• Yazılarım
  • Kitaplarım
  • Basında Yankılar
  • TV Program
  • Etkinlikler
  • Özgeçmiş
More

    Felsefe Nedir? Felsefe Hangi Koşullarda ve Nerede Ortaya Çıktı?

    Atina Akademisi

    1. GÜN

    Felsefe nedir, felsefe bir Yunan mucizesi mi, düşünürler felsefe hakkında ne diyor, Hint, Çin, Yunan vd. örneklerle.
    Birkaç gün sürecek bilgisel…Felsefe kelime anlamı itibarıyla “bilgelik arayışı” olarak ifade edilmiş fakat felsefe çok daha ötesidir. Kısacası felsefe, “insanın kısıtlı bilgi ve bilinciyle evrensel (doğa, toplum, insan vb) bilginin sınırsızlığına kafa tutuşudur” demeliyiz. Çünkü amaçsız ve evrenle ilişkili olmayan salt bilgi yoktur. Bilgi amaçsızca istenilen bir şey değildir, çünkü sonuçta bilgisizlik duygusu bir ihtiyaca işarettir.
    Felsefe, toplumsal yaşamdan kaynaklanan, insanın bilgiye olan ihtiyacını hissettiren olguları (durumları) kavramak ve bu olguların bize dayattığı (bilgi) sınırları aşma çabasıdır.
    Felsefe salt bir tefekkür, meditasyon, öze dönüş, zihinsel oyun ve inziva etkinliği değildir.
    Felsefe sanıldığı gibi bir Yunan buluşu da değildir her ne kadar “Philosophia” Yunancadan kaynaklansa da. Felsefeyi, insanın insan tarafından sömürüldüğü, köleciliğin yaygın olarak kullanıldığı, devletlerin, bürokrasinin, paranın ve yazının ortaya çıktığı dönemle başlatmalıyız.

    2. GÜN
    Felsefe ilk nerede ve nasıl ortaya çıktı?
    Felsefenin ortaya çıktığı ilk dönem koşullarını yeniden göz önüne getirirsek, bunun Hint’te Ganj Nehri’nin, Çin’de Sarı Irmak’ın, Mısır’da Nil’in, Mezopotamya’da ise Dicle ve Fırat’ın suladığı verimli topraklarda yeşeren ilk uygarlıklarla başladığı rahatlıkla görülebilir. Bu süreç önce tarım devrimiyle başlamış; toplulukların yerleşik hale gelmesiyle; teknolojinin ve özellikle de köle emeğinin meydana getirdiği muazzam miktardaki artı ürünle sağlanabilmiştir. Köy ve kentler kuran topluluklar kendi içinde evrilerek sınıf ve katmanlara bölünmüş toplumları meydana getirmişti. Devlet ve yönetici sınıf (memur ve din adamları, sanatçı ve mühendisler, askeri erkan ve yazıcılar, simyacı ve hekimler, müneccim ve kahinler) bir yanda; köylü, zanaatkar ve hiçbir hakka sahip olmayan kölelerse diğer yanda toplumun temel sınıf ve katmanlarını meydana getiriyorlardı. Bu koşullarda dinsel düşünüşle felsefe ayrışmış, sonra da bilimlerin ilk nüveleri olan diğer disiplinler farklı derecelerde ortaya çıkmıştı. Bunun tam anlamıyla meydana gelebilmesi için önce binlerce yıllık bir bilgi birikiminin üst üste yığılması gerekiyordu.
    Felsefe sanıldığı gibi ne ilk(el) düşünceyle ne de çok geç bir zamanda, yani Yunanla birlikte ortaya çıkmıştır. Felsefe doğrudan doğruya geçmişi 5 bin yıl öncesine kadar giden ilk uygarlıklarla birlikte ortaya çıkmıştır.
    Felsefenin ilk yazılı ürünlerini, geçmiş uygarlıkların (Sümer, Hint, Çin ve Mısır) ürettikleri metinlerden bize kalan çok az fragmanlarda bulabiliyoruz.
    Bu metinlerin birçoğu ne yazık ki 1900’lere kadar bilinmiyordu çünkü Sümer tabletleri 1930’lu, Hint ve Çin uygarlıkların kalıntıları yine aynı yıllarda arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılmışlardı. Bugün hala Sümer tabletlerinin büyük bir kısmı müzelerin mahzenlerinde çözülmeyi bekliyor. Çözülmüş olan Mısır hiyeroglifleri, bize bırakılanların sadece yüzde 10’nu oluşturmaktadır. Geri kalan metinlerse ne yazık ki MÖ 1000li yıllarda yağma edilerek yok edilmişlerdir.
    İnsanlığın ürettiği en eski metinler Sümerlere aittir. Sümer toplumunun katmanlaşarak ve ayrışarak sınıflara bölündüğünü, yoğun bir ticaret ve üretime sahip olduklarını; düzgün bir eğitim sisteminin, muntazam bir bürokratik aygıtın işlediğini metinlerden anlıyoruz. Elimizdeki kayıtlara göre ilk ciddi felsefi ve siyasi metinlerin MÖ 2500’lerde üretildiğini biliyoruz. MÖ 2350’de Lagaş kent devletinde Urukagina önderliğinde toplumsal devrimin başarıldığı, toplumsal reformların hayata geçirildiği kayıt altına alınmıştır. Sonra bunun Sümer’den bin yıl sonra Mısır’da Akhenaton zamanında gerçekleştiğini görüyoruz. MÖ 2000’li yıllarda kayda geçirilen Hint Vedaları ve Upanişadlarda felsefi sorgulamalara ve araştırma çabalarına rastlıyoruz. Yine aynı dönemde Çin uygarlığının ürettiği ve hayvan kabukları üzerine yazılmış yarı kahince metinlerle de karşılaşıyoruz.

    3. GÜN
    Sümer’de Felsefe 1
    Son buzul çağından sonra adım adım ılıman bölgelerde başlayan yerleşik hayat, insanlık tarihinin 30-40 bin yıl öncesine kadar götürülebilir.
    Bu süreçte dünkü paylaşımımızda bahsettiğimiz, Asya ve Afrika’nın nehir kenarlarında başlayan uygarlık süreci, ne yazık ki birçoğu kaybolmuş olmakla birlikte bize çok önemli bazı yazılı belge ve kanıtılar bırakmıştır.
    Şu ana kadarki bilgilerimizden hareketle ilk yazılı kültürü ortaya koyan kavmin Sümerler olduğu görülmektedir.
    Kent devletleri şeklinde örgütlenen Sümerler Ur, Uruk, Eridu, Nippur, Larak, Larsa, Lagaş gibi bize önemli bulgular sunan kent devletlerinden bazılarıdır. Sümerlerin sadece bilim ve teknoloji alanında değil, aynı zamanda din, sanat, kültür, siyaset, felsefe ve ekonomik alanda da çok ayrıntılı bir yaşama sahip oldukları görülmektedir.
    İnsanoğlu her şeyi zaman kavramı çerçevesinde değerlendirir. Her şeyin bir başlangıcı ve son bulduğu bir an’ı vardır. İnsan kendi yaşamını da bu zaman skalası içinde bir yere konumlandırarak evreni, dünyayı, insanlığı ve kendi şahsi hayatını anlamlandırır.
    İnsanoğlunun düşünsel dünyası her daim geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanla belirlenmiştir. İnsan açısından mevcut olan her daim eksiktir; ki onu geleceği inşa etmeye iten temel düşünce-arzu da budur. Mevcut olan eksiktir çünkü geçmişin değerlerini kaybetmiş, gelecekteki mükemmel olandansa henüz yoksundur. Zihinsel dünyamız bize geçmişi özletir geleceği ise fırtınalı bir tutkuyla arzulatır.
    Eksiklikle bezeli mevcut-şimdiki zaman, mükemmel düşlerimizin kötü bir kopyasıdır. Bu yüzden zihnimiz, mükemmel olanı düşlerimizde, dinlerimizin cennet vaadinde, sanatta, felsefede, edebiyatta ve siyasette yaşatır. Geçmişi kaybettik, şimdiki zamansa mükemmelin kötü bir kopyası; o halde gelecekse sadece mutluluğumuzun kusursuz mekanı değil aynı zamanda yaşamımızı anlamlı kılacak felsefi hedeftir de. Yaşam enerjimizi yaratmamızı sağlayan işte bu kusursuz gelecek arzusudur. Geleceğe duyulan özlem ve onu gerçekleştirme arzusu, insanoğlunun bütün benliğini kuşatan bir rol oynar. Ölümsüzlük arzusu da geleceği yaşama arzusunun bir ifadesi olarak ortaya çıkar. Bu yüzden mükemmel olanı arzular, mevcut olanı yadsır ve onu gerçekleştirmek (mükemmelleştirmek) için kolları sıvarız.
    Sümer tarihi, bütün bu arzularımızın, varlığımızı anlamlandırmanın, yetmezliklerimizin ve yarattıklarımızın, belgelerle kanıtlanmış ilk tarihsel uğrağı olarak karşımıza çıkar…

    4. GÜN
    Sümer’de Altınçağ özlemi 2
    Her ne kadar ünlü Sümerolog Samuel Kramer, “tarih Sümerde başlar” diyorsa da gerçek anlamda tarih Sümerlerden binlerce yıl önce başlamış olmalı. Dünyanın çeşitli yerlerinde bunun birçok kalıntısı var, en son ortaya çıkarılansa Göbeklitepe. Göbeklitepe’deki o muazzam tapınak, insanoğlunun uygarlık tarihini 12 bin yıl öncesine kadar götürmektedir. Her biri 20 ton ağırlığında olan ve tek bir kayadan yontulmuş dikili taşlardan oluşan (örenin ancak % 2’si ortaya çıkarılmış) bu tapınağın, o günün koşullarında inşa edilebilmesi, bir kasabanın, birkaç yüz insandan oluşan bir yerleşim yerinin, bir kuşağın veya bir sülalenin boyunu aşacak işlerdir. Yüzlerce işçi-kölenin çalışmasını zorunlu kılan devasa işlerdir bunlar. Demek ki dinler, sınıflar, bürokrasi, askeri erkan vb. kurum ve ilişkiler, Sümerlerden çok çok önce ortaya çıkmışlar. Fakat elimizde, söz konusu toplulukların ya da toplumların hayatlarına ilişkin ayrıntılı bir bilgi sunan yazılı metinler henüz yoktur. Muazzam boyuttaki taş ve lahitlerse bu konuda suskundur. Bu yüzden yapılacak her yorum, spekülasyon düzeyinde kalır. Kuşkusuz yeni bulgular ortaya çıktıkça da insanlık tarihi yeniden yazılacaktır.
    Bu durumda yüzümüzü yeniden Sümerlere çevirmemiz gerekiyor.
    Sümerlere ait çok sayıda belge, yazılı metin var. Bunların bir kısmı mitolojileriyle, bir kısmı dinleriyle, bir kısmı felsefe ve siyasetleriyle, bir kısmı eğitim ve toplumsal yaşamıyla, bir kısmı ticaret ve çalışma hayatıyla ilgilidir.
    Bizi ilgilendiren esas olarak felsefi boyuttaki metinlerdir.
    Bunların bir kısmı mitolojiyle, efsanelerle, siyaset ve eğitim sistemini anlatan metinlerle iç içedir. Elimizdeki en eski metinlerin bir kısmı, Lagaş-Urukagina’nın reformlarını ifade eden yazılı metinlerdir; sonra Nippur’da bulunan sosyal-ütopik içerikli bir ağıt-destan; Sümer mitolojilisini ifade eden Gılgamış Destanı ve aynı minvalde Ludingirra’da ifadesini bulan Sümer teolojisi.
    Metinlerden Sümerli düşünürlerin, insanlık ve insanlığın geleceği konusunda kötümser-karamsar bir düşünceye sahip olduklarını anlıyoruz. Metinlerde geçmiş çağlar övülmekte, kahramanlıklar yüceltilmekte gelecekte ise insanı felaketler beklemektedir. Çünkü içinde bulundukları toplumsal yapı, insanlara mutluluk değil cefa sunmaktadır. Hükümdarlar zorba, din adamları günahkar, ticaret erbabı ise iliğine kadar yozlaşmaştır. Kadın kocasını, koca da karısına güvenememektedir.
    Yoksullar, yetimler, köleler orada da sahipsizdir. Emeği yaratan, alınteri döken çilekeşlerin Tanrısı orada da suskundur. Geçmiş yüceltilmektedir, çünkü ortalığı, korku, günah, savaş, sefalet ve dalkavukluk sarmıştır. Onun için Sümerler geçmişte kalan bir Altınçağ’a özlem duyarlar.

    “Eskiden Yılanın olmadığı,
    akrebin olmadığı, bir devir vardı;
    Sırtlan yoktu, aslan yoktu;
    Ne vahşi köpek vardı, ne kurt;
    Ne korku vardı, ne dehşet;
    İnsan birbirinin rakibi değildi.

    Eskiden Şubur ve Hamazi devletlerinin,
    Bunca (?) dilin konuşulduğu Sümer’in,
    Tanrısal yasalı büyük hükümdarın ülkesinin,
    Uri’nin, gerekli olan her şeyin tedarik edildiği ülkenin,
    Güvenlik içinde dinlenen Martu diyarının,
    Bütün evrenin, birlik içindeki (barış?) halkların,
    Enlil’e tek bir dilde saygı sundukları bir devir vardı.
    Ama sonra geldi Efendi Baba, Baron Baba, Kral Baba,
    Enki, Efendi Baba, Prens Baba, Kral Baba,
    Öfkelenen (zalim ?) Efendi Baba, öfkelenen (zalim ?)Prens Baba, Öfkelenen (zalim ?) Kral Baba…”

    Nippur’da bulunan, insanlığın henüz günahkar olmadığı, herkesin elindekiyle yetindiği, barış, kardeşlik ve yardımlaşmanın hüküm sürdüğü bir dönemden haber veren kırık bir tabletten bize kalan felsefi, toplumsal ve siyasi dizelerdir bunlar…

    5. GÜN
    Sümer’de Zulüm ve İsyan 3
    Ne demiştik, Nippur’da bulunan, insanlığın henüz günahkar olmadığı, herkesin kanaatkar olduğu, barış, kardeşlik ve yardımlaşmanın hüküm sürdüğü bir dönemden haber veren kırık bir tabletteki felsefi, toplumsal ve siyasi dizeleri gündeme getirmiştik.
    Dünden devam…
    Sümerlerden günümüze kalan tabletlerde evren modelleri, bilgelik aforizmaları, öğütler, mitolojik kıssalar ve tarihsel efsaneler var. Bunların önemli bir kısmının Tufan Efsanesi, cennetten kovulma hikayesi (Lilith), ölümsüzlük arayışı (Gılgamış), melun güçlerle savaş (doğa), dostlukların kopmaz bağı, hüzün, acı, ağıt ve özlemi duyulan ütopyalar…
    Ne yazık ki Sümer tabletlerinde isimleri zikredilen filozoflara, düşünürlere veya bilgelere çok az rastlanır; ya da bunlar daha çok İnanna, Nanşe, Enlil gibi tanrı-insanlardır. Birçok metnin ya yazarı belli değildir ya da tabletlerin kırık olması nedeniyle imza yoktur. Tabletlerin ilk ortaya çıkışından itibaren Sümer devlet ve toplumsal düzeni yoğun tartışmalara neden olmuştu. Birçok Batılı yazara göre Sümer devletleri, en üstte ruhban sınıfının bulunduğu hiyerarşik bir yapı göstermekle birlikte “komünist” bir devletti. Fakat geçen yüzyılın 40’lı yıllarında, Sovyet tarihçilerinin (özellikle İgor M. Dyakonof) muazzam çözümlemeleri sonucunda Sümerlerin kendi içinde sınıflara bölünmüş, sömürü ilişkilerinin bulunduğu hiyerarşik bir toplum oluşturdukları düşüncesi hakim kılınmıştır.
    Sümer metinlerinde sıklıkla üzüntüden, çileden, çaresizlikten ve yoksunluktan bahsedilir. Önce toplumsal bozulma başgösterir; ardından çile ve sıkıntı gelir ve sonra onu kurtuluş özlemi takip eder. En sonunda da bozulan toplumun, devletin, kentin yeniden kuruluşu, toplumun birliği ve barışı gelir… Bu yüzden Sümerler hep geçmişten insanların mutlu olduğu, kimsenin kimseyi ezmediği bir dönemden ve mekandan bahsederler. Ezilmişlikten, sömürülmüşlükten kurtulma arayışı Sümer tabletlerinde sıklıkla dile gelir. Adaletsiz olan beylere, hükümdarlara lanet okunur. Bunlar Sümer’de yoğun bir sömürü ve baskı sisteminin ve mutsuzluğun varlığına dikkat çeker. Sümerlere göre cennet (Altınçağ) Tilmun (Dilmun) Adası’ndadır. Orada yaşlılık görülmez. Kurtla kuzu, aslanla ceylan koyun koyunadır. Orada ne acı ne de hastalık vardır. Dolayısıyla hekim de yoktur.
    Bu kadar baskı ve sömürün olduğu yerde ayaklanmaların, devrimlerin olmaması mümkün mü? Bir beyitte Lagaş tanrıçası Nanşe’ye atfen şunlar söylenmektedir:
    “Öksüzleri bilen, dulları bilen,
    İnsanın insana yaptığı zulmü bilen, öksüzlerin annesidir o,
    Nanşe, dulları koruyan,
    Fakirlere (?) adil (?) olan.
    Sığınanlara kucak açan,
    Güçsüze barınak bulan kraliçedir o.”
    Sonra yine bir başka beyit şunları dile getirir:
    “Yüksekten bakan gözü ile memleketi gözleyen,
    Kaldırılmış ışığı ile memleketin kalbini arayan,
    Geniş beyaz tahtta, yüce tahtta oturan Enlil,
    Prensliğin, beyliğin, gücün yargısında dürüst olan,
    Yer tanrıları korku ile eğilirler önünde,
    Gök tanrıları çökerler önünde…
    Şehrin (Nippur) görünüşü korkunç, dehşet…
    [O=Enlil] günahkarlara, fenaya, zalime, muhbire,
    Mağrurlara, anlaşmayı bozanlara,
    Kötülüklere yere veremez şehirde…”
    Sümer-Lagaş’ta elimizde belgesi olan bir sosyal devrimden bahsedilmektedir. Lagaş’ta başgösteren ayaklanmanın lideri Urukagina, yeniden toplumsal adaleti sağlamış. Dulların, yetimlerin, emekçilerin hakkını korumuş; yarı fiyata çalıştırılan kadınları erkeklere eşit kılmış.
    Birçok bilimsel bulgunun, teknolojinin, düşünce sisteminin kökeni Sümerlere kadar götürülebilmektedir.
    Bu konuda ileri okuma yapmak isteyenler, Türkçeye kitapları çevrilmiş olan S. Kramer, H. Uhlig ve Muazzez İlmiye Çığ’ın kitaplarına bakabilirler.

    6. GÜN

    Kadim Hindistan’da Uygarlık ve Felsefe 1

    Batı uygarlığı genelde kültürel geleneğini, Yunan-Roma-Hıristiyan kültürüne dayandırır. Mevcut insanlık uygarlığının da ancak bu temelde var olabileceğini ileri sürer. O günden bu yana bilim ve felsefe dünyası bu tezlere uygun düşünmeyi “akıllıca” bulmuştur. Batı bununla, uygarlık kurma yeteneğinin sadece Batılı toplumlara has bir olgu olduğunu da kabul ettirmiş oluyordu. Dolayısıyla felsefenin, bilimin ve kültürün kökeni de kadim Yunanistan’da atılmış oluyordu. Bununla sadece Batı’nın dışında kalan halklar küçümsenmiş olmuyordu aynı zamanda bu tezler bilimsel açıdan yanlıştı da. Nitekim bu tezler 20. yüzyılın başlarından itibaren birer birer çürütülmüştü.
    1920’li ve 30’lu yıllarda bilim dünyasını sarsacak önemli keşifler yapılmıştı. Önce Sümer tabletleri çözülerek tarihin birçok bilinmeyen evresi aydınlatılmıştı. Ardından da Sanskrit dilinde “ırmak” anlamına gelen İndus Irmağı’nın batı yakasında, Harappa ve Mohenco-Daro bölgesindeki kazılarda arkeologlar, geçmişi 5000 yıl öncesine giden kadim bir kültürün kalıntılarını bütün görkemiyle ortaya çıkarmışlardı.
    Hintli arkeologlarla birlikte çalışan Sir John, öylesine üst üste yığılmak suretiyle değil, düzenli bir planla geniş caddeler üzerine kurulmuş birkaç katlı evlerden oluşan bir kent uygarlığının kalıntılarını ortaya çıkarmışlardı. Şehir hem kanalizasyon sistemine hem de hareketli bir kalabalığı kucaklayacak kadar geniş bir pazara sahipti. Söz konusu kalıntılarda oda ve salonları olan, kalın duvarlı, hatta atık su sistemi bile mevcut evler yer alıyordu. Kentin aynı zamanda topluma hizmet eden büyük bir tahıl deposu ve aynı şekilde geniş bir hamamı da mevcuttu ki bu da kentin ciddi bir bürokrat kesime veya askeri garnizona ev sahipliği yaptığını kanıtlamaktadır.
    Bilim dünyası hayretler içinde kalmıştı. Kalıntılarda birbirinden farklı figür ve renklerle süslenmiş çömleklere, oyun zarlarına, satranç figürlerine, bakır sikkelere, yetenekli bir marangozun elinden çıkmış mobilyalara, deri kakmalı, uçları taş ve bakırdan yapılmış silahlara, tunçla kaplanmış araba tekerleklerine, küpelere, kolyelere, çocuk oyuncaklarına ve metalden yapılmış at arabası figürlerine ve en önemlisi de kadim Mısır’dan bildiğimiz resimli yazıya (hiyeroglif) rastlanmıştı.
    Tarihçiler bu dönemi, taş ve tuncun etkin bir şekilde birlikte kullanıldığı bir geçiş dönemi olarak görüyorlar. Peki, söz konusu yapılar ve nesneler hangi döneme tarihlendirilmiş ve bu keşif, tarih bilimi açısından neyi ifade ediyordu? Kazıları yöneten Sir John’a kulak verelim:
    “Söz konusu kalıntılar, Sind (Pakistan) bölgesinde ileri derecede gelişmiş bir şehir hayatının varlığına işaret etmektedir ki kalıntıların kökeni en az MÖ 3-4 bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Evlerde banyolar göze çarpmakta, bahçede su kuyuları görülmektedir; ciddi ve düzgün sulama sistemine sahip olmaları, onların yüksek toplumsal düzeylerini ortaya koymaktadır. Bu haliyle kent, Sümer’de görülen kentlerin düzeyine eşittir ve hatta Mısır ve Babil’den çok daha ileridir. Sümer’in Ur kentinde ortaya çıkarılan evlerin yapısı Mohenco-Daro’da çıkarılanların düzeyine erişemez.”

    7. GÜN

    Kadim Hindistan’da Felsefe 2
    Felsefenin ortaya çıkabilmesi için belli başlı koşulların oluşmasının zorunluluğuna vurgu yapmıştık. Özellikle sınıflaşmada ileri bir aşamaya varamamış; kentler ve devletler kuramamış; kavimler arası yoğun bir ticaretin ifadesi olan yazılı kültüre geçememiş kavimler (coğrafyalarda) felsefe ortaya çıkaramamaktadır. Yazı, kavimlerin düşünce tarihinde çok önemlidir. Yazı, aynı zamanda soyutlamada çok yüksek bir düzeye ulaşmış olmanın da ifadesidir. Bu düzeye ulaşamayan kavimlerin, destanları, masalları, ağıtları, dinleri, tapınakları ve hatta devletleri de olabilmektedir fakat felsefi düşünce yaratamamaktadırlar.
    Hintlilerin felsefesinin olup olmadığı felsefeciler tarafından da tartışılmıştır. Örneğin Hegel, Hint felsefesinin mitolojiyle, dinsel düşünceyle birlikte ortaya çıktığını ve ayakları üzerinde sağlam duramadığını söylemektedir. Ne yazık ki 19. yüzyıl felsefecileri bu konuda yeterince bilgi ve bu bilgileri destekleyen metinlere sahip değillerdi. Sanskritçe çözülmeye başlandıktan sonra keşfedilen Hint metinleri, birçok Avrupalı düşünürü derinden etkilemiştir. Hatta bir ara Hint felsefesi Avrupa’da moda bile olmuştur. Sanskritçenin çözülmesinin, Binbir Gece Masallarının ve Hindistan’ın en önemli destanlarından biri olan Mahabharata’nın bulunmasına, çözümlenmesine ilişkin bilgileri Ütopya ve Masalbilim kitabımda anlatmıştım. Merak edenler oraya bakabilirler.
    Yeniden Hint felsefesine dönersek: Hintlilerin tarih, gramer, matematik, astromoni, mantık, fizik, savaş ve siyaset teorisine ilişkin birçok metinleri bulunulduğuna göre felsefeye ilişkin metinlerinin olmaması garip olurdu. Üretilen yazılı metinlerin önemli bir kısmı kaybolmakla birlikte yine de elimizde kalanlardan hareketle Hintlilerin önemli bir felsefe birikimine (Vedalar, Unişadlar vb.) sahip olduklarını saptayabiliyoruz.
    Ne yazık eski kavimlerde zaman kavramı muğlaktır. Onlar kronolojiden, tarihlendirmeden hoşlanmadıkları gibi, gerekli gördükleri yerlerde de belli bazı mitolojik-doğal olaylardan hareketle tarihlendirmede bulunmaktadırlar. Bu yüzden elimizdeki metinlerin hangi tarihlerde ortaya çıktıklarını tam olarak saptayamıyoruz. Ancak metinlerin içeriğinden ve kullanılan kavramlardan hareketle toplumsal düzeyin hangi aşamada olduğunu çözümleyebiliyoruz. Bu metinler MÖ 2000’li yıllara kadar geriye götürülebilmektedir.
    Yarından itibaren Hintlilerin felsefi metinlerinden örneklerle insanlık tarihini, daha doğrusu felsefi düşünceyi nasıl etkilediklerini de göreceğiz. Bu arada bazı filozofların (Uddalaka, Yajnavalkya, Svetaketu, Gargi vb.) hayatlarından ve tezlerinden kısaca bahsedeceğiz.

    8. GÜN

    Hint Felsefesi 3
    “Bir zamanlar varlık yoktu, yokluk da yoktu. Hava boşluğu da yoktu ki onun üstünde gökyüzü de yoktu. Peki neydi harekete geçen? Kimin himayesindeydi o? Yoksa o, dipsiz kuyunun dibindeki su muydu?
    Bir zamanlar ölüm yoktu, ama ölümsüzlük de yoktu; gündüz ile gece arasında fark da yoktu. Nefes alıyordu, rüzgârsız, kendi halinde öylesine ve ondan başka hiçbir şey yoktu.
    Başlangıçta karanlığı sarmalayan karanlık vardı; birbirinden farksız sudan başka bir şey yoktu. Karanlık ve boşluktu söz konusu gücü sarıp sarmalayan ki o tek başınayken diyetle kendini bir başkasında yeniden yarattı. İlk orada baş gösterdi arzu; düşüncenin tek varlığı olan ilk tohumu; çünkü varlığın yakınları, yürekte düşünerek araştırırken, kendilerini olmayan şeyde bilge olarak buldular.
    Sicim bir uçtan bir uca gerilmişti. Var mıydı alt taraf, var mıydı üst taraf? Ama yaratan güç ve muktedir vardı. Alt kısım iradeydi, üst tarafsa rıza. Kim bilebilir bunu, kim burada vahyi duyurabilir, nereden kaynaklandı, neredir bu yaratımın kökeni. Yaratıcı olan Tanrılar bizden yana taraf oluşturuyorlardı. Bunun nereden çıktığını kim bilebilir ki?
    Nereden çıktı bu yaratım: İster kendini yaratırken isterse yaratmamışken; onu göklerde himaye eden biliyordur mutlaka, yoksa o da mı bilmiyor?”
    Hint felsefesinin önemli metinlerinden biridir bu. Evrenin oluşumuna ilişkin düşünceler ifade eder. İçinde doğa felsefesinin ilk unsurlarını barındırır, şüphecilik vardır, sorgular ve yanıtları kışkırtır…
    Hint felsefesinin temel tezlerinden biri ruh göçü kavramıdır. Bu anlayış kendi içinde ikiye ayrılır. Tanrısal güce inananlar her şeyin birbirine dönüştüğünü, varlığın suretlerde ortaya çıktığını, bunların dönüşerek arındığını-hikmete eriştiğini- ve her dönüşümle birlikte yokluğun varlık’a, varlık’ın da yokluğa dönüştüğünü vurgular. Ezeli bir dönüşüm ve varlık kuramına yaslanır. Materyalist bakış açısı ise evreni dört temel unsurdan ibaret sayar ve her şeyin birbirine dönüşerek varlık ve yokluğu meydana getirdiğini belirtir… Bu kuramda tanrıya yer yoktur. Aslolan maddedir.
    Hint felsefesinin bilinen filozoflarından biri MÖ 8. yüzyılda yaşamış Aruni Uddalaka’dır. Uddalaka’nın oğlu Svetaketu ile yaptığı sohbetler önemli ve aydınlatıcıdır. Uddalaka, Sanskritçe üstat ve bilge demektir.
    “Sadece varlıktı başlangıçtaki varlık ey oğul; dünyaydı o. İkinci bir şey yokken, tek başınaydı. Bazıları şöyle diyorlar: ‘Başlangıçta hiçlik vardı, sadece o tekti ve onun bir ikincisi yoktu. Bu hiçlikten de varlık meydana geldi.’ Ama bu nasıl olabilir ki sevgili oğul? Hiçlikten nasıl varlık ortaya çıkabilir ki? Aslında başlangıçta var olan sadece oydu (dünya), tek başına ve ikincisi yoktu.”
    Hint felsefesi, genel anlamda hem birbirinden farklı sistemlerde oluşur. Çoğunlukla sınırlar yoktur tezler iç içedir.
    Hint felsefesi, tanrısal ilahiler barındırdığı gibi çağdaş sayılabilecek sorgulamalar da içerir.
    “Vedalar ve Upanişadlar kendini beğenmiş ahmakların eserleridir, düşünceler sadece sayıklama ve fantezidir, sözler hakikat dışıdır. İçinden güller açan sözlere aldanan halk, Tanrılara sarılmakta, kafasında evliyalar yaratarak kutsal mabetler icat etmektedir.
    Halbuki Vişnu (Tanrı) ile herhangi bir köpek arasında hiçbir fark yoktur. İnsanın kendisi bu dünyada mutlu olmalıdır. Benliğine iyi bakmalıdır. Bu dünyada mutlu olabilen, benliğine bakım yapabilendir; bu kimse her iki dünyada da, hem burada hem de öbüründe mutlu olur.”
    Kapsamlı inceleme için bkz. Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.1

    9. GÜN

    Çin Felsefesinin Maddi Koşulları 1
    1. “Şeylerin özü ortaya çıkarılmışsa, bilgi tamamlanmıştır; eğer bilgi tamamlanmışsa, düşünce de gerçeğe ulaşmıştır; düşünce gerçeğe ulaşmışsa, kalp de arınmıştır; eğer kalp arınmışsa, artık ‘benlik’ de tamamlanmıştır; eğer ‘benlik’ tamamlanmışsa, aile düzeni de yolundadır; aile düzeni yolundaysa, devlet işleri de düzene girmiştir; eğer devlet işleri düzene girmişse, devletler düzeni de yoluna girmiştir ki o zaman da dünyada uyum ve barış hüküm sürüyordur.”
    (MÖ 4. yy Mencius)

    Değerli arkadaşlar, Çin felsefesine değinen ve 3 gün sürece olan bilgisele bugün başlıyorum. Buradan paylaştıklarımın en az 10 kat daha fazlasına, hem kaynak hem de bilgi ve kanıt açısından Dünyayı Değiştiren Düşünürler c.1’de ulaşılabilir. Burada sadece kalın çizgilerle belirlenmiş kısmi bilgiler verebiliyorum.
    Hint tarihinin ve felsefesinin başına gelenin aynısı Çin tarihi ve felsefesinin de başına gelmişti. Çin’in birikimi Batı tarafından ya görmezden gelinmiş ya da yok sayılmıştır. Çin, uygarlık birikimi MÖ 7 binli yıllara kadar giden, en az 4 bin yıldır kesintisiz devlet geleneğine sahip olan, bağrında birçok kavim, dil ve din barındıran, kendine has toplumsal yapısı, üretim ve tüketim alışkanlıkları olan ilginç bir ülkedir.
    Büyük iktisat kuramcısı Adam Smith, 1776’da yazdığı Ulusların Zenginliği kitabında dünyanın en gelişkin ülkesinin Çin olduğunu ve eğer Çin, dışa kapalılığını terk eder dünyaya açılırsa, muazzam verimli topraklarıyla, büyük ve çalışkan nüfusuyla, teknoloji ve imalat birikimiyle dünyanın tamamını besleyebileceğini adeta kahince öngörmüştü. Tarım, denizcilik, mühendislik, tıp, pusula, kağıt, barut, matbaa, porselen gibi alanlarda Çin’in üstüne yoktu.
    1840’ta İngiliz gemileri, güvertesindeki topların namlularını Çin hanedanının sarayına çevirdiğinde, kendi içinde siyasal-yönetsel sıkıntı yaşayan Çin, birkaç hafta içinde teslim olmuştu. Sonra da yönetici sınıf, adeta afyon ve uyuşturucuya boğulmuştu.
    Şaşırtıcıdır, Çin’in tarihi Osmanlı-Türk tarihine çok benzer. Önce muazzam bir imparatorluk, sonra yarı-sömürge olma durumu, ardından bu esaretten kurtulma hamleleri. Sun Yat-sen önderliğinde 1911 cumhuriyet devrimi. 1927’de iç savaş ve ardından ÇKP önderliğinde 1949 devrimi. Şu anda Çin’in dünya çapındaki rolünü hepimiz biliyoruz fakat en çarpıcı olan şey A. Smith’in öngörüsünün gerçekleşmiş olmasıdır.
    Yarın Çin uygarlık birikimi ve tarihiyle devam edeceğiz…

    10. GÜN

    Çin Uygarlığının Kökeni 2
    19. yüzyılda Avrupa’da Hint felsefesinde olduğu gibi Çin felsefesinde de kısa ama coşkulu bir dönem baş göstermişti. Bir anda birçok düşünür Çin bilgeliğine merak sarmıştı. Tao, Konfüçyüs, Me-ti’nin metinleri ard arda çevrilmeye başlanmıştı.
    Marco Polo’dan sonra Avrupa Çin’i ilk kez içeriden gözlemleme imkanına kavuşmuştu. Fakat 1840’lardan sonra Çin’in sömürgeleşme süreci aynı zamanda Çin’in aşağılanma dönemidir de. Çin’in tarihsel-uygarlık birikimi reddedilirken, aynı yıllarda “Yunan mucizesi” efsanesi de kendine bir altyapı oluşturmaya başlamıştı. 19. yüzyılın başlarında Yunan-Osmanlı savaşıyla birlikte Avrupa’da Yunan kültürü de yeniden keşfedilmeye başlanmıştır.
    Bu atmosferde Asya ve Doğu küçümsenmekle kalmaz, terbiye edilmesi gereken barbarlık-despotluk coğrafyası olarak da görülmüştür.
    Çin’de önce 1930’larda ama esas 1976’da bir kazı esnasında çok önemli kalıntılar keşfedilmişti. Yüzyıllardır hakkında konuşulan fakat birçok insana göre bir söylentiden ibaret olan Shang Hanedanın (Sarı Hükümdar zamanı) başkenti Yan’ın kalıntıları bulunmuştu. Neticede Sarı Irmak’la Yangse Irmağı’nın oluşturduğu deltada en 4 bin yıllık bir kültür kalıntısı ortaya çıkarılmıştı. Çinli arkeologlar üşenmemiş ve ortaya çıkarılan kalıntıların kaç insan işgücüyle, kaç günde ve ne kadar malzeme kullanılarak inşa edildiğini hesaplamışlardır. Söz konusu kentin kurulabilmesi için 10 bin işçi 18 yıl boyunca çalışmış olmalıdır. Bu işlerin esas olarak köleler tarafından yapıldığını düşünmemiz lazım, çünkü DNA analizlerinin ortaya koyduğu gibi hanedan mezarlarında bulunan başları kesilmiş erkek bedenlerinin başka kavimlere ait köleler olduğunu ortaya koymuştu.
    İlginç olansa şudur: geçmişi 7 bin öncesine kadar giden kültürel bir birikim, MÖ 2 binli yıllarda birden bire tarih sahnesinden silinmektedir. Nedeni bilinmiyor. Bir doğa felaketi olabilir, yeni ve bir başka yerde bir başka uygarlık inşa edilmiş olabilir fakat bu konuda elde herhangi bir veri yok. Yani tarihin önemli bir kısmı henüz karanlıkta. Daha o dönemde Çin’in yazıyı bildiği, para yerine geçen deniz boncukları kullandığı (ticaret), teknolojik açıdan gelişkin bir toplum yarattığı bulunan araçlardan, kullanım eşyalarından, sanat eserlerinden, süslemelerden, heykellerden vb ortaya çıkarılmıştır.
    Çin’in şu anda bilinen en eski uygarlık birikiminin (Shang Hanedanınından sonra) Chou Hanedanına dayandığı genel olarak kabul edilmektedir. Shang Hanedanı anaerkil bir toplumdu ve animist inanca sahipti. Ticaretin alabildiğine geliştiği, sınıflaşmanın ileri boyuta vardığı bir toplumun ve sistemin daha fazla (içe kapalı) yaşama şahsı yoktu. Neticede yıkılmış ve böylece tarihsel gelişmenin önü açılmıştı. Choular, hırslı, hiyerarşik yapıya sahip, at üstünde yaşayan savaşçı bir kavimdi. MÖ 1100’de Orta Asyadan gelen bir kavim olduğunu Çinliler ileri sürmektedirler. Yabancı uzmanlar da bu görüşü benimsemektedirler. Orta Asya’nın birikimine ise bir başka yazı ve bilgiselde değinmek gerekir. Yerleşik ve üretken bir kültüre sahip eski Çinli kavimlere Choular bir barbarlık-canlılık aşısı yapmışlardı.
    MÖ 800-220 arası ise Çin’in parçalanma dönemidir. Bu döneme “Savaşan Devletler Dönemi” olarak ifade edilmektedir. Felsefenin ilk metinlerine de bu dönemde, toplumsal ihtiyaca yanıt vermesi nedeniyle tanık oluyoruz.
    Daha geniş bir okuma için: Dünyayı Değiştiren Düşünürler, c.1

    11. GÜN

    Çin Felsefesi 3
    Onlarca kavim ve dilin; onlarca din ve birbirinden farklı iklim koşullarının hüküm sürdüğü Çin’de, baştan itibaren “gökyüzü altında tek bir kral bulunur” anlayışı hakimdi. Ancak ülke MÖ 700’lü yıllarda önce 2’ye sonra 4’e ve ardından da birbiriyle ittifak eden ve savaşan onlarca devlet arasında bölünmüştü. Bu bölünmenin iki temel nedeni vardı: Aşırı genişleyen imparatorluğun Orta Asya kavimlerinden sürekli asker devşirmesi (sonra bunlar kendi başına buyruk olacaklardır) ikincisi ise açlık ve sefaletin neden olduğu köylü ve köle isyanlarıdır. Bu dönem hem kavimlerin birbirini kırıp geçirdiği hem de düşünsel anlamda muazzam fikir ve düşüncelerin ortaya çıktığı dönemdir. Çin’in felsefi anlamda en verimli dönemi de bu dönemdir.
    Çin tarihinde bu dönem hem “Savaşan Devletler” hem de “Yüz Düşünce Okulu” dönemi olarak adlandırılmıştır.
    Birçok kez tarihte görüldüğü gibi merkezi devletlerin parçalanması ve beylikler dönemi düşünce ve felsefede gelişmeyi teşvik edebilmektedir. Örneğin MÖ 5. yüzyılda parçalanan Yunan birliği; 10. yüzyılda parçalanan İslam imparatorluğu ve 18. ve 19. yüzyılda parçalı olan Almanya’nın toplumsal iklimi böylesi bir rol oynamıştır. Bu dönemler aynı zamanda “Fetret Dönemi”dir.
    Savaşan Devletler Dönemi, Çin felsefe okullarının ortaya çıkmasını sağladığı gibi tez ve ilkelerini de belirlemiştir.
    Üç önemli filozof ve üç önemli tez, Çin’in toplumsal koşullarına yanıt aramıştır. Çin’in çatışmalı toplumsal koşullarında özlenen durum: birlik, barış, özgürlük ve yoksulların doyurulduğu eşit bölüşüm idealidir.
    Konfüçyüs (MÖ 551-479), ülkede birlik ve düzen arayışının ifadesi olmuştur. Muhafazakardır fakat önemli bir toplumsal ihtiyaca yanıt vermiştir. Konfüçyüs’e göre insanlık sorunlarını tanrısal düzene ve hiyerarşiye uyarak çözebilir. Görev bilinci, erdemli olmak fakat aynı zamanda astın üste itaati Konfüçyüs’ün en önemli tezlerinin başında gelir. Konfüçyüs’e göre toplumun en tepesinde hükümdar, onun altında yönetici kademe, bir altta aileleri temsil eden aile reisleri, onun altında ilk büyük oğullar ve en altta da kadınlar ve diğer aile efradı gelmektedir. Herkes tanrının oğlu hükümdara itaat etmelidir. Karşılıklı saygı ve sevgiye dayanan görevler yerine getirilirse toplum da huzur ve sükunete kavuşacaktır. Konfüçyüs’ün anlayışına göre halkını aç bırakan hükümdarlar tanrının öfkesini kışkırttıkları için yıkılmaya mahkumdur. Konfüçyüs eserinde düzen, karşılıklı saygı ve sevgi, erdemlilik, halkın ve devletin refahı, yönetim ve liyakat, zihin açıklığı, sadakat, karşılıklı güven, bilgelik, dostluk, itibar gibi onlarca kavrama açıklık getirir. Yaşadığı dönemde Konfüçyüs büyük bir saygınlık kazanmış fakat açık sözlülüğü ve görüşleriniden dolayı hiçbir zaman yönetici konumlara getirilmemiştir. Aksine sürekli dışlanmıştır.
    İkinci büyük filozof Lao Tse (6. yüzyıl)’dir. Tao (erdemli yol) ilkesini yücelten Lao Tse, barışı esas alır. Lao Tse’in ne yazık ki bize kadar ulaşan tek bir eseri vardır: “Dao de ching” adlı eseri ünlüdür. Lao Tse, Konfüçyüs gibi katı bir düzenden yana değildi. Onu hükümdarları, devleti ve yöneticileri reddeden Sinoplu Diyojen’e benzetebiliriz. Ona göre insan hiyerarşi olmadan, barış ve özgürlük içinde yaşayabilirdi. İnsanlığın ilk dönemi mutluluk ve özgürlük dönemiydi. Yeniden mutlu olmanın yolu, birkaç yüz insanın yaşadığı küçük köylere çekilmekti.
    Çin felsefesinin ilk dönem filozoflarından bir diğeri ise Me-ti (MÖ 480-390) idi. Me-ti’ye göre toplumların huzurlu, insanların mutlu olabilmesi için sadece barış ve özgürlük yetmez aynı zamanda eşit de olmalıdır. Çin felsefesinin birçok ilkesinin antik Yunan felsefesiyle benzerlik içerdiğini gördüğümüzde hayret ederiz ancak ne yazık ki insanlığın ortaya çıkardığı bu uygarlık birikimi görmezden gelinmekte veya yok sayılmaktadır. Dikkatimizi çeken bir diğer önemli konuysa, insanlığın neredeyse 5 bin yıldır (Sümerden bu yana) hep aynı kavramlar (huzur, barış, özgürlük, eşitlik, adalet) etrafında dönüp durduğudur. Me-Ti”nin aşağıdaki özlemlerinin bundan 10 gün önce paylaştığım bir Sümer tabletindeki özlemlerle ne kadar benzeştiği ise dikkat çekicidir.
    “Büyük dava hüküm sürerken, dünya herkesin ortak malıydı. Yetenekli ve becerikli olanları yönetici yapıyorlardı; herkes doğruyu söyler ve birliği gözetirdi…
    Yaşlılar huzur içinde son günlerini beklerlerdi; güçlü olanların işi ve gücü olurdu; yaşlılar, çocuklar ve bakıma muhtaç olan yetim ve dulların bir bakıcısı olurdu. İsrafa izin verilmezdi, ama kimse de mal mülk edinme hırsına kapılmazdı. Herkes gücünün yettiği kadar işe sarılırdı, ama kimse kendi hesabına çalışmazdı. Hile ve aldatma son bulmuştu, çünkü bunlara ihtiyaç yoktu. Hırsız, yankesici, katil ve saldırgan yoktu. Evlerin kapıları vardı, ama onları hiç kimse kapatmazdı. Zaman büyük uyum (Da-tong) dünyasının zamanıydı.” (Me-ti)

    12. GÜN

    Yunan Felsefesinin Doğu Kökeni 1
    Değerli arkadaşlar, iki haftadır felsefenin tarihsel kökenlerine ve uygarlığın ilk başlangıç coğrafyalarına temas etmiştik. Sümer, Hint, Çin’den devam ederek Mısır’a geldik.
    Mısır’ın insanlık tarihine katkısı olağanüstüdür. Mısır’ın katkısı birçok alandadır: felsefe, din, siyaset ve fen bilimleri. Hatta Mısır’ın yanı sıra Etiyopyayı (Habeşistan) da eklemek gerekir. Etiyopya bugün adı hemen hemen hiç duyulmayan Mısır’ın güney doğusunda, Hint Denizi’ne sahili olan küçük bir ülkedir. Antropologlar ve evrim-bilimciler insanların ilk atalarının Etiyopya’da ortaya çıktığı (örn. Lucy) konusunda hemfikirdirler. Etiyopya geçmişte bölgenin haracını yiyen büyük bir devletti. Özellikle MS 5. yüzyıla kadar (İslam tarihinde çok bahsi geçer) etkinliğini sürdürmüştür. Etiyopya bilgelik açısından birçok kavme esin kaynağı olduğu bilinmektedir. Hatta eskiler, ütopya ile Etiyopya arasındaki benzerliğin sadece fonetik açıdan değil, aynı zamanda ilk eşitlikçi toplumların burada filizlenmesi nedeniyle anlamsal (semantik) da olduğunu belirtilmektedir. Bu konuda daha fazla okuma yapmak isteyenlere Türk Ütopyaları’nı, özellikle de sunuş kısmını öneririm. Herodot Tarih adlı eserinde sıklıkla Etiyopya’yı “iyi insanların yaşadığı yer” olarak betimler.
    Sonra yazar Jambulos (MÖ 4-1 yy) da Güneş Adaları’nı ki bu o dönemin muhteşem ütopyasıdır, Etiyopyayı ve yakınlarda yer alan adaların yerlilerini düşünerek yazdığı belirtilmektedir. Bu konuda derilemesine okuma yapmak isteyenlere yine İlkçağ Ütopyaları’nı öneririz.
    Etiyopya’nın MÖ 2000li yıllarda büyük bir devlet olarak bölgede etkin olduğuna ilişkin bulgu ve kayıtlar var. Ne yazık ki bu kayıtlar sağlam değerlendirme yapabileceğimiz kadar açık değildir. Bu yüzden de eski tarihe daha fazla gidilemiyor.
    Mısır’ın felsefe, siyaset ve bilim açısından ne kadar önemli olduğunu anlamak için Diodorus Siculus’un Tarih’ine, ayrıca Aydın Sayılı’nın Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp kitabına bakmak gerekir. Ayırca geçenlerde yazdığım şu yazımı da öneririm: https://sadikusta.com.tr/put-kirci-akneton/
    Mısır ve sonra Minos (Girit) uygarlığının Yunan düşünürleri üzerindeki etkisi her açıdan bilinmektedir.
    Likurgos, Epiküros, Solon, Platon, Didorus da bundan her fırsatta bahsederler. Likurgos MÖ 8. yüzyılda Sparta’da yürürlüğe soktuğu eşitlikçi yasalarını ve bilimi Mısır’dan almıştır.
    Batı Anadolu’da filizlenen felsefe, özellikle Efesus, Milet (Thales, Anaksimander, Anaximenes); Atinalı Solon yasalarını Mısır’dan almıştır. Platon Kritias, Timaios ve Yasalar’ı yazarken Mısır bilgeliğinin birikimini aktardığını belirtir. Devlet teorileri, yasalar, bilim ve felsefenin kökeni sanıldığı gibi Yunan’da başlamamıştır. Antikçağın önemli yazarlarından olan Didorus Siculus (Sicilyalı Diodorus) 4 ciltlik eserinde Mısır’ı öve öve bitiremez. Bu övgü, Batı ve Yunan hayranlığıyla yetişmiş Avrupalı editörü o kadar rahatsız eder ki “Mısır’ın bu kadar övülmesi abartı olmalıdır” diye kitaba kayıt düşer.
    Kısacası önümüzdeki bir iki gün içinde hakkında bilgiler vereceğimiz Yunan felsefesi bir mucize değildir. Kuşkusuz Yunan felsefesinin ve biliminin tarihte bir özgünlüğü vardır fakat bunu insanlık ve uygarlık tarihinin bir mucizesi, düşünce tarihinin başlangıcı saymak külliyen bilim dışıdır. Bu konuya Yunan felsefesini incelerken yeniden değineceğiz.
    İlk devlet teorileri ve ütopyaların derlendiği İlkçağ Ütopyaları’nı ve özellikle de sunuş kısmını okumanızı öneririm.

    13. GÜN

    Yunan felsefesi 2

    Değerli arkadaşlar, birkaç gün sürecek bir paylaşımın birincisini bugün dikkatinize sunuyorum.
    Önce kabaca Antikçağ nedir? “Antik” terimi Latinceden gelir ve “eski olan, eski olana mensup” demektir. Tarihçiler genelde Antikçağ dönemini, Ortadoğu+Mısır uygarlıklarının son bulduğu MÖ 1000’li yıllarda başlatır ve sonra onu MS 3. yüzyılda sona erdirir. Bu dönem genelde tarihçiler açısından Akdeniz havzasında ortaya çıkmış Batı Anadolu, Yunan ve Roma uygarlıklarının mirasını ifade eder. Ondan öncesi ise Eskiçağdır (MÖ 3500-1000).
    Sümerle başlatılan Eskiçağa ait metinlerin çok fazla olmaması, o döneme ilişkin kapsamlı bir tahlilde bulunmayı zorlaştırmaktadır. Sonradan daha etraflıca konuşacağımız gibi Antikçağ metinleri, esas olarak İslam uygarlığı-filozofları sayesinde insanlığa mal edildiler. Onları korudukları için değil, onların üzerine muazzam bir uygarlık inşa ettikleri ve yaratılan bu birikimi, Rönesans’la birlikte Batı’ya aktardıkları için. Müslüman filozofların ve İslam uygarlığının insanlık kültürüne katkılarını ise bu dönemden sonraki paylaşımlarımda etraflıca dile getireceğim.
    Antikçağ dönemi aşağı yukarı 1300-1500 senelik bir dönemi kapsar, ondan sonrası ise erken Ortaçağ olarak ifade edilmektedir.
    Kısaca dönemin bazı özelliklerini, toplumsal koşullarını irdeleyelim.
    Mısır, Fenike ve Girit (Minos uygarlığı) mirasını devralan Anadolu-Yunan düşüncesinin çatısını MÖ. üç odak belirlemiştir. İlyada ve Odise destanlarını (aslında bunlar ağıttır) yazan; doğum yeri ve yaşadığı dönem tam olarak bilinmeyen Homeros (MÖ 850) bunlardan biridir. Homeros’un yanı sıra ikinci odaksa, yine aynı şekilde ne zaman yaşadığı tam olarak bilinmeyen fakat Homeros’la bir şiir yarışmasına katıldığı belirtilen Hesiodos’tur (MÖ 800). Homeros yıkılan Troya’nın ardından ağıt yakarken, aristokratların veya en azından yöneticilerin kahramanlıklarını da öne çıkarır; Hesiodos ise ekmeğini topraktan çıkaran ve geçimini mübarek elleriyle sağlayan köylülerin-emekçilerin ozanıdır. Günler ve İşler adlı eseri, insanlık tarihini destansı bir dille anlatır. Sömürün, sınıfların, ahlaksızlığın ve aldatmanın nasıl başladığını şiirsel bir dille aktarır. Theogonia ise Yunan mitolojisinin temelini atmıştır.
    Bunlara bir de Delphi’de yerleşik olan kahinlerden de bahsetmemiz gerekir çünkü kehanet ve kahinlerin açıklamaları siyasi ve toplumsal yasaların, ahlaki ilkelerin oluşmasını sağlar. Her hükümdar veya yönetici atacağı adımlarını kahine sorarak belirlerdi. Bu üç odak Anadolu-Yunan düşüncesinin temelini oluşturur. Geçmişten gelen düşünsel mirasa bir önceki paylaşımda değinmiştim. Ona yeniden değinmemize gerek yok.
    Bu üç düşünsel miras üzerinde yükselen Yunan düşünce sistemi üç farklı coğrafyada ete kemiğe bürünmüştür.
    Sparta, Batı Anadolu ve Atina.
    Temel metinlerin yer aldığı kaynakları sonra vereceğim…
    Yarın, efsanelere konu olan Sparta’dan başlayacağız…

    Sadık Usta
    Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır.

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    İlgili Makaleler

    2,132BeğenenlerBeğen
    4,807TakipçilerTakip Et
    39,671TakipçilerTakip Et
    320AboneAbone Ol

    Anadolu’nun yaşayan bilgelerinden biridir Sadık Usta... Evet, gerçek bir bilge, aydın, çok güzel bir yürektir... Elimde olsa “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” kitabını okullarda okuturum...

    Sunay Akın

    Şair, Yazar, Araştırmacı, Oyuncu

    Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. “Ortak Akıl”ı akıl saymayan, kendi bağımsız ve özgür aklına sahip çıkan, akıllı akıllara ilgi duyan ve her şeyi sorgulayan insanlar için… Bu pehlivanca çabayı saygı ile selamlıyorum...

    Özdemir İnce

    Şair, Yazar, Gazeteci

    Son Yazılar

    Turkuaz TV Toronto Söyleşi

    Gazeteci Hüsna Sarı, Sadık Usta ile COVID döneminde nelerin değiştiğini, ve sonrasında Dünyayı nelerin beklediğini oldukça farklı bir noktadan ele alarak...

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri

    Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Etkinliğinde Felsefe Gözünden Hayata Bakış Söyleşisi. Son Okul İnisiyatifinin Hayat Söyleşileri Bölüm 1

    İNDİRİMLİ SATIN ALIN

    % 40
    Hem felsefe hem de sanat yöneldikleri varlığı yansıtır ve onu yorumlarlar. Bu yüzden her ikisinde de yaratıcılık söz konusudur.

    Kategoriler