• Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    İslam Uygarlığının Çöküşünden Gazali mi Sorumlu? -2

    Özellikle laik çevreden bazı aydın ve yazarlar, İslam uygarlığının çöküşünün, daha doğrusu Müslüman ülkelerin geriliğinin ve geri kalmışlığının nedenini, felsefeyi gereksiz gördü diye Gazali’ye veya doğrudan İslam dinine yıkma eğiliminde.

    Kuşkusuz Gazali’nin felsefeyi sıradan insanlar için gereksiz ve tehlikeli gören; bilim adamlarını ve düşünürleri din ve inanca, sözüm ona “asli ve köklü değerlerimize” dönmeye davet eden sorunlu ve tartışmalı yaklaşımı söz konusudur ve bu yaklaşımın toplum olarak durağanlaşmamızda da katkısının olduğu gerçektir.

    Hatta bugün bile Gazali gibi düşünen ve insanları akıl ve felsefeden uzak tutmaya çalışan insanlar vardır. Yöntem olarak aklı ve felsefeyi yadsıyan anlayışların yanlışlığına bir başka yazımızda değineceğiz. Bu yazımızın amacı başka.

    Gazali’nin geriliğimizin veya İslam uygarlığının yıkılmasında günah keçisi ilan edilmesi ona herhangi bir zarar vermez, çünkü o artık yapabildikleriyle ve yapamadıklarıyla tarihteki yerini almıştır. Yanılgıların ya da yanlış varsayımların geçmiş düşünürlere herhangi bir zararı olmaz, ama bizim kendimize olur, çünkü gerçekleri kavramaktan uzaklaşmış oluruz.

    İslam uygarlığının çözülüşünün ve sonra da yıkılışının gerçek nedenleri siyasidir, ekonomik ve kültüreldir….

    Gazali’nin başlattığını düşündüğümüz felsefe düşmanlığının bundaki etkisi çok azdır.

    Değerli arkadaşlar, geçen yazımızı “Peki Sonra Ne Oldu?” diye bitirmiştik. Bu haftaki yazımız biraz uzun ama sabırla okumanızı rica ediyorum.

    Amacım İslam uygarlığının çöküşüne ve Gazali’nin bundaki rolüne ilişkin yıllardır ileri sürülen bir hurafeye dikkat çekmek…

    İslam Uygarlığı, Bir Uydurma Değil, Gerçekti…

    Tarihte eşine az rastlanır bir hızda ve bir insan ömrü kadar kısa bir süre içinde Çin Seddinden Cebelitarık Boğazı’na kadar, Karadeniz’in kuzey sınırından Afrika’nın içlerine kadar uzanan muazzam bir uygarlık (kuşkusuz bu yayılmanın birçok nedeni var) kuran Müslümanlar, gelişmelerinin 3. yüzyılında yeniden çöküş sürecine girmişlerdi.

    Çöküşün en önemli nedenlerinden biri halifelik tartışmasıyla başlayan iç bölünmeydi. Dört halifeden üçü komplo ve suikastlere kurban gitmişti. Hatta bu süreçte Hz. Muhammed’in en çok sevdiği torunlarından olan Hüseyin bile Kerbela’da bütün ailesiyle birlikte katledilcekti.

    Müslümanlar arasındaki bölünme çok derindi ve kalıcılaşmıştı…

    Dolayısıyla Müslümanların karşılıklı intikam duyguları, tarihin hiçbir döneminde de dinmedi… Ne Ömer ne Osman Ne Ali ne de Muaviye zamanında birleşik bir Müslüman cemaati oldu; ne de sonrasında. Hatta çatışma daha Hz. Muhammed öldüğü saatte başlamıştı. Göklere çıkarılan Müslüman liderler; Ebubekir, Ömer ve diğer Medineli eşraf, daha Hz. Muhammed’in cenazesi yerdeyken iktidar kavgasına tutuşmuş, elde çıplak kılıç, kimin halife olacağı tartışmasına girişmişlerdi. Hz. Muhammed’in cenazesi Arabistan sıcağında kokmasın diye Ali ve Ayşe tarafından Ayşe’nin odasına 7-8 kişinin iştirakıyla defnedilmiştir. Kimin gerçek Müslüman olduğu kavgası o gün bugün devam etmektedir ve ahirete kadar da sonuçlanmayacaktır. Sadece samimi dindarlar onun bunun vaazıyla aldatılmaktadır. Eskiden 4-5 taraf vardı, şimdi ise yüzlerce tarikat, mezhep ve cemaat ve herkes birbirinin gözünü oymakla meşgul.

    Yeniden eskiye dönersek…

    8. yüzyıldan itibaren iktidara gelen Abbasi hükümdarlarının başlattığı ve sonra bir süre daha devam eden bilimsel, felsefi, edebi, askeri ve ekonomik gelişmenin en verimli döneminde bile iç çatışmalar durulmamıştı…

    Hatta bölünme, Afrika’ya ve oradan da Endülüs’e sıçramıştı…

    9. ve 10. yüzyıl, İslam İmparatorluğu’nun kendi içinde ciddi bölünmeler yaşadığı; birbirinden farklı mezhep ve siyasi yapılanmaya dayanan güçlü devletlerin (İran’da Samaniler, Irak ve Suriye’de Büveyhiler, Mısır’da Fatimiler, Kuzey Afrika’da Hariciler, Endülüs’te Emeviler vb.) birbiriyle kıyasıya savaştığı; onlarca mezhep ve inanç sisteminin birbirini alt etmek için ölümüne çatıştığı dönemdir.

    Derin bir toplumsal-sınıfsal bölünme yaşayan Müslüman topraklarda köylülerin, yoksulların, baldırı çıplakların ve kölelerin sömürü ve zulme karşı sıklıkla ayaklandığı, bu ayaklanmalara bilim adamlarının ve filozofların da sempatiyle yaklaştıkları ve hatta hükümdarlara yazı ve konuşmalarıyla daha yumuşak ve halkçı yaklaşım tavsiye ettikleri bir dönemdir.

    Er-Razi, İbn Sina, Farabi, Al-Maarri, Ömer Hayyam, İbn Tufeyl bunların başında gelir… Çok daha geniş bilgiye Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.5’te ulaşılabilir.

    10. yüzyılın başlarında, iktisadi farklılaşma, mevcut durumun (zengin-yoksul, etnik ve dinsel ayrımcılık) niteliğini açığa vuran sosyal huzursuzluğa, toplumsal-dini hareketlerin isyanlarına ve ayaklanmalarına yol açmıştı.

    Sınıf ve zümre farkı daha Hz. Muhammed zamanında başlamıştı. O dönemde bile elde edilen ganimetin yüzde 20’si önce Hz. Muhammed’e ve sonra da diğer halifelere bırakılmıştı. Diğer kalan % 80’lik pay ise hiçbir zaman eşit dağıtılmadı. Bazı insanları gözeten ve yukarıdan aşağıya doğru inen  “Divan” adlı listeler vardı. En büyük pay şu sırayla aşağıya doğru inerdi: En önce ve en büyük pay Sahabeye, sonra Muhacirinlere, ardından Ensarlara ve Medine döneminde Müslüman olanlara ve sonra da en alttaki gariban ve elde çıplak kılıçla savaşan ve çoğu da Mevali olarak adlandırılan faklı kavimlerden yoksullara ufak kırıntılar şeklinde dağıtılmaya başlanmıştı. Bunun büyük bir sınıf (zümre) farkına yol açacağı çok açıktı. Yüz yıl içinde muazzam bir servet birikmişti ve bu servet az önceki sıralamaya göre dağıtılmaya devam etmişti. Bu servetin ne kadar olduğu ve bunların hangi halife döneminde nasıl dağıtıldığı konusunda geniş bilgi için yine bkz. Dünyayı Değiştiren Düşünürler c.5. Şimdi bunun yarattığı gerilimi, haset ve kıskançlığı, herkesin eline geçirdiğini yağma etmek için hırsla mala saldırdığını ve karşılıklı diş bilemeyi bir düşünün…

    Bir de bugünkü Türkiye’yi düşünelim…

    Genel anlamda Ayyarun ve Şuttar Hareketi olarak bilinen yoksullar hareketi, ki bunların sayısı bazen Basra’daki Zenc Ayaklanması gibi 300 bin kişiye kadar genişleyebiliyordu; Bahreyn ve Yemen’e kadar yayılan Karmati hareketi veya genel anlamda uzun erimli devletler de kurabilen İsmaili mezhebi, milyonlarca insanı kucaklamakla kalmamış, 100-150 yıl süren, sonra dinmeyen ve bütün bölgeyi de etkisi altına alan kargaşalık ortamına neden olmuştu.

    Bu öylesine bir kargaşalıktı ki ünlü Selçuklu Veziri Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde bu hareketlerin onlarcasından ve genel olarak bölgede yarattıkları tehlikeden bahsederek (Şiiler, Hariciler, Fatimiler, Karmatlar, Kızılbaşlar vs) durumun ne kadar kırılgan olduğunu anlatır…

    Haraç ve yağmalar, savaşların finans kaynağı olan vergiler, siyasi ve toplumsal baskının yanı sıra, yoksul halk üzerindeki inanılmaz sömürü sistemi; baskın basanındır düsturundan hareketle yüz binlerce insanın köleleştirilerek satılması (bu icraatlara dair yüzlerce bilgi ve kanıt bulunmaktadır) isyanlar ve ayaklanmalar çoktan iç barışı, üretimin ve pazarların ihtiyaç duyduğu huzuru yok etmişti.

    10. yüzyılın ortalarından sonra da bırakalım Mekke ve Medine’yi ki bunlar çoktan sıradan kasabalara dönüşmüşlerdi, ticaretin ve üretimin merkezleri olan Suriye ve Irak bile göz ardı edilemeyecek çapta ekonomik kayba uğramıştı.

    Kervan rotaları çoktan kuzeye doğru kaymıştı…

    İmparatorluğun bedensel bütünlüğü fiilen parçalanmıştı, ancak çeşitli bölgelere dağılmış uzuvlarında hala kasılmaya benzer canlılık belirtisi de görülmekteydi. Endülüs Emevileri, Gazneliler, Selçuklular ve Moğol sonrasındaki Türk hakanlarının bilimsel başarılar da bunun ifadesiydi…

    10. yüzyılın ortalarından itibaren fiilen bir İslam İmparatorluğu’ndan bahsetmek mümkün değildi, İslam uygarlığı kendi içinde birbiriyle rekabet eden ve savaşan devletlere çoktan bölünmüştü…

    Rüstemliler, İdrisiler, Aglebiler, Tahiriler, Seferiler, Samaniler ve Gazneliler… Bu devletlerden sadece bazılarıdır…

    Uygarlıklar Ne Zaman Çöker?

    Bu arada parantez açarak şunları belirtelim. Uygarlıkların taşıyıcısı olan imparatorlukların çöküşü birkaç on yıl içinde gerçekleşmez. Çöküş süreci, önemli ekonomik, bilimsel ve siyasi ataklar devam ettiği halde başlamış olabilir…

    Örneğin Hellen uygarlığı; başlangıcını Sparta ve Atina’nın yükseliş dönemi olarak alırsak, bu 7. yüzyılın ortalarına denk gelir. Çöküşüyse 4. yüzyılın ortalarında son bulur (II. Filip’in ve sonra da oğlu Büyük İskender’in çürüyen devletleri silip süpürmesi). Atina ve Batı Anadolu’daki eşitlikçi devlet tasarıları da esas olarak bu dönemlerde ortaya çıkmıştı.

    Veya Roma’nın çöküşü, 1. yüzyıldan itibaren çoktan başlamıştı, ancak bütünüyle dağılması için dört yüz yıl daha beklemek gerekecekti.

    Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu da 17. yüzyılın sonlarından itibaren çöküş sürecine girmişti, ancak bütünüyle dağılması 1920’ye kadar sürmüştü…

    İngiltere, 1776’da Amerika’nın bağımsızlık savaşıyla birlikte çöküş sürecine girmişti bile, ama bütünüyle havlu atması için I. Dünya Savaşı’nın sonunu beklemek gerekecekti.

    Çöküşten Gazali mi Sorumlu?

    Şimdi gelelim en çok tartışılmasını istediğim görüşlerimize… Yani İslam uygarlığının, dolayısıyla bilimsel ve felsefi gelişmenin Gazali’nin tutucu görüş ve felsefesi nedeniyle çöktüğü hurafesine…

    Gazali’yi henüz anasından doğmadığı bir çağdan sorumlu tutmak, onu çökmekte olan bir uygarlığın müsebbibi ilan etmek hem gerçeçi değildir hem de yüzyılların en demagojik-etkin hurafesidir…

    Hele bazılarının Gazali’yi karşı devrimin başlatıcısı, karşı-devrimin filozofu olarak göstermeleri yok mu…

    Bu iddialar tarihsel gerçeklere uymuyor. Gazali’nin rolü en fazla, yıkılmakta olan Hellen uygarlığının çöküşünü, Sparta’nın tutucu ama göreceli eşitlikçi yasalarını yeniden uygulayarak durdurmak isteyen Platon’un rolü kadardır.

    Platon, Yunan uygarlığının çöküşünün başladığını çoktan görmüştü (filozof olmak da budur zaten), ancak çöküşü durdurabilmek için zamanı geçmiş, dönemin ihtiyacına yanıt vermeyen muhafazakar görüşler ileri sürmekteydi. Platon da Gazali gibi materyalistlere düşmandı ve hatta “elimden gelse onların (Demokrit vs) yazdılarını yakar yıkarım” diyerek fetvalar da veriyordu, ama günün siyasetini o değil, Atina’nın aristokratları, felsefeyi de kısa bir sonra o değil, Aristoteles belirlemeye başlamıştı… (Bu konuda daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler özgün metinlerin de bulunduğu Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı çalışmalarımıza bakabilir).

    Hellen uygarlığının çöküşünden Platon ne kadar sorumluysa, İslam Uygarlığının çöküşünden de Gazali o kadar sorumludur. Bu konuyu başlı başına tartışmak da yarar var (Şimdi bu konu 5. ciltte etraflıca işlenmiştir)… Ama başka bir zamana…

    Esas konumuza dönersek…

    Siyasi bölünme, ekonomik durgunluk ve kültürel gerileme doğal olarak yoksul-zengin farkını büyütmüş, siyaseti radikalleştirmiş, bilimsel gelişmeyi duraklatmış, felsefi gelişmeyi de kesintiye uğratmıştır…

    Yani Gazali, Nizamülmülk vs. çökmekte olan bir uygarlığın yıkılışını engellemeye çalışan ve hatta Müslümanların siyasi, hukuki ve dini birliğini sağlamaya çalışan muhafazakar düşünür ve siyaset adamlarıydı. Rolleri sadece bu kadardı…

    Doğru anlaşılmak için bir kez daha vurgulamakta yarar görüyoruz: Gazaliler çöküşü başlatmadılar, çöküş sürecine girmiş olan bir uygarlığın yıkılışını durdurmak için muhafazakar programlar önermişlerdi. O gün açısından İslam uygarlığının yıkılışının alternatifi yoktu. Ne İbn Sina, ne İbn Tufeyl ne de İbn Rüşd bir alternatif sunabiliyordu. Eğer yükselmekte olan Avrupa, Rönesans döneminde, İbn Rüşd’e başvurmuş ve ondan öğrenmişse, bunun nedeni akıllı olmakla veya felsefeye önem vermekle değil, ekonomik ve toplumsal ihtiyacın bu çözümü ve istikameti dayatmasındandır.

    Ayrıca İbn Rüşd’ler yıkılan bir uygarlığın son demlerinde ortaya çıktılar, Rönesans Avrupa’sı ise ihtiyacı olan felsefenin ilk heyecanını, uygarlık aşısını İbn Rüşd’te bulmaktaydı…

    Bu haliyle İbn Rüşd, yıkılan İslam uygarlığının değil, fakat yükselen Avrupa uygarlığının temeli ve mirasıdır. Bu da bilinmesi gereken bir gerçektir.

    Peki, Antik Yunan uygarlığının siyasi, bilimsel ve felsefi eserlerini okuyan, bunlara şerhler yazan Müslüman düşünürler, bilimsel gelişmenin bir ifadesi olan merak duygusuna neden yol vermediler, aklı neden her şeyin üstünde tutmadılar veya sorgulamayı neden devam ettiremediler…

    Veya neden münzevi bir yaşamı tercih ettiler…

    Veya yazılarında neden otosansüre başvurdular…

    Bunun birkaç nedeni var.

    Birincisi, Müslüman toplumların gelişmişlik düzeyi (ekonomik anlamda) gelişmiş bir feodal üretim tarzının (üretim ve paylaşım ilişkilerinin) üzerine hiçbir zaman çıkamadı çünkü bunun ötesine geçecek bir misyonu benimsememişlerdi. 1500’lü yıllardaki gibi kapitalist üretim ilişkilerinin (Kuzey İtalya’da veya Kuzey Avrupa’da olduğu gibi) orta dereceli düzeyine bile erişilemedi.

    Manifaktür sistemine dayanan üretim tarzı, her ne kadar El Cezeri’nin muhteşem teknolojik tasarımları olsa da, yine de çok sınırlı bir teknolojiyle yapılmaya devam etti.

    Gerçek anlamda bir emek-sermaye çelişmesinin ortaya çıkacağı gelişmiş bir üretimin yoğunluğu hiçbir zaman yaşanmadı…

    Kapitalizmin gelişmediği yerde, hümanist düşüncenin (filozof Terens’in “insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” düsturu), sorgulayan felsefenin, farklı siyasi program ve arayışların, yaygın bir sorgulama zihniyetinin, seçkin bir kültürel ve sanatsal etkinliğin, gelişkin bir sivil toplumun, özerk kamu alanlarının (örn. özerk kentler) yeşermesi mümkün değildir. 15. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan hümanizm akımıyla eşitlikçi toplumlardan bize miras olarak kalan ve insanlığı, dayanışmacı ruhu ve kardeşliği öne çıkaran (Yunus Emre, Mevlana vs) çağrılar birbirinden farklıdır.

    Müslüman toplumlar bu aşamaya hiçbir zaman varamamışlardı. Ekonomik gelişme şundan önemlidir: Bilimin temel dürtüsü üretim faaliyetidir veya üretime koşullu durumlardır (savaş gibi). Bilim, üretimin düzeyini yükseltir ama aynı zamanda bilimi de üretimin hızı, yoğunluğu ve tarzı belirler. Bilimsel araştırma sıkışmışsa, bunun nedenini felsefenin gericileşmesinde (tıkanmasında) değil ama doğrudan üretimin sıkışmışlığında aramak gerekir.

    İhtiyaç->üretim->bilim->felsefe dörtlü formülasyonun kavramları hem birbirinden ayrıdır hem de birbirini etkileyen-tetikleyen süreçlerdir ki bazen de felsefe->bilim->üretim olabilir. Ama ihtiyaç her zaman temeldir.

    Müslüman düşünürlerin, Rönesans ve Aydınlanma döneminden bildiğimiz başı dik, korkusuz (ama bazen ürkek ve korkaklar da vardı), sorgulayan, aklı her şeyin üzerinde tutan, yaratıcılıklarını konuşturan aydınlar olarak ortaya çıkmalarını beklemek bir anakronizmdir. Bu bir yönüyle, karasabanla üretim yapan bir köylüden Kuantum teorisini bilmesini beklemek gibi bir şeydir.

    Kısacası birinci neden, tarihsel koşulların (ekonomik, bilimsel gelişme, kültür-sanat, felsefe) yoksunluğudur.

    İkincisi, Müslüman düşünürler de her bilim adamı ve düşünür gibi, araştıran, sorgulayan ve yeni yollar arayan insanlardı. Ama onlar aynı zamanda korkuları olan, geçim sıkıntısı çeken ölümlü insanlardı. Dolayısıyla onların arasından başı dik veya kısmen başı dik olanlar (Hallac, Nesimi, er-Ravendi, er-Razi, Al Maari, İbn Sina, Ömer Hayyam, İbn Tufeyl, İbn Rüşd) çıktığı gibi, konformist ve gerici olanlar da çıkmıştır. Müslüman düşünürlerin en ileri düşünenleri bile kritik anda mevcut iktidarlarla uzlaşmaya hazırdı.

    Er-Razi, İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşd’ler tartışmasız büyük adamlardı, ama aynı zamanda bunlar saraylarda ağırlanıyorlardı ya da her an devlet görevleri üstlenmeye (kimi zaman istemeyerek de olsa) hazırdılar…

    Rönesans ve Aydınlanma döneminin büyük adamları arasından da çok sayıda konformist çıkmıştı. Ama buna rağmen onlar büyük adamlardır.

    Kopernik, bir ilahiyatçı olarak insanlığa çağ atlatacak astronomik bulgularını açıklamaktan korkmuştu. Ama bu bulgulara dayanarak yeni bir çığır açansa yarı deli Kepler oldu.

    Galilei kesin bilimsel bulgularını inkar etmek durumunda kalmadı mı…

    Büyük tanrıtanımaz Jean Meslier ki bizim Turan Dursun’umuzla karşılaştırılır ve Sağduyu adlı eseri Atatürk’ün talimatıyla 1928’de basılmıştır, görüşlerini açıklamaktan korkmuştu. Felsefeye ve düşüncelere yön veren muhteşem eseri ölümünden sonra bulundu hem de ünlü vasiyetnamesiyle birlikte. Vasiyetnamesinde mealen, “Kusura bakmayın ey cemaat, yaşarken size gerçekleri açıklamaya cesaret edemedim… Kilisede vaaz verirken size anlattığım bütün hikaye yalandı”, demedi mi…

    Bugün üniversitelerimizden binlerce solcu ve ilerici akademisyen atılmıyor mu?

    21. yüzyılda yaşamıyor muyuz, herkesin yeterince aydınlandığını varsayamaz mıyız… Ama kaç kişi bu kıyıma tepki göstermektedir?

    Nerede Türkiye’nin aydınları…

    Kenan Evren gibi astığı astık kestiği kestik bir adama kafa tutan Aziz Nesinlerimiz şimdi nerede?

    Bilgi Kuramının Diyalektiği

    Ayrıca ve en önemlisi, Müslüman düşünürlerin düşünsel sınırlılıklarının en önemli nedeni, bilgi kuramının insanoğluna dayattığı zorunluluklardır.

    Bir bilgiye, eğer o bilgi mevcut değilse ulaşamazsınız. Spekülatif bilgi de her daim belirli bir gerçeklik zemininde yükselir. İster parçalı bilgiden bütünsel olana, isterse bütünsel bilgiden parçalı bilgiye ulaşmak isteyelim, elimizde bulunması gereken en önemli şey deneyimden çıkardığımız somut bilimsel verilerdir. Somut bilgiden hareketle daha üst düzeyde mantıklı (akıl) bağlantılar kurar ve düşünceyi zihnimizde bütünleştiririz. Somut bilginin kaynağı ise toplumsal (üretim, siyaset, felsefe, kültür) olgular ve koşullardır.

    Sorgulamak, merak etmek, farklılığı görmek ve tahmin etmek, bilgiyle donanmak ve tasarılarla oynamak, tasavvur yoluyla zihnin sınırlarına dayanmak, “fantezi” üretmek, insan aklının ve yaratıcı düşüncenin sınırlarında gezinmek, keşfedilmemiş ve bilinmez olanı tutkuyla merak etmek ve arzulamak…

    Bunların hepsi insan merkezli, kısmen de bireyin ve göreceli yetkinleşmiş kişiliğin gelişmişlik düzeyiyle ilgilidir…

    Hümanizm nedir? Az önce saydıklarımızı içselleştiren insani birikim… Söz konusu birikiminin, toplumsal bir zemini olmadan bu türden bir insanın varlığını görmek halüsinasyondur veya beyhudece bir beklentidir.

    Müslüman düşünür ölümüne inat eder ama felsefi açıdan yukarıda saydığımız sıfatları ve nitelikleri edinebilmesi için bilgiden hareket eden felsefi duruşun ilkeli, sistemli, mantıklı ve sürekli gösterilebilmesi için toplumsal alt yapı hazır değildi!

    Üçüncüsü, Müslüman düşünürlerin felsefede ileriye gidememelerinin (ki bazıları çok önemli çıkışlar da yapmıştır er-Ravendi, er-Razi gibi. Bu şahsiyetlerin yazılarını yer yer paylaşıyoruz) en önemli nedenlerinden biri de din ile bilim arasındaki ilişkide henüz gerekli aydınlanmaya nesnel olarak ulaşmamamış olmalarıdır. Dinler ilk dönemlerde bilimi geliştiren bir rol oynarlar, çünkü dinsel-metafizik düşünme tarzı aynı zamanda zihinsel etkinliği artıran bir rol de oynar.

    Spekülatif düşünce alanı, kısmen dinsel düşünüşün alanına da girer. Dolayısıyla dinsel düşünüşle felsefe, çoğu zaman iç içe geçer.

    Müslüman düşünürler ve filozoflar, Rönesans ve sonraki süreçte Aydınlanma döneminden bildiğimiz düşünürlerin deney ve gözlem yoluyla edindikleri açık bilimsel aydınlanmaya henüz varamamışlardı. Bunun alt yapısı hiçbir açıdan tamamlanamamıştı. Bu işler peygamberliğe soyunarak olmaz. Bilim ve düşüncenin dinle çatıştığı yerde, dini düşünce tarzına meyletme eğilimi hep baskın çıktı, çünkü onların aynı zamanda kaybedecekleri çok şeyleri vardı.

    Soruna temas etmeden teğet geçmek, konuyu başkasının (Aristo) ağzından aktarmak veya yorumlamak, meramı mecazi, batıni anlamlarla ifade etmek, olguları alabildiğince soyutlaştırmak, dili, mantığı, düşünme tarzını ve yöntemi körelten yollara başvurmak, Müslüman düşünürlerin en büyük zaaflarıydı. Ama bunlar genel anlamda bütün Ortaçağ süresince görülen insani zaaflardı.

    İki örnek verelim:

    Biri yine İbn Tufeyl’den… Hayvanların anatomisini inceleyen Hayy İbn Yakzan, bedende hangi organın daha önemli olduğunu düşünme yoluyla anlamaya çalışır. Hayy’a (aslında İbn Tufeyl) göre kalp, bütün organların, hatta beyin ve ciğerin de üstünde yer alır. Kalp o kadar önemlidir ki Hayy, onun uğruna beyin ve kafadan da vazgeçebilmektedir. Aslında bununla eski bir tartışmaya atıfta bulunulmaktadır. Aristoteles de kalbi her şeyin üzerinde tutardı, ancak onlardan beş yüz yıl sonra gelen hekim Galen (130-210), yaptığı birçok buluşun yanı sıra düşünme ve yönetim organı olarak beyni de öne çıkarmıştı. Açıktan Aristo’dan yana tutum alan İbn Tufeyl, bir bakıma felsefi açıdan geri adım atarak dinin ve inancın merkezi olduğu düşünülen kalbi her şeyin üzerinde tutmaktadır. Böylece akıl ve bilim, inanç ve dini dogmalara feda edilmiş olmaktadır.

    Gazali’nin de organlar içinde kalbi en üstte tutması tabii ki tesadüf değildi…

    Aynı şekilde dünyanın yuvarlaklığı veya evrende neyin (güneş-dünya) merkez olduğu tartışmasında da en kritik anda Müslüman bilim adamları, Aristoteles’ten yana tutum alarak kendi zihinsel etkinliklerini kötürümleşmişlerdir. Kendilerine otosansür uygulamışlardır.

    Tam da burada Biruni’den bahsederek olayı daha da netleştirelim. “Biruni evren tartışması üzerine açıktan, Müslümanların bu konuda verecekleri kararın, astronomiyi ilgilendiren bir sorun olmaktan ziyade metafiziğin ve teolojinin bir sorunu olduğunu kavramıştı. Bu nedenle de bu gibi kritik konularda insanlığın dengesini kaybettirecek girişimlerde bulunmayı kendilerine yasaklamışlardı.” Biruniler, “Tedbirsiz adımın uğursuz sonuçlara neden olacağını” düşünüyorlardı. (Seyyid Hüsiyen Nasr, İslam ve Bilim).

    Toplumun içinde kargaşalığa neden olmaktansa kenara çekilmeyi, münzevi bir hayata kapılmayı salık veren İbn Tufeyller, aslında bu tutumlarıyla toplumun artık, boğazına kadar çamura battığını, dünyevi zaaftan kurtarılamayacağını ve haliyle çöküşe gittiklerini, onları ancak ahiret gününün paklayacağını da ilan etmiş olmaktadırlar.

    Geri çekilmekte olan düşünürler, bir bakıma uygarlığın çöküşünü de ilan etmiş olmaktadırlar…

    Birçoğumuz da bugün kenara çekilerek aynı şeyi yapmıyor muyuz?

    Yeniden başa dönersek, Gazali’nin günah keçisi ilan edilmesinin bugün bize hiçbir yararı yoktur, sadece gerçeklerin gözden kaçırılmasına yarar. Yıkılışın ve çözülüşün gerçek ekonomik-siyasi-felsefi-toplumsal nedenlerini araştırmalı ve özümsemelidir. Bu tutumda ısrar etmek aslında kolayıcılıktır. Sadece kolaycılık değil, aynı zamanda tutuculuktur ki bir bakıma Gazali’nin tutumunun tekrar edilmesidir…

    Bir başka günde “aydın nedir”, “aydın kime denir”, “aydınlar hep devrimci ve solcu mu olur”, “sağcı aydın olmaz mı” sorununu tartışacağız…

    Yazıyı beğenen arkadaşlar, lütfen hem yazının hem de sitenin daha çok okunabilmesi için katkılarınızı esirgemeyin. Şimdiden teşekkür ederim…

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    İlgili Makaleler

    3 YORUMLAR

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci
    1,659BeğenenlerBeğen
    3,990TakipçilerTakip Et
    20,694TakipçilerTakip Et
    234AboneAbone Ol

    Son Yazılar

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler