillerdir çünkü toplumlar belli bazı yasa ve değer yargılarıyla bizi fazlasıyla denetim altına almaktadır. Ancak manevi arzularımızsa ciddi anlamda bizim tarafımızdan biçimlendirilmeye veya düzenlenmeye muhtaçtırlar. Buna kısaca bilgeleşme süreci de diyebiliriz.

Değerlerimizin Kaynağı

Hayatta karşılaştığımız olayların iyi mi yoksa kötü mü olduğuna zihnimizdeki felsefi ölçütler veya toplumsal değerler sistemi karar vermektedir. İnsan, manevi amaçlarını gerçekleştirirken “ne tür bir insan olmak istediğine karar verir” demiştik. Ancak zihinsel tercihler, hem bizim kendi şahsi belirlenimlerimizdir hem de değildir.

Tercihlerimizle nasıl bir toplumda yaşadığımıza değil ama nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize karar vermiş oluyoruz. Önemli olan şahsi arzularla özlemini duyduğumuz toplumsal yapının değerleri arasında bağlantılar kurabilmektir. Bu da bizi geleceğin yeni toplumunu yaratma göreviyle baş başa bırakır. Bu görevin kişisel bilinçle, şahsi çabalarla ve toplumsal koşullarla da doğrudan ilişkisi vardır.

Peki, manevi yoksunluklar, ihtiyaçlar (arzular, hazlar) nedir?

Bunlar kısmen şahsi olmakla birlikte çoğunlukla toplumsaldır. Sevgi, özgürlük, hakkaniyet, saygınlık, kabul görme, cömertlik, vefa, sadakat, vicdan, adalet, fedakarlık, arkadaşlık, dayanışma, var olanı bölüşme, güven, yardımlaşma vb. duygular, manevi arzulardan bazılarıdır. Manevi arzular, insanlık tarihinin ebedi arzularıdır, dönem ve koşullara göre de farklılaşan içeriklerle zenginleşirler.

Manevi yoksunluk bilinci, bizde “akıl” temellidir. Sevginin, adaletin, kabul görme duygusunun, özgürlüğün ve vefanın yoksunluğunu hissettiğimiz ve yaşadığımız için bu değerleri yaratmayı arzularız.

Kötülüğün Kaynağı

Kötülük, prensip olarak doğadan kaynaklı bir yoksunluk olamaz çünkü doğadaki canlı varlıklar, esas olarak yaşamda kalmaya, yani başkasına zarardan çok kendini savunmaya odaklıdır. Fakat insan, zihinsel yetinin verdiği imkanlarla, varlığını devam ettirme amacını kötülüklerle güvence altına almaya çalışabilmektedir.

Kötülük düşüncesi ve kötülük sadece “akıllı” canlılara has bir düşünüş ve davranış tarzıdır. Nedeni ise, insanın henüz var olmayanı, yani gelecekte mümkün olanı tasavvur etmesi (açlık, sefalet, maddi yoksunluk, can güvenliği, doğa ve toplumsal felaket, güvence, refah arayışı) veya her türden olasılıkları hesaba katmasıdır. Geleceği planlama ve tasavvur etme yeteneği hem olumlu (iyilik) hem de olumsuz (kötülük) anlamda değerlendirilebilir ki tarihte bunun birçok örneği görülmüştür.

Toplumsal olması nedeniyle insan, birçok olumlu (iyilik) yanlar barındırır ki toplumlar bu ilkeler üzerine inşa edilmektedir. Fakat insan, iyiliğinin yanı sıra, birçok kötü özelliklere de sahiptir ki bunların başında kötülüklerini, iyilik olarak sunma ve birçok insanı buna inandırabilme becerisi gelir. Çoğunlukla da bu kötülükler, kutsallık (illa dinsel olmak zorunda değildir) örtüsü adı altında yapılırlar.

Kısaca toparlarsak:

Haz alma ve sevinç duygusu, bedensel arzuların yönlendirdiği ihtiyaçların giderilmesi temelinde ortaya çıkar. Dolayısıyla anlık ve geçicidir.

Mutlu olma arzusu ise manevi-zihinsel temelli olduğu için felsefeyle şekillenir ve bu yüzden o, hayat boyu sürecek bir amaca dönüşür. Filozofların, mutluluğun tarifi konusunda anlaşamamalarının nedeni de manevi arzuların (felsefi konuma göre) kişiden kişiye değişiyor olmasındandır.

LÜTFEN SAYFAYA ABONE OLMAYI UNUTMAYINIZ

Sadık Usta
Sadık Usta
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır. / Isaac Newton

1 Comment

  1. Raife Karataş dedi ki:

    Teşekkürler! Günümüzün toksik atmosferinden uzaklaşıp daha geniş ve farklı bir düzlemden olaylara bakışı kazandırmanız çok değerli!

Bu konu başlığı ile ilgili düşüncelerinizi benimle ve diğer site ziyaretçileriyle paylaşmaktan çekinmeyin.

%d blogcu bunu beğendi:
Araç çubuğuna atla