İnancın Temeli ve Felsefi Yaklaşım Nasıl Olmalıdır?

Spinoza Nasıl Aforoz Edildi. Bağnazlığın Törensel İşleyişi
Mart 16, 2021
Engizisyonun Galileo’ya Zorla Okuttuğu Tövbe Metni
Mart 18, 2021
  • İnançlar neden yok olmaz?
  • Bunun felsefi kanıtı var mı?
  • Aydınlanma nedir?..
  • İnanç nedir?

“İnan / İman Nedir? İnan olmadan iman olmaz. İnan, Eski Türkçe bir sözcük olup eş anlamlısı güvendir. Bu sözcük de öğ’den öğünmeden doğan bir kuvvettir. Öğmek yüceltmek, önde tutmak anlamındadır. İnan sözcüğü, in ve an olmak üzere iki ayrı sözcüğün birleşmesi ile oluşturulmuştur. İn: yukarıdan aşağıya inmek anlamında olduğu gibi, hayvan barınağı-mağara anlamındadır. An ise anmak-hatıra getirmek otorite olarak kabul edilen bir kişi veya olayı akla – söze getirmek anlamındadır. Sözcüğün kişinin emek-bedel vererek sahip/kendisi olduğu-değer verdiği, yücelttiği maddi ve manevi varlığından doğan görünmez bir kuvvet anlamında olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlamları günümüz inanmak eylemi ile yorumladığımızda, kişinin içindeki öz düşüncesinin eyleme geçmesi -aşağıya inmesi – yaşama geçirilmesi; yaşamında eski eylemlerinin otoriteleri olan referans kaynaklarını akla getirerek akıl süzgecinden geçirerek veya otomatikman eylemde bulunmadır. İnsan, kendisini meydana getiren genetik aktarımı taşıyan olarak, olma yolundaki kişi toplumsal inanç ve yaşam ile bireysel inanını ve gereksinimlerini birleyerek yeni bir kişilik – varlık kazanır.” Bu bölümü bana değerli Ahmet Beyazlar’ın ilettiği nottan aldım.

İnanç, adı üstünde iman etmektir, herhangi bir şekilde bilimsel açıdan kanıtlanmak, deneyle gösterilmek, nihayetinde başarısızlığa mahkum mucizelerle ikna etmek zorunda değildir. Bazıları inançlarını, sanki kanıtlanabilirmiş gibi felsefenin, bilimin, mantık biliminin bütün araçlarını kullanarak savunmaya azmetmişlerdir. Yer yer de gülünç durumlar ortaya çıkmaktadır. Bazı inançsızlar (ateistler) ise dinlerin ve tanrı inancının, bilimsel gelişmeler sayesinde elbette bir gün, bütün temelleriyle birlikte yok olacağını ve insanlığın bütünüyle aydınlanacağına inanmaktadırlar. Hatta zaman zaman dinlerden ve inanç sistemlerinden dalgalar halinde uzaklaşma eğilimini da kanıt olarak göstermektedirler.

Aslında her iki kesim de bir şekilde imanlı ve inançlı sayılırlar. Neden?

İnanmanın temeli, insanın düşünmeye başladığı ilk anlara kadar gider. Nedeni çok basittir. İnsan, kavrayamadığı olgu ve gelişmelerin ardında, özellikle de umutlu (talih) veya sıkıntılı (şansızlık) anlarda tasavvur ettiği yüce bir gücün merhametine sığınır. Bunu da sadece korktuğu için değil; işi rast gitsin, üretimde amacına ulaşsın, aksilikler çıkmasın, mevsimler alabora olmasın, üretimde bolluk olsun, can ve mal güvenliği tehlikeye girmesin diye yapar. İnsan zihni ve tarih, bugüne kadar binlerce tanrı ve inanç sistemi (büyü, şamanizm, animizm) üretmiş binlercesinin de yok olduğuna tanıklık etmiştir. Muazzam bir gelişme. Aslında bu, insan zihninin yaratıcılığının sonsuzluğunu gösterir. Uydurduğumuz masallar, icat ettiğimiz destanlar, yaratılış teorileri, sanatsal etkinlikler ve eserler, mitolojik kahramanlar, tanrılar, fantastik yaratıklar, mucizevi olaylar ve gizemli sayılar, geometrik şekiller, olmayan kentler, ütopyalar vb unsurlar, insan zihninin sonsuz derinliğini ve sınırsız ufkunun muazzamlığına işaret eder.

Şimdi gelelim bunun felsefi kökenine:

Platon’u Idealar kuramına, yani duyumsanan maddenin dışında ideal, mükemmel, tanrısal ve hiçbir şekilde bozunmayan ebedi kavramların (siz buna “tanrısal ruh” deyin) bulunduğu fikrine yönlendiren anlayışın kökeni, işte az önce bahsettiğimiz insan zihninin söz konusu yaratıcılığı ve inanca olan eğilimidir. Bu sayede Platon, felsefeye muazzam bir ufuk kazandırmış, maddeler ötesi, bütünlüklü ve sonsuzluk boyutunda düşünmeyi teşvik etmiştir. İnancın, felsefedeki izdüşümü bu anlayışa dayanır ve felsefede yeni bir açılım yaratmıştır.

Platon’un bu kuramına itiraz eden öğrenicisi Aristoteles de nesnelerin sonuçta madde ve formdan oluştuğunu, oluş ve yokoluşa tabi olan maddelerin, yok olmakla birlikte formun zihinde devam edeceğini ünlü kitabı Metafizik‘te ileri sürer ki haklıdır. “Töz, somut bileşik varlık ve form olmak üzere iki çeşittir. Şunu demek istiyorum ki tözün bir türü, madde ile birleşmiş formdur, diğeri ise kelimenin tam anlamında formdur. Somut bileşik varlık anlamında ele alınan her töz, oluşa tabi olduğundan, yokoluşa da tabidir. Forma gelince o, bunun tersine ortadan kalkmaz; şu anlamda ki o yokoluş sürecine tabi değildir; çünkü oluşa da değildir (gerçekten de olan, meydana gelen şeyin, evin mahiyeti değildir; filanca özel evin varlığıdır [yani somut evin ötesinde bir de soyut ev kavramı vardır ki o zihinden çekip gitmemektedir SU]). Formun kendisi meydana gelmeksiniz veya yokoluşa gitmeksizin vardır veya yoktur; çünkü onun ne meydana geldiği ne de meydana getirildiğini yukarıda gösterdik. Yine bu aynı nedenden ötürü, bireysel duyusal tözlerin ne tanımı ne de kanıtlanması vardır. Çünkü bu tözlerin maddesi vardır; maddenin doğası ise olmak veya olmamak imkanıdır ve bundan dolayı duyusal tözler içinde bireysel olanlarının tümü, yokoluşa tabidir…” (Metafizik, VII. Kitap, 15. Bölüm, s.363)

Madde dışı kavramlar (geometrik şekiller, aritmetik formüller, masal figürleri, vicdan, tanrı vb kavramlar) üreten insan zihni, sıklıkla inanç unsurları da üretir ve bu eğilim hiçbir zaman da yok olmaz.

Peki, inançların yok olmayacağını vurgulamanın ne yararı vardır? Yararı şudur: İnsan zihninin sürekli “maddi temeli olmayan” kavramlar ürettiğini bilir ve vurgularsak, inançların da beklenmedik dönemlerde ortaya çıkabileceğini bilmiş oluruz. Böylece hem kendimizi hem de yeni kuşakları sürekli donanımlı kılmış oluruz. Böylece inançların beklenmedik zamanlarda güçlenerek veya örgütlenerek toplumlarda siyasal-toplumsal çatışmalar yaratabileceğini bilir ve buradan hareketle de aydınlatma faaliyetini sürekli kılmamız gerektiğini kavramış oluruz. Aydınlanma, bir bakıma toplumların bağışıklı hale getirilmesidir. Yani Aydınlanma, olası bir salgına karşı aşılanmaktır. İnançların bütünüyle yok olacağını sananların tutumu, söz konusu inançlarıyla gaflet uykusuna yatarken, bir yönüyle mevcut salgın hastalıkların, aslında hiç var olmadığını, bunların bir yalan ve komplo teorisi olduğunu söyleyen ve sonra da sürprizler yaşayan “modern inançlıların” tutumuna benzemektedir.

Bu konuda daha kapsamlı okumak isteyenlere bu sitede bulunan ve aşağıda ilk bölümünün linkini verdiğim 5 bölümlük yazıdizisini öneriyorum.

Sadık Usta
Sadık Usta
Eğer daha uzağı görebiliyorsam bunun nedeni; benden önceki devlerin omuzlarında durduğumdandır. / Isaac Newton

Bu konu başlığı ile ilgili düşüncelerinizi benimle ve diğer site ziyaretçileriyle paylaşmaktan çekinmeyin.

Araç çubuğuna atla