• Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Fosforlu Cevriye’yi Yazan Suat Derviş’i Bilir misiniz?

    Fosforlu Cevriye’yi Yazan Suat Derviş’i Bilir misiniz?
    Türkiye’de 1930’lu yılların sonlarından itibaren antikomünizm hezeyanı içinde pişirilen “vatan hainliği” iftiralarından o da nasibini almıştı. Gerçek miydi bunlar? Tabii ki hayır…

    1950’li yıllar…

    Köhne bir mahpushane…

    Belki Ankara belki de Paşakapısı…

    Sobayla ısıtılan müdür odası. Makam masasının karşısında döşemeleri yıpranmış bir kanepe, iki de koltuk. Masanın arkasında bir Atatürk fotoğrafı…

    Her şey Oğuz Atay romanlarına fena hâlde uygun.

    Ama dekorda iki aykırı figür, ezeli bir mahpushane yerli yerindeliği duygusunu infilak ettiren iki tezat var. Kürk mantolarına bürünmüş, belki modası geçmiş, ama Paris şapkalı, elleri dirseklerine dek uzanan eldivenli, iki narin kadın…

    Cezaevi müdürünün sipariş ettiği kahveler yudumlanırken jandarma eşliğinde iki erkek getiriliyor odaya. Kadınlar, erkekleri görünce istiflerini bozmadan eldivenlerinin tekini sıyırıyor.

    İki erkek, biraz mahcup bir hâlde ve son derece aykırı bir reveransla eğilip dudaklarının ucunu ellere değdiriyorlar…

    Erkeklerden biri Dr. Şefik Hüsnü Değmer. Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri…

    İkincisi ise Reşat Fuat Baraner. TKP MK üyesi…

    Ya kadınlar? Biri Madam Leokodya. Şefik Hüsnü Değmer’in eşi… Polonyalı. Gösterişli, süslü şapkalar, rugan iskarpinler, hoş kokulu parfümler, kırık dökük bir Türkçe ve… 12 Mart faşizmi altında, kocasının mezarını korumak için kalkıp Türkiye’ye gelerek kaçak devrimcilerle aynı evde kalmayı göze alacak kadar gözükara bir aşk…

    İkincisi ise Suat Derviş…” (Sibel Özbudun, Hale Kıyıcı’nın anlatımlarından hareketle durumu müthiş betimlemiş, izniyle bu bölümü alıyorum.)

    Peki kimdir bu Suat Derviş?

    Fosforlu Cevriye’yi hemen hepimiz biliriz. Filmini, şarkısını, müzikalini… Ya Fosforlu Cevriye romanının yazarını? Ya da Suat Derviş’i bilenimiz kaç kişi?

    Bilmeyenlerin sayısı bir hayli fazladır; bilenlerin hafızalarından ise unutulup gitmiştir…

    Peki, Türkiye’nin ilkler listesinin birçoğunun başında Suat Derviş’in yer aldığını kaç kişi bilmektedir?

    Montreux Konferansı’nı izlemek için Avrupa’ya giden ilk kadın gazetecimiz odur…

    İkdam gazetesinde kadın sayfası düzenleyerek kadınların sorunlarına ilk kez el atan yazarımız da odur…

    Romanı ilk kez yabancı bir dilde yayımlanan Türk kadın yazarımız da odur…

    Beş arkadaşıyla birlikte ilk Basın Sendikası’nı kuran ve başkanlığını üstlenen de odur…

    Ama en önemlisi, Nâzım’ın ifadesiyle “Başı eğilmez kadınlar”ın şahı da odur.

    Nedeni ise birazdan…

    31 Mart Gecesi

    Jön Türk Devrimi’nin hıncını almaya kalkışan gericiler, bir hafta boyunca İstanbul’da terör estirirler (aslında 13 Nisan). İstanbul sokaklarında devrimci subay, yazar ve aydınlara yönelik bir sürek avı başlar. “Şeriat isterük”çüler, sokaklarda küçük gruplar halinde dolaşarak kadınların dışarıya çıkmalarını engellemekle kalmazlar, çağdaş giyimli erkekleri de yolda falakaya yatırırlar…

    En canice olanı ise Aşar-ı Şevket Zırhlısı komutanlarından Binbaşı Ali Kabuli Bey’in Yıldız Sarayı önüne kadar sürüklenerek Abdülhamit’in gözlerinin önünde boğazlanmasıdır…

    Batı yakasında bunlar olurken Kadıköy rıhtımına bu esnada bir vapur yanaşır. Tekbir sesleriyle vapurdan inen silahlı güruh, Moda’ya yönelerek aralarında Türkiye’nin ilk jinekologlarından Dr. İsmail Derviş’in konağının bulunduğu mahalleye hücum ederler.

    İsmail Derviş, İstanbul Üniversitesi’nin kurucuları arasında yer alan Mehmet Emin Derviş Paşa’nın oğludur ve saygın bir bilim adamıdır. 1908 devriminde halka konuşmalar yaparak halkı devrime teşvik etmiş; hatta 31 Mart‘ta Kadıköy yakasındaki askerleri teskin ederek olayların büyümesini de engellemiştir.

    İşte bu nedenle gericiler, İsmail Derviş Bey’in konağını kurşun yağmuruna tutarlar. Suat Derviş, evlerine yönelik bu saldırıyı 6-7 yaşında olmasına rağmen hayatı boyunca hiç unutmayacaktır…

    Anlaşılacağı gibi Suat Derviş daha baba ocağından itibaren devrimcidir.

    Doğum tarihine ilişkin bilgiler birbirini tutmaz: 1901, 1903, 1905… Biyografisini yazan Liz Behmoaras’a göre doğum tarihi 1901’dir. Suat Derviş, Hatice Saadet adıyla, varlıklı bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya gelir. Babasını biliyoruz, ünlü tıp profesörü; annesiyse Sultan Abdülmecit’in mabeyncilerinden Kamil Bey’in kızı Hesna Hanım; Osmanlı’da Telefon İdaresi’nde çalışmaya başlayan ilk kadınlardan Hamiyet Hanım da ablası olur. İçinde yetiştiği ailenin çağdaş ve özgürlükçü değerlere sahip olması; anne ve babasının edebiyata, bilime ve araştırmaya meraklı olmaları; evdeki huzur ve sevgi ortamı, Suat Derviş’in karakterinin ve düşüncelerinin biçimlenmesinde önemli rol oynamıştır. Anılarında da babasından, “babam, hocam” diye bahseder. Annesine ve ablasına olan sevgisi ise tarifsizdir… Bilim, felsefe, mantık ve siyasi aklı, babasından; edebiyat, kültür ve sanat anlayışını ise annesinden alacaktır… Cumhuriyet’in henüz ufukta gözükmediği 1900’lerin başında kızlarını gündüzleri sahnelenen tiyatrolara, müzikallere, konferanslara veya resim galerilerine göndermeleri, ailenin ilerici fikirlere sahip olduğunun da kanıtıdır. Bu nedenle Suat Derviş, ilk yazılarında yoksullardan “iyi kalpliler”, zenginlerden de “hain ve taş kalpliler” diye bahseder.

    Nazım Hikmet ile…

    Nazım Hikmet’in Gözdesi

    O, hayatı sadece doyasıya yaşayan ender kadınlarımızdan değil, aynı zamanda tam bir yazı makinesidir de.

    Sürekli yazar…

    Ya edebi metinler kaleme alır ya da gazeteci olarak haber toplar, röportajlar yapar…

    O’na göre gazetecilik başka hayatları tanımanın bir yoludur…

    İkdam, Akşam, Hürriyet, Son Posta, Tan, Cumhuriyet, Son Telgraf, Yeni Hayat, Servet-i Fünun, Hayat, Yeni Edebiyat olmak üzere pek çok yayın organına yazı verir.

    İlk yazısının yayımlanmasını ise Nâzım Hikmet’e borçludur.

    Nâzım Hikmet 1918’de O’nun Hezeyan adlı şiirini gizlice Alemdar gazetesinin edebiyat ekinde yayımlatır. O, bu olayı şöyle anlatır:

    “Yazılarımı kimseye göstermezdim. Mektepte olduğum saatte bize gelmiş, masanın üstünde unuttuğum yazımı okumuş ve annemden izin alarak, onu benden gizli bastırmak için yanına almış.”

    Önce kızmış bu olaya, ama sonra içten içe de gurur duymuş…

    Suat Derviş’in bir başka özelliği ise,O’nun hem korkusuz hem de başı dik biri olmasıdır. Nâzım gibi “tuttuğunu koparan” ve genç kadınların peşinden koştuğu yakışıklı bir “ilahın” aşk teklifini reddedecek kadar da kişiliklidir. Yılışmaz, gevşemez…

    Nâzım Hikmet adeta çıldırır.

    O’na ithafen bir şiir yazar:

    “Gölgesi”

    “Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını,

    Bir kere eğemedim bu kadının başını,

    Kaç kere sürükledi gururumu ölüme,

    Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.

    Ya bu kadın delidir

    Yahut ben çıldırmışım.

    (…)

    Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,

    Yolda mağrur uzanan gölgesini çiğnedim.”

    Sonradan Nâzım Hikmet’le dostluğu hakkında, “Nâzım Hikmet çocukluk arkadaşımdır. Ailecek görüştüğümüz bu büyük şair, benim Alemdar’da yazmamı sağlayarak bir kapı açmıştır. Benim için yazdığını söylediği şiir ise gururumu okşamanın ötesinde bir şey ifade etmez” diyecektir.

    Suat Derviş önce evde özel eğitim alır sonra da liseye devam eder.

    İlk şiiri “Hezeyan”,O henüz 15 yaşındayken yayımlanır.

    ”Anadolu Kadınlarımız” başlıklı ilk yazısı Alemdar gazetesinde yayımlandığında ise 18 yaşındadır.

    İlk romanı olan Kara Kitap’ı1920’de yazar. İlk telifini alarak emeğiyle geçinmeye başlar.

    Fransızca ve Almanca da öğrenir.

    Romanlarında Osmanlı’nın çöküşünü kadınların yaşamları üzerinden anlatır. Kitaplarında işlediği ilk konular, saray ve konaklarda yaşayan kadınların keder dolu hayatıyla ilgilidir.

    Bu, bir Allah vergisi olmalı…

    Onda herkeste bulunmayan bir sınıf ve halkçılık sağduyusu vardır…

    Her zaman ezilenden, horlanandan, halktan ve hayatı karartılanlardan yanadır. Bunun böyle olduğunun şahidi hikâyeleridir, romanlarıdır: Ankara Mahpusu, Fosforlu Cevriye…

    Sonradan romanlarında, sadece içinden çıktığı aristokrat sınıfa değil, aynı zamanda Cumhuriyet döneminin palazlanan yeni zenginlerine ve köşe tutucularına da kafa tutar.

    Almanya Seyahati

    1920 Türkiye’sinde Almanya’da eğitim almak için direten bir kadındır Suat Derviş.

    Harems Frauen (Sarayın Kadınları) adlı romanı Almanya’nın en ünlü yayınevinden (UllsteinVerlag) çıkar. Aynı yayınevinin Tempo adlı dergisine de yazıları verir.

    1926 yılında Fransız yazar Henri Barbusse’le mektuplaşır. Barbusse’ün siyasi görüşlerinden öylesine etkilenir ki 20’li yılların ortasından itibaren kendisini solcu sayar.

    Henri Barbusse’ın “Aydınlık” ve “Ateş” adlı romanlarını sonradan Türkçeye de kazandıracaktır.

    Suat Derviş neredeyse 30 yılda 30 kitap yayımlar; gazete röportajları, hikâye, masal ve fıkralar hariç. Profesyonel bir gazeteci ve yazardan daha üretkendir…

    Babasının ölümcül hastalığı nedeniyle hastane masraflarını karşılamak için dur durak bilmeden çalışır. Bu arada okulunu da bitiremeden İstanbul’a döner.

    Babasının kısa bir süre sonra ölmesi; ondan daha önce konaklarında çıkan bir yangınla bütün varlarını yoklarını kaybetmeleri üzerine annesinin bakımını da üstlenir.

    Bu arada ardı ardına üç evlilik de yapar…

    Gazetesi tarafından Montrö Konferansı’nı izlemek üzere önce İsviçre’ye sonra da Sovyetler Birliği’ne gönderilir. Döndüğünde anılarını gazetede tefrika halinde yayımlatır. Sovyetler Birliği’ne yaptığı yolculuk, Suat Derviş’in bundan sonraki siyasal ve yazınsal yaşamında kalıcı izler bırakacaktır.

    O Artık Bir Sosyalisttir

    Suat Derviş o güne kadar devlet ricali tarafından da el üstünde tutulmaktadır.

    Hatta Şükrü Saraçoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı döneminde yabancı bir konuk geldiğinde “örnek Türk kadını görsünler” diye bakanlığa da çağrılacaktır…

    Fakat Hitler faşizminin yükselişiyle birlikte Türkiye’deki siyasi hava da değişmektedir; Almancılık revaçtadır.

    Sovyetler Birliği düşmanlığı ise yayılmaktadır…

    Bu nedenle Sovyet Rusya hakkındaki yazıları o dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından tepkiyle karşılanır. Bu tavır Suat Derviş’i çok üzer, ama yine de fikirlerinden ödün vermez. Çünkü ona göre Sovyetler Birliği’yle dostluk politikası Atatürk’ün talimatıdır.

    Nitekim olumlu bir gelişme olur, matbuat işlerinden sorumlu müdür Vedat Nedim Tör, Gazi’nin onunla Pera Palas’ta buluşmak istediğini haber verir.

    Dünyalar onun olmuştur, sevincinden yerinde duramaz…

    Ne yazık ki söz konusu randevu Gazi’nin hastalığı üzerine ertelenir…

    Aylarca bekler… 10 Kasım’da Gazi’nin vefat haberiyle o da sarsılır…

    Suat Derviş’in hayatında 1936 yılı önemli bir dönüm noktası olacaktır. Türkiye’nin siyasi ortamı değişmiştir, ama o da değişmiştir. Sosyalist olduğunu söyler; hakkında yoğun bir kampanya yürütülür. O, gerici ve ırkçıların tabiriyle “kıpkızıl bir komünist”tir.

    Bir zamanlar yazılarını yayımlamak için peşinden koşan gazete patronları, artık iş başvurularına yanıt vermemekte, kapıya geldiğinde “yok” dedirtmektedirler.

    On yıl boyunca hiçbir yayınevi onun kitaplarını basmaz…

    Adı her yerden silinir, fakat bunlar da onu yıldıramaz…

    Yazmaya devam eder, artık yazıları daha derin gözlemler içerir, toplumsaldır ve ideolojiktir.

    Hiç kuşkusuz ki bunda, sonradan hayatını birleştireceği, onun için her türlü tehlikeyi göze alacağı, uğruna hapisler yatacağı ve “biricik aşkım” dediği Reşat Fuat Baraner’le tanışmasının da büyük bir rolü olacaktır.

    Eşi Reşat Fuar Baraner’le hastanede…

    Reşat Fuat Baraner’le Beraberliği

    Suat Derviş’in Baraner’le tanışmasını Hale Kıyıcı şöyle anlatmaktadır:

    “TKP (Türkiye Komünist Partisi) 1926 Viyana Kongresi, Dr. Şefik Hüsnü’nün önderliğinde toplandığında Suat Derviş de Viyana’dadır. Almanya’dan bindiği trende tanıştığı Reşat Fuat Bey’le sohbet ederek yol almışlardır. Suat abla bir opera izlemek üzere Viyana’ya giderken Reşat Fuat Bey de TKP Kongresi’ne gitmektedir. İlk karşılaşmaları böyledir.”

    Reşat Fuat ise, annesinin teyze oğlu olan Mustafa Kemal Paşa’nın talimatıyla 1925 yılında mühendislik eğitimi alması için Almanya’ya gönderilmiştir. Birçok TKP yöneticisi gibi o da Alman komünistlerinden etkilenmiştir.

    Suat Derviş’in siyasal görüşleriyle birlikte çevresi de değişecektir.

    1936 yılından itibaren TKP’nin yayın organlarında (Yeni Edebiyat) görev almaya başlar. Bu arada Abidin Dino, Sabahattin Ali, Zekeriya-Sabiha Sertel, Naci Sadullah, A. Kadir, Orhan Kemal, Hüseyin Avni, Zeki Baştımar, Hasan İzzettin Dinamo, Mehmet Seyda, Attila İlhan gibi Türkiye’nin ilerici birikimi olan aydınlarla birlikte çalışır.

    Başlarda Reşat Fuat’ın kendisine olan ilgisini görmezden gelse de, en sonunda evlilik teklifini kabul ederek 1940 yılında dünya evine girer.

    Suat Derviş’in dördüncü evliliğidir bu…

    Önce milli güreşçi Seyfi Cenap Berksoy… Sonra yazar Selami İzzet Sedes, ardından da Nâzım Hikmet aracılığıyla tanıştığı gazeteci yazar ve sonradan Halk İştirakiyyun Fırkası’ndan yargılanacak olan Nizamettin Nazif Tepedelenli…

    Türkiye’de faşizmin yükselmesi üzerine TKP de faşizme karşı etkin bir kampanya başlatmıştır. Bu kapsamda Suat Derviş, 1944 yılında Neden Sovyetler Birliği Dostuyum? adlı incelemesini kaleme alarak şahsına yönelik saldırılara yanıt verir.

    Bu saatten sonra da sürekli takma isimlerle yazmaya başlar…

    Bu arada Ankara Mahpusu adlı romanı Almanca, Fransızca, İngilizce ve Rusça başta olmak üzere 18 dile çevrilmiş; eleştirmenlerden olumlu notlar almış; İvo Andrić, Maksim Gorki ve Steinbeck gibi yazarlarla karşılaştırılmıştır.

    Hapislik ve Sürgün Yılları

    Evliliğini üzerinden bir yıl geçmeden Reşat Fuat Baraner’le birlikte tutuklanır. Kendisi hiç sözünü etmese de; Rasih Nuri İleri, sorgu sırasında sekiz aylık bebeğini kaybettiğini açıklar.

    O, sadece “başı eğilmez” değil, aynı zamanda kafa tutan bir kadındır…

    Uslanmayacaktır elbette… Sekiz ay kaldığı Ankara’nın Soğukkuyu Cezaevi’nden çıktığında, gözü korkmuş, suskun, unutmayı kabullenmiş bir toplum bulur karşısında. Reşat Fuat ile yoldaşlarının büyük bölümü içeridedir, ama o yine de yılmaz…

    Komünistlikle damgalanmış, tehlikeli bir yaratıktır bundan böyle; görmezden gelinmesi, sakınılması, bir an önce unutulması, unutturulması gereken…

    Oysa ekmek parası gerekir hem kendisi hem de mahpusta olan kocası için.

    Suat Derviş’in tek geçim kaynağı ise kalemidir. Piyesler, çocuk öyküleri, tefrika yazılar, radyo skeçleri, çeviriler kaleme alarak müstear isimlerle yayımlatabilmek için kapıları aşındırır.

    Yaşadığı zorluklara rağmen eğmez dik başını. Dört gazeteciyle birlikte ilk basın sendikasını kurar, başkanlığını da üstlenir.

    Bir yandan da, büyük bir enerjiyle yazmayı sürdürdüğü romanları, çoğunlukla müstear isimlerle gazetelerde tefrika edilmektedir: Zeynep İçin (1944), Biz Üç Kızkardeşiz, Fosforlu Cevriye ve Çılgın Gibi (1944), Büyük Ateş (1947). 1950’de Yaprak Kıpırdamasın yayımlanır, uzun bir aradan sonra da Aksaray’dan Bir Perihan (1962) izleyecektir bunu…

    Bir süre yurtdışına kalır, sevgili eşi ve yoldaşı Reşat Fuat Baraner hapisten şartlı salıverildiğinde yurda döner…

    Ne yazık ki bu son birliktelikleridir ve yalnızca beş yıl sürer…

    Reşat Fuat, 1968’de ikinci kez geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirir. Yüreği dağlanır Suat Derviş’in ama pes etmez. 12 Mart’ın da ayak sesleri duyulmaktadır…

    Kendisinden daha ünlü olan eseri Fosforlu Cevriye de filme çekilecektir. Hızla senaryosunu bitirir ve teslim eder. Çünkü kocasının ölümünden sonra da geçim derdi devam etmektedir.

    4 Eylül 1968’de bir film şirketi sahibine yazılmış bir pusulayla Fosforlu Cevriye senaryosundan kalan 150 lirayı ister:

    “Bu kadar küçük bir para için sizi hiçbir zaman rahatsız etmek istemezdim. Fakat 20 gün evvel kocamı kaybettim. Bu kadar gülünç bir paraya ihtiyacım var.”

    Yüreği kırıktı, parasızdı… Ve yapımcıdan hakkını istiyordu!

    Ama o pes etmedi…

    Evine doluşan 68’li devrimci gençlere kucak açmaya devam etti…

    Onlara “yardım ve yataklık” da etti, polisten gizlenmelerine yardımcı oldu. Mihri Belli, Deniz Gezmiş ve Cihan Alptekin, onun evinin arka odasında buluşuyordu.

    12 Mart darbesinden bir yıl kadar sonra, 23 Temmuz 1972’de yaşamını yitirdiğinde evini açtığı gençlerden pek azı gelebilecekti cenazesine, çünkü ya öldürülmüşler ya da hapishaneye tıkılmışlardı…

    Feriköy mezarlığında Reşat Fuat Baraner’in yanına gömüldü…

    Suat Derviş, Cumhuriyet tarihinin Nâzım Hikmet’le başlayıp Sabahattin Ali’ye uzanan acılı kuşağın çocuklarındandır.

    Türkiye’de 1930’lu yılların sonlarından itibaren antikomünizm hezeyanı içinde pişirilen “vatan hainliği” iftiralarından o da nasibini almıştı.

    Gerçek miydi bunlar? Tabii ki hayır…

    Türkiye sosyalistlerinin Bağımsızlık Savaşı’ndaki rollerinden başlayarak bu vatana ve halka bağlılıkları ak ile kara arasındaki fark kadar belirgindi.

    Ama bu iftiraların hangi koşullarda ortaya atıldığı ise bir başka yazının konusudur…

    Suat Derviş, yaşamının sonuna dek hep sosyalist kaldı.

    Not: Bu yazıyı kaleme alırken Suat Derviş’in yazdıklarının dışında; Rasih Nuri İleri, Liz Behmoaras, Hale Özgür Kıyıcı, Sibel Özbudun, Sennur Sezer, Çimen Günay ve burada adını anamadığımız başka yazarların makale ve eserlerinden de yararlanılmıştır.

    Bu yazıyı sevmişseniz, size sıra dışı insanlar hakkındaki yazılarımın toplandığı ve şahsen benim de en çok sevdiğim kitabım Fıçılarda Yaşamak’a da bakın derim…

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    İlgili Makaleler

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci
    1,659BeğenenlerBeğen
    3,990TakipçilerTakip Et
    20,694TakipçilerTakip Et
    234AboneAbone Ol

    Son Yazılar

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler