Hasan Sabbah-Alamut Kalesi ve Ömer Hayyam
Ocak 9, 2021
Toplumsal Değerler ve Kurallar Nasıl Ortaya Çıktı?
Ocak 11, 2021

Uygarlık ve İnsanlık Uğruna

Aşka tutulmak, deli divane olmak…

Ferhat gibi gürzle dağları delmek…

Mecnun gibi deli divane olmak…

Tahir ile Zühre gibi işin sonunda ölüm de olsa aşktan vazgeçmemek…

Edebiyatımız kuşaklar boyu bir aşk uğruna ölmeyi hatırlatır bize!

Bir sevda uğruna ölmeyi özendirir bize kadim edebiyatımız.

Hangi birimiz Leyla veya Mecnun olmak istemedik ki?

Leyla uğruna, Mecnun uğruna ölümler var da bir dava uğruna gözünü kırpmadan ölümün koynuna sığınmak yok mu? Onu da biliyoruz! Bunun gerekçesi siyasi, dini, dünyevi ya da uhrevi olabilir.

Kim bilmez, 922 yılında Bağdat’ta asılan Hallac-ı Mansur’u?

Kim bilmez 1417 yılında Halep’te derisi yüzülen Nesimi’yi?

Ya Serez’de idam edilen ve “Yârin Yanağından Gayrı” diyerek efsaneleşen Bedreddin’i?

Ya da “Dostun bir gülü yaralar beni” diyen Pir Sultan’…

Avrupalı halkların hatırı kalmasın…

Çeklerin ulusal lideri Jan Hüs, 1415’te Konstanz’da, Rönesans döneminin ilk yakılan devrimci bilgelerindendi.

Onun hikayesi de bir başka destan.  
Hele ölümsüz Giordano Bruno!

Roma’da yakılırken efsaneleşen ve “Bruno gibi yakılmak” deyimine ilham olan o büyük adam…

Âşık olduğu biri uğruna ölümü göze almak, kuşkusuz herkesin kârı değildir. Hele korkaklar diyarında, ödlekler coğrafyasında…

Bir dava uğruna vurulacak boynu baltanın altına gülümseyerek uzatmak, dünya nimetine tamah edenlerin yapabileceği bir şey değildir!

Peki ama bilim uğruna ölümü göze almak yok mu? Ya da bunu nasıl sınıflandırmalı?

Bu, bize sanki daha ulvi bir adımmış gibi geliyor.

Sevdiği biri uğruna ölümü göze almak kutsal bir davranış olabilir ama sanki biraz bencilce…

Bir dava uğruna ölmenin kutsallığı kuşkusuz tartışılamaz ama orada da bir dayanışma geleneğinin yüklediği sorumluluk, grup dayanışması ve başka yükümlülükler var.

“Yakınımız olmayan veya çıkarımızın olmadığı” bir uygarlık ve insanlık uğruna, biz olsak da olmasak da sonsuza dek devam edecek o medeniyet yürüyüşü için ölümü göze almak…

Ve bilmek her an ölünebileceğini… Ama dur(a)mamak…

İnsanoğlunun o merak duygusunu, inceleme ve bilme heyecanını; yaşama, keşfetme, insanlığa sunma hissini ve elde edilecek bütün başarıları “bilinmez” bir uygarlığa armağan etme arzusunu nasıl görmeli, anlamalı ve değerlendirmeli?

Bu davranış, bu karakter, bu fedai ruhu, bu umursamazlık ve çılgınlık, sanki bir başka kumaştan dokunmayı gerektiriyor!

Varlık içinde “hiçliği” tercih etmek, tözde erimek… Herkesin yapabileceği bir şey değil bu! Hele ki yaptığını, başardığını ve bildiğini insanın gözüne sokarcasına kurum kurum kabarmanın revaçta olduğu şu günümüzde!

İkarus Gibi Çılgın Olmak

Hepimiz biliriz İkarus’u, hani şu Güneş tanrısı Helios’a kafa tutan ve takma kanatları dağıldığı için denize çakılan…

Daidalos, mitolojide teknoloji ustasıdır. Her türden teknolojik buluş onun eseridir. Hüner ve beceride üstüne kimse yoktur.

Yetenekleri, Girit hükümdarı Minos’un kıskançlığını üzerine çekmiş. Minos, Daidalos ile oğlu İkarus’u kalebentliğe mahkûm etmiş. Onlar da kaçmak için kendilerine takma kanatlar takmışlar. Kanatlardaki tüyleri balmumuyla yapıştırmışlar, fakat ısıyla birlikte mumların erime tehlikesi de var her an. Gel gör ki İkarus, heyecanlı ve meraklı… Biraz da fazla kibirli, babasının uyarılarına kulak asmadan Güneş’e çok fazla yaklaşmış.

Akılsız İkarus!.. Gösteriş meraklısı İkarus, aşırı özgüvene kapılmış, kibir sarmış benliğini, pervasızlaşmış. Güneş’e yaklaşınca olan olmuş ve Ege Denizi’nin dibini boylamış dağılan kanatlarıyla!

Bu hikâyede bir uyarı ve ders vardır insanoğluna: Gösterişe, kibre, büyüklük duygusuna yenik düşme! “Haddini bil!”

Emin olun ki her büyüklenmenin ve kibrin sonu hüsrandır!

Burada bilim aşkı yok, ama bilim insanına bir ders var!

Araştırmaları nedeniyle mahkûm edilen, cezalandırılan bilim insanları vardır ama şimdiki konumuz onlar değil.

Hayatı Bilimle Zenginleştirmek

Farklı karakterdeki insanlara değinmek istiyoruz.

Örneğin, bir zamanlar İngiltere’nin başbakanı, materyalist felsefenin ve deneysel bilimlerin atası olarak bilinen Francis Bacon

9 Nisan 1626 tarihinde, soğuk ve karlı bir günde, sonucunu ısrarla görmek istediği bir deneyin ardından zatürreye yakalanarak hayata gözlerini yummuş. Bilim dünyası, daha doğrusu felsefe dünyası büyük bir insanı kaybetmiş böylece.

Bertolt Brecht, Bacon’ın ölümle sonuçlanan çalışmasından bahsettiği Deney” adlı hikâyesinde büyük adamların bilim tutkusunun nasıl ölümcül olabileceğini, görsel bir yaratıcılık ve dramatik bir dille anlatır.

Bacon’ın amacı bilimsel ve teknolojik buluşlarla insan yaşamını kolaylaştırmak ve zenginleştirmekti. Bu nedenle o, felsefe ile bilimin mutlu evliliğinden yanaydı. Hurafelere karşı savaşan Bacon, “bilim bu dünyamıza; din ise öbür dünyamıza lazım” diyordu. Onun amacı bilim ile felsefeyi dinin ve kilisenin ideolojik etkisinden kurtarmaktı. Bunun için de bilimi bütünüyle yenilemek ve geliştirmekten yanaydı ama çabası yarım kaldı.

Özgürlük Nedir?

Özgürlük, Hegel’in kavramıyla ifade edersek, “zorunlulukların kavranmasıdır”. Yani ilk önce doğanın insan yaşamını zorlaştıran engellerinden, zorunluluklarından kurtulmaktır. İnsanoğlu doğadan bağımsızlaştığı, onun yasalarına hükmettiği oranda özgürleşmekte ve bunu da toplumsal ve siyasal yaşamına uyarlamaktadır.

Bu açıdan bakınca büyük bilim insanları, toplumların özgürleşmesinin en büyük yaratıcılarıdır.

Tarihin derinliklerine doğru yol aldığımızda görürüz ki birçok bilim insanı ya siyasetçi ya da filozoftur.

Her birinin toplumu refah ve özgürlüğe kavuşturacak bir toplumsal tasarısı da mutlaka vardır.

Bacon’ın da vardı: Yeni Atlantis… Ama konumuz şimdi başka.

Hayatı Fedakârlığın Ötesine Taşımak

Bugün düşünmeden dünyanın bir ucundan diğerine uçarız. Kim bulduysa bu araçları “Allah ondan razı olsun!” da deriz. Ama uçma eylemine ve aletlere kafayı takan, insansız denemelerden sonra “artık yeter, insanlı denemeye geçmeli” diyen Jean-François Pilâtre de Rozier’i çok az insan bilir.

Mucidimiz, icat ettiği balonların manevra gücünü artırmak için 1783yılında tehlikeli bir denemeye, mürettebatlı bir uçuşa girişir ama bu deneme hayatına mal olur!

Sonraki bütün diğer uçan aletler onun izinden gidilerek geliştirilmiştir.

Ya da birçoğumuz başı ağrıdığında hemen eczaneye koşar. Ama ilaçların temel yapısını oluşturan birçok elementi bulan ve bunları ilaç yapımında kullanan kişinin yarı İsveç yarı Alman bir kimyager olduğunu kaç kişi bilir?

Carl Wilhelm Scheele…Onun en önemli özelliği, yaptığı buluşları önce kendi bedeni üzerinde denemesidir. Ne yazık ki 1786 yılında talihi pek yaver gitmez ve cıva zehirlenmesinden hayatını kaybeder!

Bu insanların fedakâr olduğunu söylemek az gelir. Bunlar yaşamlarını fedakârlığın ötesine taşımış insanlardır.

Aynı şekilde büyük insan Marie Curie

Radyoaktif elementin insan hayatında ne kadar önemli bir rol oynadığını görünce, başkalarına dayattığı güvenlik tedbirlerini (röntgen çekerken kurşun kalkan kullanmak gibi) sıra kendisine gelince elinin tersiyle bir kenara itmişti. Sanki acelesi varmışçasına ölümüne devam etmişti araştırmalarına.

Sonra… Marie Curie’yi aynı kararlılıkla izleyen kızı İrene ve damadı Joliot

Hayatları inanılması zor efsanelerle bezenmiştir. Her ikisi de yaptıkları çalışmalarla alınabilecek en büyük bilim ödülünü, yani Nobel’i almışlar ama araştırmaları esnasında radyoaktif ışınlara maruz kaldıkları için de çok erken yaşta hayatlarını kaybetmişlerdir.

Kızıl Gezegene Yolculuk

Ve… Bir başka büyük insan: Aleksander Bogdanov

Son aylarda Mars’a dair haberlerle daha sık karşılaşıyoruz. Dr. Robert Zubrin’in “İnsanlar Mars’a Programı” hakkındaki muhteşem sunumunun videosu, sosyal medyada izlenme rekoru da kırdı.

Görüldüğü gibi Mars’a ilgi çok büyük.

Geçen yüzyılın başında Bogdanov da Mars’tan bahsediyordu, fakat önce bazı sorular…

Kimdir bu Bogdanov ve bilim için ne yapmıştır?

Bogdanov’un hikâyesi bir başkadır.

O, 20. yüzyılın başında, Rus solunun parlak zekalı aydınlarından biridir. Genç yaşına rağmen tartışmalı bir filozof, muazzam bir teorisyen, başarılı bir örgütçü ve iktisatçı, seçkin bir edebiyatçı, hekim, aktif bir siyasetçi… Ve… Muazzam bir satranç ustası…

On parmağında on marifet!

Ama 1928 yılındaki bir deney, onu da en verimli dönemlerinde yaşamdan koparır.

Ütopya ve bilimkurgu yazınına olan ilgisi ve ayrıca muhteşem bir ütopik eser kaleme almış olması nedeniyle kendisiyle hısım da sayılırız.

Asıl adı Aleksander Aleksandroviç Malinovski’dir. Bogdanov onun kod adıdır ki birçok Rus devrimci yaşayabilmek ve polisten korunmak için bu yolu seçerdi. Sovyet devriminin lideri Lenin, Materyalizm ve Ampiryokritisizm’i Bogdanov’un felsefi görüşlerini eleştirmek için kaleme almıştı. Lenin ile Bogdanov’un ilişkisi ise gelgitlidir. Kimi zaman ruh ikizi gibidirler ama çoğunlukla siyasi hasım!

Bogdanov’un Kızıl Yıldızve Mühendis Menniadında iki ütopik kitabı da bulunmaktadır. Her ikisi de Türkçe olarak yayımlanmıştı. Sadece ütopya ve bilimkurgu meraklılarına değil, birçok okura hitap eden bu eserleri herkese öneririz.

Bogdanov, hekim olması nedeniyle sık sık tıbbi deneyler de yapar.

O da birçok bilim adamı gibi yaşlanmaya, bedenin yıpranmasına karşı nelerin yapılabileceğine dair kafa yorar. İnsanoğluna kaybettiği enerji ve gücü yeniden kazandırmanın yollarını arar ve yaşlanmaya karşı çareler düşünür.

Bu arada Bogdanov’un bu arayış ve çabaları, onun sosyalizm teorisiyle de ilişkilidir. Ona göre bir toplumun içerdiği bütün enerjinin en uyumlu şekilde kullanılması, sosyalizmin de güvencesidir. Çünkü israf olmamalıdır.

Bogdanov, kan transfüzyonu üzerine araştırmalar yapmaktadır ve hatta birkaç kez kendi bedeni üzerinde de denemeler yapar. Yaptığı deneylerden sonra yeniden güç kazandığını, hatta enerjisinde bir artma olduğunu bile ileri sürer.

Ne yazık ki 1928 yılındaki 12. transfüzyonda işler yolunda gitmez. Son deneyde kullandığı kan örneği hayatına mal olur. Bunun, uyguladığı yöntemden mi yoksa enjekte ettiği kanın uyuşmazlığından mı kaynaklandığı bilinmiyor. Ama Sovyetler Birliği, onun ölümüyle birlikte önemli bir teorisyeni ve bilim adamını kaybetmiştir.

Bogdanov’un bir başka ilginç özelliği de onun edebiyatçı yönüdür. 1900’lerin başında yazdığı iki eserde ütopik bir toplum önerir ve bunu da Mars’ta kurmayı düşünür.

Mars, Antikçağ mitolojisinde savaş tanrısıdır. Ama Bogdanov’un Mars’ı olağanüstü barışçıldır. Kaleme aldığı Kızıl Yıldız, hem bir bilim kurgu romanıdır hem de bir ütopya…

Bogdanov eserinde toplumsal olduğu kadar bilimsel özlemlerini de dile getirir. Bu açıdan eser, onun siyasi manifestosu gibidir.

Kızıl Yıldız, teknokrasiye hem bir övgüdür hem de yergi. Bogdanov’un bilim ve tekniğe yaklaşımı diyalektiktir. Bilimin insanlık tarihine sunduğu büyük katkıya olumlu yaklaşır, ancak onun kifayetsiz yöneticilerin elinde iğdiş edilmesini de tiksintiyle karşılar.

Eser, bazı romanlardan alışık olduğumuz gibi anı türünde kaleme alınmış. Bir akıl hastanesinde denetim altında tutulan Leonid’in kaleme aldığı anılardan oluşur hikâye. Hayal ile gerçek arasında gidip gelmektedir…

Olaylar, Rusya’da, devrimci savaşın içindeki aktif bir militanın “kaçırılmasıyla” başlar. Marslılar, Leonid’i Rus devrimcilerinin arasından özel olarak seçmişlerdir. Amaçları Leonid’in üzerinden Dünya’nın devrimci dönüşümünü mümkün olduğunca barışçıl bir şekilde hızlandırmaktır.

Mükemmel Uyumu Aramak

Eserin en önemli farkı, geçen yüzyılın başında yazılmış olması ve dile getirdiği bir dizi bilimsel buluşun bugün hâlâ araştırma konusu olmasıdır. Kitapla, bir bilimkurgu romanı amaçlanmamıştır, ancak kitaptaki bilimsel açıklamalar ona bir bilimkurgu romanı özelliği de vermektedir. Aslında kitabın bilimsel içeriği, onun toplumsal mesajını zenginleştirmektedir. Bu açıdan bakıldığında kitap, Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’teki geleneğini devam ettirir.

Bogdanov’un amacı; insan ile insanın, insan ile doğanın, insan ile bilimin ilişkisini “mükemmel”de birleştirmektir. Ona göre ancak kendisiyle barışık olan insan, doğayla ve bilimle barışık olabilir. Kendi içinde bölünmüş insan, doğayla da çatışma yaşayacaktır. Ona göre rasyonalizm, insanlık tarihinin yol göstericisi olmalıdır. Mantıklı düşünen insan eninde sonunda, eğer yok olmak istemiyorsa, sosyalizme varacaktır. Ancak bunun acısız, kavgasız ve kansız gerçekleşmesi herkesin yararınadır.

Mars ise bu konuda insanoğluna iyi bir örnektir. Çünkü onlar eşitlikçi topluma, çatışmadan ve savaşmadan ulaşmışlardır.

Bogdanov’un bir başka özelliği de onun Sovyetler Birliği’ndeki “Proletkült”ün temsilcilerinden biri olmasıdır. Ona göre fabrikalarda üretim ekseninde kusursuz örgütlenen işçi sınıfı, hayatının bütün alanını da aynı şekilde örgütleyebilir. Hatta Bogdanov’un amacı, istatistik bilimine dayanarak hayatın kusursuz örgütlenmesini sağlayan bilimsel bir program geliştirmekti. Bunun için araştırmalar yapar, makaleler yazardı.

Ona göre nesneler, düşünceler ve insanlar arasındaki uyumlu birliktelik, insan emeğinin ve doğal zenginliklerin heba olmasını engelleyecektir. Mars bunun billurlaşmış halidir.

Aslında bu görüşler, 1900’lü yılların başında Rusya entelijansiyası arasında çok yoğun bir şekilde tartışılmaktaydı ki bunların başını Rus filozofu Nikolay Fiyodoroviç Fyodorov ile uzay bilimci Konstantin Eduardoviç Tsiolkovski çekmekteydi. Bu çevrenin amacı, biyokozmik-bilimsel yöntemlerle ölüleri diriltmek ve bunları bütün gezegenlere dağıtarak kozmik komünizmi gerçekleştirmektir!

Bogdanov’un da bunlardan kuvvetli bir şekilde etkilendiği görülüyor.

1908 yılında yazılan Kızıl Yıldızve Mühendis Menni, bugün açısından bakıldığında ihtiyaç duyduğumuz önemli mesajlar vermektedir.

Her Alanda Basitlik Arayışı

Toplumsal çatışmaların üstesinden gelen Mars insanının esas uğraş alanı bilim ve tekniktir.

“Eksi-madde” sayesinde yerçekimi kuvvetini aşabilen Marslılar, milyonlarca kilometrelik mesafeleri kısa süre içinde kat edebiliyordu.

Üretim ve tüketim mükemmel bir şekilde planlanmış, her şey otomasyona bağlanmıştır. İnsanlar, sadece makineleri idare etmektedir. Atom enerjisinden hayatın her alanında yararlanılmakta, artık günlük hayatımızın önemli bir parçası haline gelen bilgisayarlar ise çoktandır kullanılmaktadır. Her şey bilgisayarlarla planlamakta, monitörlerle idare edilmektedir. Dünyayı ayağınıza getiren iletişim ağı bütün gezegeni sarmıştır. Bogdanov, internetin görüntülüsünü hem de üç boyutlu görüntü sağlayanını tasarlamıştır.

İnsanlar örgütlü, planlı ve verimlidir. Fabrikalar pırıl pırıldır ve devasa makineler, sihirli bir el tarafından yönetilmektedir. Mars’ta işçiler günde iki saatten fazla çalışmazlar, çünkü üretimin ve tüketimin her dakikası planlıdır. Her an hangi alanda daha fazla emeğe ihtiyaç duyulduğu veya hangi üründen ne kadar daha fazla üretilmesi gerektiği anbean ekrana yansır. Mars’ta “herkesin yeteneğine ve ihtiyacına göre” anlayışı hüküm sürmektedir.

Basitlik, Mars’ta hayatın her alanında göze çarpar. Örgütlenme ve sorunları çözme yöntemleri basittir; “az laf çok iş” esası Mars’taki toplantıların kuralıdır. Sanatları basittir, çünkü estetizm uyum kavramıyla özdeştir. Dilleri basittir, çünkü insan ilişkileri basittir. Örneğin Mars’ta kimse teşekkür etmez, selamlaşma ve veda etmek de yoktur.

Örümcek ağının maddesine benzer bir salgıdan yapılan giysiler sadedir, sağlamdır, cinsiyeti belli etmeyecek kadar da rahat ve basittir.

Karmaşık olan hiçbir şeyin Mars’ta yeri yoktur. Basitlik uyumu, estetiği ve verimliliği sağlamaktadır, bu nedenle de mantıklıdır. Mantıklı olan her şeyin sonu basitliğe varır. Bu nedenle de Mars’ta sosyalist devrim kansız, çatışmasız ve savaşsız gerçekleştirilmiştir.

Bogdanov, kitapta sıklıkla şan, şöhret, yetenek, dayanışma ve dostluk üzerine felsefi tartışmalar yapmaktadır.

Çocuklar açısından Kızıl Gezegen adeta bir cennettir. Oradaki çalışma hayatı, üretim ve çalışma mekânları, tüketim ve üretim alışkanlıkları, doğa ve çevreyle uyum gibi bir dizi uygulamalar hangimizin özlemi değildir ki?

Sadık Usta
Sadık Usta
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır. / Isaac Newton

Bu konu başlığı ile ilgili düşüncelerinizi benimle ve diğer site ziyaretçileriyle paylaşmaktan çekinmeyin.

Araç çubuğuna atla